ALIŞKANLIK

 Sakladıklarımı sıraya koymakla meşgulüm. Çağırmadığım anlamlar da ben fark etmeden yavaş yavaş birikip önüme yuvarlanıyorlar.

 Aklım, sandalyeyi  pencerenin önüne çekip oturmamı  -bu yağmur yağdığında daha çok olur-    salık verir. Damlaların çoğalttığı sokağı seyrederim. Evim  sınırlarla örülmüş durumdadır  ve ihtiyacı olan şey bir tüneldir. Böyle zamanlarda mahkumların küçük pencerelerini hatırlarım. Mahkumların iyi ki  pencereleri vardır. Ve aklım kalkmamak için bahaneler bulur. Evimin  önünde, tam da duvarın dibinde bir kömür madeninin girişi başlar. Çocuk -belki  küçük bir  kız-  girişin hemen önüne oturmuş kömür arabalarından biriyle oynar. İçi doludur, o her bir kömür parçasını bebeği gibi sarıp sarmalar güzelce dizer. Ben gördüklerimi aynıyla anlatırım. Dinleyenler anlattıklarımı değiştirir, kendi kömürlerini bulur çocuğun eline verirler. Bunlar olup biterken gördüklerimi güzelce anlatabilmenin kaygısını taşırım. Başka bir gün çölün ortasındayımdır. Çöl, kurumuş yaprağın üzerini örtecek kadar küçüktür. Buna rağmen pervazımız rüzgârın getirdiği kumlarla dolar, çiçekler ağırlaşır. Şunu hatırlarım; rengârenk çiçeklerle dolu saksıların iyi ki birer penceresi vardır. 

 Zaman geçtikçe  şehirde çok boşluğun olduğunu görürüm. Akşamları evlerden yayılan renkli ışıklar betonları yok eder. İçeride dünyanın bulaştığı hayatlar, plânlar, aileler, birbirini tanıyanlar, tanımayanlar, masalar, yemekler… Cisimlerinden sıyrılıp ışıkları bırakırlar  dışarıya. Işıktan geniş nehirler oluşur. Nehir deyince; onu  gördüğümde derim,  sesinin gelmesini beklemem. Uzaktan gelen sesi istediğim ritme uydurur öyle bakarım. Bakmak benden sadâkat ister. Birbirinin devamı olup akan dalgaların içine dalıp gitmiyorsam, dahası çıktığımda tekrar dalmıyorsam, suya bakmamış sayarım kendimi. Dikkatim arttığında ayrıntılar kocaman  ve istiflenmiş anlam kütleleri  hâline gelir. Hem gözlerimi kapadığım zaman görmeye devam ederim. Görmek istediklerimi alıp karanlığa yerleştiririm. Bunları  anlatırken yine  güzel, tane tane anlatmanın kaygısını taşırım.

 Bakarım ve yola koyulurum. Bir zamanlar oturup seyrediyorken yavaş yürür bulurum kendimi . Evet yavaş çünkü; insanlar sabırsızlık ve hız  konusunda birbirleriyle yarışa girmiş durumdalar. Her iş aceleyle yapılmalı onlara göre ve üzerinde düşünmeden geçip gidilmeli. Arkalarında  gözlerinin değmediği ancak sahip oldukları “eşya”lar bırakıyorlar. Baksalar  çoğalacaklar hâlbuki.

  Sonunda aksayan ayaklarımı dinlendirecek yer ararım.  Ağaç gölgesi, deniz kenarı, dar bir kaldırım. Sürekli yürümek zorunda olmama  üzülürüm. Gördüklerimin zamanla  değişmesine de. Ya da üzüntüm gereksizdir, olup bitenler değişmek için vardır.  “Aynı”  olmak, sıradanlığı getiriyordur. Sıradanlık kısır döngüyü. Bu döngü  biriken suların kendilerini yutmaya başlaması gibi olabilir. Taze ve yeni suyun kuyunun ağzına itilmesi durumu. Kuyuları, çizgileri, kâğıtları da sıraya koymalıyım diye düşünürüm. Peki az konuşmayı huy edinen biri nasıl konuşturulur? Yumruğunu çenesine dayayarak saatler  geçiren biri.  Ona “Zamanı geldi artık konuşmalıyım,” cümlesini ne söyletir? İşte sıraya eklenecek bir soru daha.  İç âlemine sığmayan, sızmak için çatlak arayan düşünceleri olmalı. Huy ya da mecburiyet. Yapmak, görmek, dinlemek zorunda olduğumuz durumlara zamanla alışırız. Bir bakmışız nefret ettiklerimiz alışkanlıklarımız hâline gelmiş.

 Merak ettiğim  suskun kişi, ağzından çıkan ilk kelimeyle kendi sesinden ilkin ürkecektir.  Yabancı seslere âşina, kendi sesine yabancı biri. Sonra şaşkınlığını atıp bağırmaya başlayacaktır; bu da  sesinin yankısını duymak isteği. O zaman havaya atılan her frekans geriye dönmek için birer kubbe arayacak. Öyleyse, gölgesiz varlık yankısız ses olmaz. Ya da olacak olan ne varsa onu vücuda getirecek sebepleri beklemek zorunda bırakılmış. Genişleyen zaman, daranla zaman ya da “Allah bilir ancak siz bilmezsiniz.” *

 Pencereden bakarken dostlarımı hatırlarım. Zaman zaman düşüncelerinin ağırlığından şikayet eden dostlarımı. Sözlerini yarıştırıp yoruluyor, yorulunca  “Delirmek üzereyim,” diyorlar. Yani akıllarını tehdit ediyorlar. Bunu gerçekten yapıyorlar.

 

*Bakara S. 216. ayetin sonu

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *