DİYALEKTİKLERİN ÖTESİ: BATAİLLE, FOUCALT VE POSTMODERN TRANSGRESYON

Birey ve birlik tarafından evrensellik ve ebediyetin içine saldırı, postmodernitenin ayırt edici özelliklerinden biridir. Evrensel söylemlerin bütünleştirme için eğilimlerine diyaloğu yerinden çıkartmaları ve kapanmayı uygulayarak otorite yanlılarını meşrulaştırma yolları için şüphe ile bakılmaktadır. Postmodernizm, birçok yönden, bir alternatif için bir girişimdir, Plato’nun rasyonel söylemlerinin parodik çekişmeleri içinde Sofistlere ve Apolloncu otorite ve aydınlanma rasyonelliğinin Batılı kanonlarının Nietzscheci yadsımasına kadar izini sürebilmenin itici gücü. Platonik diyalektiğin Kartezyen (Dekartçı) sistemizasyonu, aydınlanma çağında rasyonel dünyayı büyük ihtimalle bir emrivaki olarak yöneten transandantal ve objektif logoları devreye sokmuştu. Hegel, ağır basan kavramsallığın birisi hariç, tüm farklılıkların rasyonel sistemin hatırına bertaraf edildiği diyalektik metodolojiye dayanan bir epistomoloji formüle etmek için Kartezyen ikililikler üzerinde özenle durmuştur. Hegelci miras, konuşma konusu olan mesele olarak Yapısalcılığın ikililikleri, geleneksel ve konstriktif yapılara karşı isyanı iddia etmesine rağmen, Modernitenin çekirdeği içinde gizlenmektedir. Kendisi ateşli bir modernist ve postmodernitenin gayretli bir eleştirmeni (Lyotard’la yaptığı ağız dalaşını doğrulamıştır.) olan Jurgen Habermas, şu şekilde gözlemler: “Hegel modernitenin söyleminin açılışını yaptı. O, temayı tanıttı - modernitenin özeleştirici reasüransı. O, temanın içinde değiştirilebilecek kuralları kurdu - aydınlanmanın diyalektiği”.

            “Modernitenin özeleştirel reasüransı” meşru merkez olarak kendini konumlandırdıktan sonra “ötekini” bir ikilik içinde bağlayan ve onun özeleştiriye iddiaları kendini koruma girişimlerinden ibaret olan, birleştiren, sorunsuz ve rasyonel söylem olarak kolayca tercüme edilebilir. Edebiyatta bunun sonucu; aydın, cahil gibi yapay kategorilerin ve modernist deneyselliklerin - kabilenin lehçesini arındırmak için - araçları olduğunun bir diretmesi olarak ortaya çıkışıydı  (aydının kendini meşrulaştırdığı ve cahilin sonsuza kadar bir eksiklik olmaya mahkûm olduğu bir ikilik içinde kilitlenmiş - edebiyatın yokluğu). Edebiyat, duayenlerin seçkin bir grubuna asli edebî deneyimin dünyasını yaratmış olan, ciddi yazar için ayırtılmış bir kuruluş olarak kabul edilmişti (karşılaştığım yazarın metni). John Docker, “Postmodernizm ve Popüler Kültür: Bir Kültürel Tarih” de modernist kültürün riyakârlığını ortaya çıkarır. O, alaycı bir şekilde gözlemler:

            Bir tür bağnaz rasyonalizm, modernist kültürel eleştiri, çağın vaadi hakkında “şiddetli görüntü”nün önemi, zevklere karşı son siper, en çok satanlar, gazeteler, filmler, yayın, reklamcılık tufanı yayılan dikkat dağılmasında önemli hale gelir […]. Önemli de çoğulculuğun nefreti olacaktır.

            Aslında, Habermas’ın kendisi kabul etmek zorunda kaldığında modernizmin diktatoryal eğiliminin farkındadır:

            Genç Hegelcilerin tümünün aynı noktada görüş birliğine vardığı günlerden beri modernitenin doğru öz anlaması hakkında hoşnut olan taraflar: Öz yanılsamanın geniş kapsamlı süreci, on sekizinci yüzyılda “aydınlanma” olarak kavramsallaştırılmış öğrenme süreçleriyle bağlanmıştır. Dar görüşlü aydınlanmanın otorite yanlısı kişisel özellikleri öz bilinçlilik ya da öznellik ilkesinde gömülmektedir.

            Postmodernizm herhangi bir söylemin mutlaklaştırmasını reddeder ve çeşitlilikleri, farklılıkları (ikililiklere ikame olarak) öz düşünümselliği ve çoksesliliği savunur. Gözlemleyen ve kaydeden birleştirilmiş “ben” olarak görünen otoriter merkez, atanmış bir dizi okumalara tabî edilen karmaşık olmayan metin, inandırıcı ve objektif anlam taşıma kapasitesine sahip sunumun dili ve gerçek insanların sorunsuz sunumları olan karakterlerin tümü eriyip dağıldı ve onların yerine postmodernizm liminal arayışında değişen bakış açılarını, ayrımsal okumaları ve sorunsallaştırılmış dili onların yerine koydu. Lyotard, hiç istifini bozmadan şu şekilde beyan eder: “Hadi bütünlük üzerine savaşmayı sürdürelim; hadi insan içine çıkmazlara tanıklık edelim; hadi farklılıkları etkinleştirelim ve adın onurunu kurtaralım.”

            Hegelci felsefeyle aktif bir katılım sayesinde George Bataille, transgresif kahkaha ve parodi aracılığıyla kimlik ve mutlak bilginin meta anlatılarını yıkma girişiminde bulundu. Transgresyon en iyi şekilde, gerçeğin, bütünlüğün ya da ilahiyatın daha büyük bir deneyimi peşinde, ahlaki sınırların ötesine bir geçiş ya da tahribatı gibi anlaşılabilmektedir. Bu sınırların, bir kültürün davranışsal ve tutumsal sınırları karşısına bir adım atmaktır (transgredi’den: “trans” karşısında anlamında ve “gredi” adım atmak anlamında). Transgresyon, düzenli ve rasyonel bir durumdan düzensiz ve irrasyonel duruma taşınmanın karşısına geçmenin süreci olarak, etimolojik olarak tanımlanmıştır. Batı Yahudi-Hıristiyan kültür geleneğinde, aynı zamanda yargının ahlaki tonlarını kazanmıştır. Âdem, yasak bilgiyi kovalaması aracılığıyla kutsal yasayı “ihlal etmiş” ve kendi transgresyonu için cezalandırılmıştı. Kavram, kendi barındırdığı karmaşık doğası nedeniyle postmodernci düşünce için önemli hale gelmiştir. Bu kendi geçtiği sınırları ayıran ve tanımlayan müphem ve değişen bir kavramdır. O, ısrarla marjları işgal ederken, merkezin parametrelerini açıkça ifade edecektir. Bataille’ın en kritik yorumları, onun tüm eserlerinin kutsal ve kâfir arasındaki ilişkiyi açıklayan bir teoriyi açıkça ifade etmekle ilişkili olduğunu öne sürmektedir.

           Bataille, en belirgin şekilde daha önce yayımlanmamış bir eser olan “Erotizmin Tarihi”nden malzemeyi yeniden çalışmış ve daha 1939 yılında yansıtılan “Erotik Fenomenoloji”nin bir çalışmasını anımsatan bir deneme “Erotizm”de (1957) transgresyonun bir nosyonuna ayrıntılarıyla özen göstermektedir. Hem kurgusal hem de kurgusal olmayan üslûplarda yazarak, Bataille bir edebî metnin modern öznenin sınırlarını ifade etme aracı olarak nasıl hizmet edebileceğini ana hatlarıyla belirtme girişiminde bulunmuştur. Bataille’in formülasyonunda, David B. Allison’a göre bireysel öznellik “sosyal, ekonomik, etik, dinî, ahlaki, cinsel ve dilbilimsel kodlamasının çatlakları” yoluyla oluşturulmuştur. Bu yalnızca onun haberdar olduğu kendi kendine çaprazlama geçmiş, bu çatlakların herhangi birisinin yalnızca çizerek anlatılmış çizgisinden değil ama aynı zamanda kendi iç deneyimindendir. Bataille için, transgresyon bu nedenle bir varoluş durumu değildi; bilâkis çaprazlama geçiş eylemi vasıtasıyla meydana gelmiş bir süreçti. Benliklerin anlaşılması, düzenlenmiş gerekçeli bir bölgeden düzenlenmemiş irrasyonel birine geçişin  “mutluluğu”ndan gelmiştir. Catherine Marchak’a göre: “Transgrasyonun mutluluğu akıl ve akılcılığın tüm izlerinin koyuverilmesinden sonuçlanan bir haz, bir coşkunluktur.” Orijinal Sürrealistler’den biri olarak Bataille’ın projesi, kuramsal olmaktan ziyade edebî olması tasarlanmıştı. Bataille’ın transgresyon nosyonu bu ihtiyaçların hepsini karşıladı. Bataille’ın transgresyonu bu nedenle tüm post-modern teorisyenler, özellikle de post-yapısalcılar için çok önemli hale geldi. Suzanne Guerlac’ın belirttiği gibi, “postyapısalcı teori, Bataille’ın transgresyon nosyonu olmadan yapılamazdı.” Onun öneminin kanıtı Tel Quel’in teorisyenleri tarafından kendisine adanan çalışmalarda yatmaktadır. Nitekim Michel Foucalt, 1963 yılında Bataille’ın transgresyon nosyonu üzerine bütünlüklü bir makale olan “Transgresyona bir Ön söz”ü yazdı. Bu makalede Foucalt, Bataille’ın kendisinin edebiyat ve bireysel öznellik hakkındaki sorgularından daha fazla açık sözlü ve geniş bir transgresyon nosyonunu açıkça belirtmiştir. Bataille bireysel öznelliğin, sınır geçişlerinin ardışık eylemlerinin bir neticesi olarak oluşturulduğunu görmektedir. Foucalt, transgresyonu bireysel ve kültürel işleyiş olarak dikkate almıştır. Michael Richardson’a göre, Foucalt ve Bataille arasındaki fark aynı zamanda onların transgresyonu nasıl ve nerede bir kuvvet olarak gördüğüydü: “Foucalt için transgresyon çağdaş toplumun önemli bir unsurudur, oysa Bataille onun sistematik olarak dışlanmış olduğuna ve yaşadığımız toplum içinde transgresyonun herhangi bir şey ama iktidarsız olmanın imkânsızlığına inanıyordu.” Foucalt için, Bataille’ın kavramı kendisinin çalışmalarını çok yakından ilgilendiren sosyal baskı ve sınırlamanın bir temiz ifade edilişi haline geldi. Bireysel ve kolektif benlikler yalnızca transgresyonun eylemleri ile aydınlatılmış sınırlar tarafından formüle edilmiştir.

Foucalt ve diğer postmodernistler için, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılların güvenli Kartezyen özne pozisyonu postmodern öznelliği açıklayamadı. Postmodern, istikrarsızlaşmış özne, çoğaltılan yazı örnekleri düzeylerinde ortaya çıkar çünkü bu esasen çokluklar üzerine inşa edilmiş bir yerdir. Postmodernizm için, kendilik yalnızca sınır transgresyonunun eylemleri yoluyla oluşturulmamıştır ama aynı zamanda diyalektik olmayan bir ilişki içinde birey ve “öteki” arasındaki ayrım yoluyla oluşturulmuştur. Bireysel ve kolektif öznellik, uygun değerlerin çizerek anlatımı ve benliğin kendisinin sınırları içinde yaşamış olan “öteki”nin uygunsuz değerlerinin yönelmesi koşullarına bağlı idi. Postmodernizmdeki “öteki” benliği, benliğin elden çıkarılamaz bir parçası haline gelmesine rağmen kendi mutlak ayrımı yoluyla tanımlamıştır.

Allan Stoekl’a göre, Georges Bataille aşırıya kaçmayı, kapalı bir ekonomiyle mücadele eden (yararlılık, üretim ve rasyonel tüketim üzerine kurulmuş), beden toplum ve düşüncenin “emme yeteneği olmayan atık ürünleri”nin - dışkı, delilik, şiir, toplumun beş para etmez serserileri - deneyimini ön plana çıkaran olarak tanımlar. O tüm birlikleri asılsız olarak görüntüler ve bireyleri daha düşük, daha esaslı insan dürtülerine ulaşmak için çağırır. Foucault bilginin, yalnızca bilginin eleştirisi yoluyla kazanıldığını savunur. Düşünme, bu sebepten, gerçeğin kurulmuş normlarının sürekli transgresyonudur.O, bu normların toplumsal olarak inşa edilmiş ve muhafaza edilmiş olduğu politik bir eylemdir.

Foucalt’ın transgresyon nosyonu, aşırılıkların, çağdaş edebiyat, sanat ve diğer kültürel uygulamalar içindeki aşırıya kaçmanın yaygınlığı için geçerli bir açıklama sunar. “Transgresyona bir Ön söz” cinselliğin “kutsallığı bozmak için nesnelerden, varlıklardan ve alanlardan boşaltılmış bir dünyada şimdi mümkün olan bölünmenin belki de tek kaynağı” olduğunu belirtmektedir. Foucalt sanatta transgresyonun, pek çok eski savaşların, kurulmuş diyalektikle ilgili paradigmaların çatışmalarının savaştığı ve kazandığı/kaybettiği ya da bittiği bariz olduğu bir çağda aşırılığın, belirginliğin, transgresif malzemenin çoğalması ihtiyacını vurgulamaktadır. Şüphesiz, Foucalt’ın zaten maddi olarak tatmin olmuş kâr için iştah ve dürtü olarak trangresyon tanımlaması aşırıya kaçma çağının postmodern koşulunu tarif eder.

Bataille ve Foucalt bir transgresyonu tüm yaftalama ve kuralların ötesinde ifade eder. İkinci bahsedilen, transgresyonun etik ya da skandallarla herhangi bir iştirakten ayrılması gerektiğini savunur. Transgresyon saf bir şekilde onun iyiliği için oradadır ve bu türde hiçbir özgün ya da belirli bir amacı yoktur. O tüm kullanıma karşıdır çünkü eğer bir tanesi mevcut olsaydı o artık gerçekten trangresif olamazdı. Bu anlamda, Hegelciliğin bir eleştirisi ve aydınlanmanın mantığı haline gelir.

Transgresyon bir isyan değildir. O sınırları yıkma ya da ayırma arayışı içinde değildir. Aslında, sınırlar eylemin gerekli ve karşılıklı bir unsuru olarak dikkate alınırlar. Transgresyon ve sınırlar bir diğeri olmadan var olamazlar. Bir limit çiğnendiği zaman, orada yalnızca yeni limitin ortaya çıkarılması vardır. Transgresyon limiti aşmak istemez, ancak “limiti yakın zamanda gözden kayboluş gerçeğiyle yüzleşmek için, aşağıya doğru düşüşünde pozitif gerçeğini deneyimlemek için neyi dışladığının içinde [...] kendini bulmak için zorlar”. Bu, Foucault’a göre, yakıp yıktığı için değil ama ortaya çıkardığı için şiddetin bir hareketidir. O dışarıdan parlamaz ama içeridedir. Transgresyon kendi sınırlarıdır, kendisinin sınırlarını inkâr eder ve kendi sınırlarını ortaya koyar.Tanrı'nın ölümünden önce, limit mümkündü. Her şey sona erdiğinde kendi varlıklarının sonucuna doğru hücum ettiler. Hiçliğin sonsuz boşluğunda, sınırın hâlâ bir umudu mevcuttu, lisanın kendi sınırlarına ulaşacağı ve yorumlamayı sona erdireceği umudu. Ancak, Tanrı’nın ölümü, özüne “Sınırsızlığın sınırını [...] içinde hiçbir şeyin, var olmanın dışsallığını ve bu nedenle içteki ve egemen bir deneyime yeniden duyurabileceğini” inkâr etti. Artık metnin çabalayabileceği yönünde herhangi bir dış hakikat yoktur. Kelime ile deneyim içsel olmalıdır; hiçbir dışı yoktur. Bu aynı zamanda transgresyonun kendi üzerine neden rol yaptığıdır. Kutsallığı bozacak hiçbir şey ve karşı çıkacak hiçbir şey yoktur. Ancak, bir başka paradoks vardır. Tanrı’nın ölümüyle, yorumlamanın ebediyeti, beden – metin - benliğin sınırsızlığı, mutlak sınırın içinde başkalaştırılmıştır. Yorumlamaların ebediyeti kendi sınırları içindedir. Onun ebediyeti bir sınırdır çünkü mutlak imlem için arayış tarafından bağlanmıştır. Bu nedenle, Foucault (ve Bataille) için, Tanrı ölü kalmalıdır. Yorumlamaların ebediyetinin yarattığı sınırı aşmanın tek yolu Tanrı’nın yokluğunun üstesinden gelmektir, “Ön söz”e göre,

           Onu sınırlandıran bu varlıktan hayatı özgürlüğüne kavuşturmak için Tanrı’yı öldürmek, ama aynı zamanda onu bu sınırsız varoluş tarafından feshedilen bu sınırlara geri getirmek için - bir kurban olarak; içinde olduğu bu hiçliğe onu geri getirmek için bir mevcudiyet gibi parlayan bir ışığın merkezindeki varlığını açıkça göstermek için Tanrı’yı öldürmek - coşku için; sağır edici bir gecede lisanı kaybetmek amacıyla Tanrı’yı öldürmek. [...] ve bu iletişimdir.

Benliği sorgulama, sınırı sorgulamadır ve Tanrı olmadan benliği yeniden yakalamaya doğru bir harekettir. Bununla beraber, bu hareket benliği, çılgınlığın var olduğu sınıra getirmeyi kapsar. Benlik, dış tanımlamalar ihtiyacından dilimizi en nihayetinde özgürlüğüne kavuşturmak için olasılığın bulunduğu şizofrenik vücut haline gelir. Bu var olmak için yerlerin en güvenilmezidir. Kelimeyi, referansını aramaktan önlemeye çalışmak, benliği kaybetme riskidir. Ancak transgresyon Tanrı olmadan, kutsalın tanımlaması olan öznenin kimliğini keşfetmeyi ummaktadır. Bu yalnızca benliği metnin sınırlarına alma yoluyla gerçekleşebilir. Sadece bir yorumbilgisel (hermenötik) süreç ve işlem aracılığıyla kendi kimliğini ortaya çıkarabildiğinden dolayı kelime, yorumlama talep eder. Bu talebin sınırı transgresyonun üstün olmak için ne istediğidir ve böyle yaparak, metni kendi sınırlarına getirir. James Miller’a göre “çılgınlık, rüya ve erotik deliryum” orada pusuya yatmaktadır. Transgresyonun dili, intihar niteliğinde garip bir koşturmanın içinde kendi sınırlarını arayan bir dildir. “Ön söz” e göre ölüm yoktur,  yalnızca “dilin kendi varlığını kendi sınırlarının kesişiminde keşfettiği yer vardır - filozofik dilin post-diyalektik biçimi.” Derrida’nın  “Kısıtlanmıştan Genel Ekonomiye: Rezervsiz bir Hegelcilik”de Bataille üzerine açıklayıcı yorumları,

          Ve henüz, deneyimin her zaman hızlıca taslağı çizilmiş hareketlerinden daha az anlar olan imtiyazlı anlarda; muzaffer aptallık olmadan, kamu görüşünden uzakta, kahkahanın güldüğüne çok yakın nadir, sağduyulu ve hafif hareketler: ızdıraba yakın, her şeyden önce, Hegel’in söylemi tarafından bir keresinde daha fazla özümlenmiş olan korku için kahkahanın tersi olarak bile çağrılmaması gereken. Ve birinin hâlihazırda öngörebildiği, bu girizgâhta,  Bataille tarafından aracılık edilen imkânsız her zaman bu biçime sahip olacaktır: Birisi, felsefenin söylemini tüketmiş olduktan sonra, bir dilin sözlüğü ve söz dizimi içine nasıl yazabilir. Postmodern durumun başlıca paradoksunu özetler.

Hegelci diyalektik düşüncenin ana etkisi, “öteki” ile fikir ayrılığına sebebiyet veren ikiye ayrılma yoluyla mutlak anlamın olumlu bütünlüğünü kurmuş olmasıdır. Anlamsızlığın olumsuzluğu, anlamın meşruiyeti içinde zorunlu bir aşama olarak duyunun (sağduyu ya da akıl) olumlayıcılığı tarafından yok edilmiştir. Anlamsız, ana anlatıcı tarafından geçersiz kılınmalıdır ve var olmanın tüm-önemli olumluluğunun korunması için aklı sunar hale getirilmelidir.      

Foucalt’a göre, Hegel’de aklın diyalektiği, ikilikte komuta eden unsur (akıl) tarafından “öteki”nin (anlamsızlık) sahiplenilmesi anlamına gelir. Akıl, pasajdaki testler ve sorulara diyalektik yoluyla bağlanmasına rağmen, onun esas yörüngesi hümanizm ve aydınlanmadır. Diyalektik, tarihin “ilerici” ve finalistik sürümüne ve anlamın işleyişini ve duyunun çalışmasını genel olarak, antropomorfik çıkarlarına bağlayan hümanistik uygulamalara demirlenmiştir. Aydınlanmanın mantığı anlamın konuşlandırılmasını düzenler. Gerçeğin sunumunun ara yüzü ve düşüncenin öz sunumunu yakalamaya yoğunlaşmış bir yazar olarak, Bataille sunumun sisteminin doğasında bulunan totaliter mantığa meydan okur. Mark C. Taylor’a göre, onun muhtemelen dayandığı şey “komedinin patavatsızlığının trajedinin ciddiliğinin yerini aldığı” “faydasız oyun” dur. Artık yüzey yoktur; o asla doldurulamayacak ya da aşılamayacak korkunç ve mutlak derinliğe boyun eğmiştir. Nitekim Taylor, oyun gezginin amacı olduğu sürece birisinin yüzeyde kalabileceğine inanır: “aşkınlığın yokluğunda, içsellik ve derinlik yüzeylerin labirent gibi oyunlarına boyun eğer. Nostalji gitmiş olduğunda ve bekleyiş bittiğinde, biri görünüşlerin yüzeyselliğinden zevk alabilir.” Böylece, kelimenin kendisini tuzağa düşürdüğü metinde, saklanma ve bekleme Foucalt’ın dogma uyarısına teslim olmadan kendi yüzeyini yenileyebilir. Yüzey artık hiçbir şeyin ağırlığını taşımak zorunda değildir. Onun derinliği hâlâ aşağıda pusuda yatmaktadır, ama sakin bir gölün teninde seken bir taş gibi, kelimeler de ebedi göçebeliğin kutlaması içinde metnin yüzeyi boyunca oynayabilirler. Transgresyonun bu eyleminde, dil kendisini derinliğin yüzeyi yırtarak açmak istediği kendi sınırında bulur. Metin artık yorumlama arayışı içinde değildir, çünkü ortaya çıkarılacak hiçbir derinlik yoktur; yalnızca yüzey vardır. Böylece, metin kendi özünü ihlal eder, onun metin olmasının bizzat doğası gereği, kendi yüzeyinin altına dalmak için girişimde bulunur. “Nietzsche, Freud ve Marx” da Foucalt şöyle açıklar, Nietzsche için yorumlayıcı alçalmalıdır ve “yeraltının iyi bir ekskavatörü” olmalıdır. Oysaki Nietzsche için,  kazı gerçekte hiçbir derinlik olmadığını ortaya koyar. “Dünya bizim bakışlarımız altında daha derine işleyen bir hale geldikçe, birisi insanın hikmetinin alıştırmasını yapmış her şeyi, yalnızca bir çocuk oyunu gibi fark eder”. Transgresyon eylemi aracılığıyla dili yüzeye getirerek, yazar dili diyalektik içinde hapsoluşundan alıp götürür. Paradoks, dil kendi diyalektiksel kesinliği içinde tanımlandığı sürece, yüzeyin dilinin aslında dilin kaybı olduğudur. Ancak, dilin kaybı yazarın aradığı yıkım değildir. Aksine, dilin evirtimidir, konuşulamayan ama deneyimli bir dil. “Ön söz” şu şekilde önermektedir:

           Muhtemelen şimdi felsefeyi engelleyen bu “kelimelerle zorluk” [...] diyalektiklerin kapanışının işaret ettiği görünen dilin kaybı ile özdeşleştirilmemelidir. Aksine, dilde felsefi deneyim bu sınırın deneyimi olan keşif ve felsefenin şimdi onu anlaması gereken tutumdur ve dilde ve söylenemeyen şeyin söylendiği yerdeki harekette gerçekleşmektedir.   

Foucalt’a göre, Hegelci diyalektikleri yıkma ve sunumun parçalanmasını etkinleştirme yeteneğine sahip uygulanması mümkün bir metodoloji, postmodern edebiyatın gelişinin sonucu olmaktadır. O, “Dışarının Düşüncesi”nde bunu dilin içinde doğan bir içsel rahatsızlık ve dili kendi dışına koyan bir değiştirmeye ilişkilendirir. Sonuç olarak, sunumun tüm alanı, görünürde dışarıdan izlenimi bırakan ama gerçeklikte bu alanın en özel girintileri içinde yer alan bir eylem tarafından sahiplenilir.Postmodern edebiyat bu transgresif yazmanın gelişimi ile eşit tutulur. Benliğin “öteki” ile ilişkisini yeniden yapılandırarak, sunumun alanına radikal bir farklılığı beraberinde getirir. Diyalektiğin kapanışından kurtulmuş ve sonsuz farklılığın özgürlüğüyle uyarılmış postmodern edebiyat, kimlik içinde eşitsizliği, tekil içinde evrenselliği, sonluluk içinde sonsuzluğu yeniden yazar. Diyalektik epistemolojiye itaat etme yürürlükten kaldırılmıştır, anlamın ve bilginin üretimi, post-diyalektik farklılaşmanın daha büyük bir yapılandırması içinde tamamına erdirilmiştir.

Postmodern edebiyat göstermektedir ki, Hegelci epistemoloji; kavramsal farklılık ya da “öteki”nin içine mutlak geçiş eylemi aracılığıyla kapanışa ulaşır ve kendi kimliğini gerçekleştirir. O, bir nesne yaratmalıdır, tam teşekküllü bir varlık olarak kendisinin dışında kendisini tesis etmek için farklı bir “öteki”. Varlık, yalnızca varlık olmayana karşı kendisini yazar. Benlik daha sonra merkez haline gelir ve kullandığı dil aracılığıyla logolar olarak ifade edilir.Postmodern edebiyat, bu Hegelci birleşik benliğin ortadan kaldırılması ve onun dil içine geçişini özetler. Yazmanın bu transgresif eylemi, benlik ve kelime arasında mevcut olan ve benliğin kopmasında araçsal olarak mühendislik yapan bu tuhaf samimiyeti eşeleyerek gömülü olduğu yerden çıkarır.

Hegelci diyalektikler, kişisel ve kişisel olmayan arasındaki, mutlak akıl ve mutlak delilik arasındaki diyalektiksel işlemi meşrulaştırır. O aklın ve anlatımsal dilin kavramları ile imtiyazlı olmuştur. Derrida, ona göre, organik sunumun yasalarla uyum içinde kavramsal farklılığı ortaya koyduğu diyalektiksel epistemolojiye dayanan yazının türüne “minör yazım” der. Bu kısıtlanmış yazıya taban tabana zıt olan, ama onu ele geçiren ve aşan, postmodern edebiyatla eşit tutulabilen “majör yazım”ın uygulamasıdır. Majör yazı, kavramsal farklılıkların daralmasından kurtulmaya çalışır ve gerçek farkın daha demokratik seyrini kucaklar.

Derrida’ya göre, ötekilik tanınmış ve egemen kılınmıştır ve Hegel’in “diyalektiğin eseri” yoluyla anlatısında öz varlığın olasılığı aynı kurulmuş modele dayandırılmıştır. Bu ölçüde üretilmiş kimliğin fenomenolojik çerçevesi, sunum sisteminin ebediyete doğru ilerlemesinin tüm noktalarında, öz varlığın sonsuz geri alımını vadeder.  Burada yazı, zaten her zaman yazılmış olan alanın geri kazanılma ve idamesinde yer almaktadır. Aynı zamanda, yazı da bu modele tutsaktır, bu şekilde onun öncesinde oluşturulmuş olan bir özün şeffaf bir ortam olarak işlevselliğine zorlanmaktadır. Bu metafiziksel modelde, yazı, onun başlangıcından önce oluşturulduğundan, gerçek ve hakikatin içkinliğini özler. Düşünce yazıyı ikincil statüye düşürür, böylece öz varlığın ve sonsuz öz sunumun olasılığı garanti edilmiştir. Düşünülmemiş olanın engin bölgeleri, düşüncenin kendi genişleyen öz anlayışıyla kavramsal olarak doldurulmaya devam eder. Tüm gelecek sunumlar bu şekilde öngörülebilir ve çoğaltılabilir. Onların anlamlarının doğrusu öğrenilebilir ve içerikleri kendi biçimlerinden bağımsız olarak işlev görür hale getirilebilir.

Batılı düşünce, düşünce ve onun ifadesi arasına köprü kurmak için sabit ve savunulabilir bir nesne olarak kendisini nesnelleştirmek ve konu olarak kendi öz sunumuna yeterli olmak zorundadır. Bu, böylece yazıt tarafından sağlanmış olan eksteriyorizasyon (dışa açılım) eylemiyle ilişkilidir. Kendini gerçekleştirmek için, o kendisini bilmeli ve sunmalıdır. Bu işleyiş farklılaşma sürecini talep eder. Düşünce kendi farklılığını tanımlamaya ve düzeltmeye muktedir olmalıdır. Yokluğun ve varlığın Hegelci diyalektiği burada iş başındadır, içkinlik ya da mevcudiyet, menfi bir yokluk tarafından doğrulanmaktadır. Düşüncenin bu türde bir olumlu yazıtı, diyalektik olarak işlev sağlayan minör yazım gerektirir ve başından sonuna kadar tümüyle ben’in yokluğunu silerek, kavramsal öz farklılığı izleyebilme kabiliyetine sahiptir. Bu işleyişin sonucu nesne-özne çiftidir. “Minör” yazım eylemi “öteki” ile karşılaştırmada onun olumlu kimliğini yeniden savunmasına olanak sağlayan ötekilik ve olumsuzlukla belirli bir diyalektik ilişki oluşturmaktadır.

Öz algılama yazıtın işleyişinde kök salmıştır. Ama minör yazımda, herhangi bir aracı yazıt derhal silinmekte ya da ikincil bir statüye düşürülmektedir, çünkü öz bilinç ve öz varlık grafik tanımlama ve kendisi tarafından benliğin mükemmel üretimini talep eder. Başka bir deyişle, benliğin kendi işaretlerinin içine sorunsuz ve spontan bir geçişi olmalıdır.

Hegelci diyalektikler aynı zamanda öz farklılık süreci ve “öteki”nin göstermelik olumsuzluğu vasıtasıyla sunum eyleminin müzakeresini simgelemektedir. O, nihayetinde bu uygulamayı dilin belirli bir arka planda çalıştırılmasına bağlamayı istemektedir. Olumsuzluk yoluyla kendi kimliğini korumak için tasarlanan bu diyalektik ekonomi, aslında paradoksal mantığı düşüncenin içsel ayırt edici özelliklerini sorgulayan ve öz tanımlama ve organik sunumunu tehlikeye sokan post-Hegelci hareket tarafından kısıtlanmış ve feshedilmiştir. Diyalektiğin dilinin yenilgisi ve evrensel fenomenolojik model, sunum tarafından ehlileştirilme girişimlerine direnen çoklukların ortaya çıkışına öncülük önerilmesini bilmektedir. Kısacası bu, Bataille gibi postmodern sanatçıların icra ettiği transgresyon eyleminin anlatısının teorik temelidir.

Bu, somut ve tanınabilir olarak varsayarak almış olduğumuz şeyin düzenli hatlarının erimeye başladığı ve kendilerini çoğaltmaya başladığı andır. Bu, cehalet ve tevazuun “ötekilik” işaretini kimliğin yeniden yazılmış parşömeni üzerinde kalıcı olarak kabartma yaptığı bir andır.

 

OKUMA NOTLARI:

 

Allison B. David, Mark S. Roberts, and Allen S. Weiss. Eds. Sade and

the Narrative of Transgression. Cambridge: Cambridge University

Press, 1995.

 

Habermas, Jurgen. The Philosophical Discourse of Modernity. Trans.

Frederick Lawrence. Cambridge: Polity Press, 1998.

 

Derrida, Jaques. “From Restricted to General Economy: A Hegelianism

without Reserve.” in Jacques Derrida. Writing and Difference. Trans.

Alan Bass. London: Routledge, 1997, 251-277.

 

Docker, John. Postmodernism and Popular Culture: A Cultural History.

Cambridge: Cambridge University Press, 1996.

 

Fouccault, Michael. “A Preface to Transgression.” Aesthetics, Method, and

 

 

“The Thought of the Outside.” Aesthetics, Method, and Epistemology.

Allen Lane the Penguin Press, 1994. 148-169.

 

“Nietzsche, Freud, Marx.” Transforming the Hermeneutic Context. Trans.

Alan D. Schrift. Ed. Gayle Ormiston and Alan D. Schrift. Albany:

State University of New York Press,1985. 53—78.

 

Guerlac, Suzanne. Literary Polemics: Bataille, Sartre, Valery, Breton.

Stanford: Stanford University Press, 1997.

 

Lyotard, Jean Francois. The Postmodern Condition: A Report on Knowledge.

 

Richardson, Michael. Georges Bataille. London & New York: Routledge,

 

Miller, James. The Passion of Michel Foucault. New York: Doubleday, 1993.

 

Stoekl, Allan. Visions of Excess: Selected Writings, 1927-1939. Minneapolis:

University of Minnesota Press, 1994.

 

Taylor, Mark C. Erring. A Postmodern A/theology. Chicago: University of

Chicago Press, 1984.

 

Foucault, Michael (2013), Kelimeler ve Şeyler: İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi, Çev: Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.

 

Touraine, Alain (1995), Modernliğin Eleştirisi, YKY.

Sarup, Madan (1997), Postyapısalcılık ve Postmodernizm, Çev: A. Baki Güçlü, Ark Yayınları.

Connor, Steven (2001), Postmodernist Kültür / Çağdaş Olanın Kuramlarına Bir Giriş, Çev: Doğan Şahiner, YKY.

Karakoç, Sezai (1986), Edebiyat Yazıları II, Diriliş Yayınları.

Benhabib, Şeyla (1999), Modernizm, Evrensellik, Birey, Ayrıntı Yayınları.

Lyotard, J. François (1990), Postmodern Durum, Çev: Ahmet Çiğdem, İletişim Yayınları.

Lucy, Niall (2003), Postmodern Edebiyat Kuramı, Ayrıntı Yayınları.

Deleuze, Gilles; Guattari, Felix (1992), Felsefe Nedir?, Çev: Turhan Ilgaz, YKY.

Sim, Stuart (2006), Postmodern Düşüncenin Eleştirel Sözlüğü, Çev:Mukadder Erkan-Ali Utku, Ebabil Yayınları.

 

 

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *