HÜZÜNLÜ, MÜTECAVİZ VE GELECEKSİZ PARTİZAN GÜVENSİZLİĞİ

Hangi toplumda olursa olsun halkın katılmadığı tarihsel, kültürel ve uygarlık kopuşları ve kırılmaları siyasal plânda tasarlandığı gibi güce dayalı devlet politikası olarak devam ederken halk, ait olduğu inanç ve kültür duyarlılıklarıyla bağını koparmadan, keşfedilmesi pek kolay olmayan bir derinlikte yaşamasını bütün koşullara karşın sürdürür. Toplumun büyük kesimini oluşturan halkı tarihsel aidiyet bağlarından bütünüyle kopartarak onu istemediği, katılmadığı yeni sürece zorlamak, bu süreç içinde eritmeye çalışmak çoğu zaman kolay olmaz. Hatta bir süre sonra halkın o istenmeyen bağlara sımsıkı sarılmış olduğu, bütün canlılığıyla söz konusu değerleri ve bağları geleceğe taşıyarak yaşadığı ve yaşattığı şaşkınlıkla görülür.

Tarih boyunca herhangi bir toplumun hayatın bütün alanlarında bütünüyle yenildiği de olmuştur kuşkusuz ama çoğu zaman kendisini zor kullanarak istemediği yola sokmak isteyen gücü, eninde sonunda yenmeyi de başarmıştır. Hemen her coğrafyada toplumsal derinlik (eğer bir toplum bu derinliğe ulaşabilmişse), sonsuza kadar bastırılamaz. Toplumuna ve tarihine yabancılaşmış aydınlar, politikacılar ve sermaya kesimi her nedense kopuşlara ve dönüşümlere daha kolay uyum sağlarlar. Geçmişe hızla sırtını dönüp yeni gelenle hemen kucaklaşırlar. Çünkü onların bağlanma yeteneği ve gücü, bilgi ve birikimleriyle, zihnî malumatlarıyla, hemen her konuya akıl yetirme çabalarıyla, korumak zorunda olduklarının ve beklentilerinin çokluğuyla zayıflamıştır. Bu insanların, çoğu zaman da doğru bildikleriyle beklentileri arasında çaresizce bir kişilik bölünmesine uğradıklarını görürüz. Bir yanlarıyla doğru olduğunu gördüklerine, bu doğrularla apaçık çeliştiğini görseler bile bir yanlarıyla da beklentilerine yönelirler.

Yüzyılı aşkın bir süreden beri bu durumun kimi zaman çok çarpıcı, kimi zaman da çok trajik örneklerinin Türk toplumunda yaşandığına tanıklık ediyoruz. Her aydın, kuşkusuz gelenin hatırı için geçmişe kalkıp sövemem, diyebilme erdemini ve cesaretini gösteremeyebiliyor. Şaşırmaya gerek yok, bu sınavı başarıyla verebilen aydınlar sadece bizim toplumumuzda değil, hemen her toplumda hep azınlıkta olmuştur.

Birer aydın, düşünce, siyaset adamı, sanatçı ve edebiyatçı olarak bu insanlar, siyasal gücün toplandığı iktidarın kapsam alanında hem daha kolay hem de her anlamda daha etkin bir biçimde var olabileceklerini düşünürler.Örneğin Yahya Kemal bunu hem bilinçle tercih eder hem de neden tercih ettiğini açıkça itiraf eder; doğru gördükleri ve doğru bildikleriyle bir dünyaya, yanında olmayı seçtiği güçle ve ondan beklentileriyle, bu nedenlerle kendisini mecbur hissettikleriyle de bir başka dünyaya aittir.

Kuşandığı gözü kara savaşçı tavrı nedeniyle çelişkileri, (Yahya Kemal kadar göze batar bir şekilde görünür olmamakla birlikte) Batılaşma ve Cumhuriyet döneminde aynı bölünmüşlük durumunda kalan sayısız aydınlardan biri de Nurullah Ataç’tır.

Nurullah Ataç’ın bölünmüş kişiliğini en iyi ve doğru bir biçimde kendisi görür ve anlatır; hem de açık kalplilikle ve komplekssiz bir özgüvenle... Çünkü her iki kişiliği de hayatının sonuna dek bir arada yaşamıştır. Düşünceleri, tercihleri ve siyasal, toplumsal güce yaslanarak konuşmanın, yazmanın ve var olmanın imkânlarını değerlendirişiyle resmî ideolojinin, chp’nin resmî yazarı, eleştirmecisi, sanat ve edebiyat alanındaki sözcüsü, gerektiğinde edebiyat ve sanat dünyasını hizaya ve mesafeye sokan, idealist yeni Ataç; duyguları, şiir, sanat ve edebiyat beğenileri, ev içindeki giyim kuşam ve kopamadığı yaşama alışkanlıklarıyla, hatta kendisinden bile gizlemeye çalıştığı tutucu yanlarıyla eski Ataç… Yeni Ataç’ın yarınlara bir öneminin kalmayacağını bilir ve bunu kendisi de açıkça söyler. Çünkü gerçek Ataç bu değildir; kendisi de hayalî bulur bu yeni Ataç’ı. Başkalarının kurduğu ve başkalarına göre kurulmuş bir Ataç’tır çünkü o; daha çok da resmî, otoriter modernleşme sürecinin ve resmî siyasal gündemin kurduğu, kurguladığı Ataç’tır. Kalemiyle durduğu yer itibariyle bir yazardır o, sanat, edebiyat gündemini belirlemeye çalışır yazdıklarıyla ama yazdıklarından dolayı okurların gelecekte kendisini hatırlamayacağını, tanımayacağını bilir, üstelik buna içtenlikle de inanır. Bu bilgi ve inanç, onu her zaman huzursuz eder çünkü gücünü, yazdıklarının sanat, edebiyat ve eleştiri değerinden değil, iktidarın kendisini görevlendirmesinden, bir parti yazarı olmasından, bir de yapay olduğunu, topluma uzak ve yabancı düştüğünü bile bile pervasızca en uçlarda dolaşmaktan alır. Kendi yazar imgesinin var olduğu zeminin ve etkenlerin zayıflığını görür. Ancak eserleri üzerine yazdığı, öne çıkardığı, geriye ittiği, acımasızca gömdüğü genç yazarlar tanır; hatta kimileri borçluluk duygusuyla, minnetle, kimileri de kızgınlıkla, canlarını acıttığı için unutamazlar Ataç’ı. Birikimi, bütün bunları önce kendisinin görmesini sağlar; bu da onu huzursuz eder.

Yazarlığının ve yazdıklarının neye ve nereye tekabül ettiğinin herkesten önce farkında olan odur. Çünkü eğitim sürecinde edindiği donanımı, bu farkındalığı ona sağlayabilecek düzeydedir. “Öyle derin bir anlamı yoktur benim yazdıklarımın,” derken tevazu göstermeden hemen herkesin gördüğünü ve bildiğini söyler; yani bir sanatçı olmadığının ve sistematik paradigmaya sahip bir düşünür olmadığının farkındadır; apaçık söyler bunları. Yeni bir dünya görüşünün, bir hayat felsefesinin, bir edebiyat, sanat eleştirisinin öncüsü, yol açıcısı da değildir; bıçkın ve pervasız bir partizandır. Bir yazar, düşünür ve eleştirmen olarak; “önemim yaşadığım günlerdedir” derken de sesindeki hüzünde, resmî ve siyasal güvenceden aldığı içeriksiz, kibirli, mütecaviz ton apaçık fark edilir. Ataç’ta gördüğümüz geleceğe dair bu hüzünlü partizan güvensizliği, onun kuşağının da en belirgin entelektüel özelliğidir: Geleceksiz bir ses tonuyla bağırırcasına konuşur ve yazarlar…

Bu bağlamda Anadolu’nun en ücra köşesindeki gençlerin çıkardıkları edebiyat dergilerini izler, bu dergilerde dikkatini çeken gençlerin yazdıkları üzerinde uzun uzun durur, onları uyarır, yüreklendirir, onlarla birebir, sıcak ilişkiye girer, arkalarında durur, kendilerini ve yazdıklarını ciddiye aldığını gösterir: Ataç’ın, yazarlığının ve yazdıklarının öneminin ancak yaşadığı günlere özgü olduğunu söylemesinin en dikkate değer yanı da kanaatimce burada olsa gerektir. Bir yazar olarak duruşunun ve yazdıklarının değerinin, yaslandığı siyasal iktidardan sonra bu tür güncel bir ilişki üzerinden var olduğunun farkındadır; onun için de haklı olarak bu ilişki bitince unutulacağını düşünür. Bu kadar güvensiz ve geleceksiz bir zeminde durduğunu ve imha edici bir dille yazdığını bilmekse, bir yazar için son derece ürkütücü bir psikoloji olsa gerek.

Hem bizim edebiyatımızda hem de dünya edebiyatında böylesine bir zaafa ve edebiyatın ve sanatın gücü yanında, geleceğe konuşma ve kalma açısından bakıldığında, daha zayıf bir güce, yani devletin, siyasal iktidarın gücüne yaslanan birçok sanatçı olmuştur. Bu insanî durumu, bazen büyük şairler (Yahya Kemal örneğinde olduğu gibi), büyük yazarlar ve sanatçılar arasında da görürüz ne yazık ki. İktidar tarafından onanmak ve korunmak, bazen yazdıklarına ve düşünsel duruşlarına duydukları güvenden daha güçlü görünüyor demek ki... Çoğu zaman okuyucuya karşı haksızca takınılan kibirli entelektüel ve sanatçı tavrının, devlet ve iktidar karşısında tersinden bir tür küçültücü tabasbusa dönüştüğüne tanık oluruz.

Ataç’ın hem siyasal hem de edebiyatçı ve ertelektüel, aydın kimliğini yaşadığı dönemin siyasal, kültürel, düşünce, sanat ve edebiyat sorunları, koşulları, yönelimleri, etkenleri içinde bir bütün olarak görmek, değerlendirmek, onu ve döneminin diğer entelektüellerini ve aydınlarını daha iyi anlamamızı da sağlayacaktır. Toplumların siyasal çalkantılara maruz kaldığı bu dönemlerde, doğru düşünmek ve doğru yerde durmak her aydın için çok kolay olmuyor. Bu insanların halktan daha çok savrulduğunu ve yine halktan daha kolay yeniye, gelene ayak uydurduğunu, hatta uyumda, övgüde ve sövgüde yarıştığını görürüz.

Ataç, 1923’te yirmi beş yaşında bir gençtir. Hem yurt içinde hem de yurt dışında dönemin siyasal ve psikolojik algısına uygun bir biçimde iyi bir eğitim almıştır. Eğitim almak ve yabancı dil öğrenmek için İsviçre’ye gider. Döndüğünde ülkesi yeni bir dönemin eşiğindedir. Kişiliği, heyecanı ve yönelimi, ülkenin de büyük savaşlar ve çalkantılar sonrası yöneldiği istikametle örtüşmüştür; o da adeta bıçkın bir kültür öncüsü olarak yeni ve bulanık akıntıya kapılır. Doğru ve güzel bulduğu değerleri bile içine gömer. Düşünürken de yazarken de ülkesine ve tarihine dair aidiyet bağlamında hiçbir süzgeç kullanmaz; düne ait ne varsa hepsini atmak ve bugüne ait ne varsa hepsini almaktan yanadır. Bu konuda tam bir gönüllü parti sözcüsü görevini üstlenir. Bu görevi de hayatının sonuna dek adanmış ve bağlanmış bir aydın olarak yerine getirir.

Ataç, Batı’dan ülkesine döndüğünde, ülkesinin Batı’ya doğru doludizgin yola çıktığını görür.Bu dönem, 1920’li yıllardan başlayarak ölümüne (1957) kadar Ataç’ın da yazıları ve sözüyle katıldığı otuz beş yıllık bir sürece tekabül eder. Hemen hemen aydınların, entelektüellerin, edebiyatçıların ve sanatçıların çoğu, dönemin siyasal korosuna gönüllü yazılır. Ataç, elinde kalemiyle bu koronun şefi konumunda bir yerde durur. Birer sanatçı olarak kaldıramayacakları kadar ağır politik, ideolojik yükü, iktidara yaslanarak omuzlarlar: “Aydınların, yazarların hemen hepsi rejimin saflarında buluşur, resmî ideolojinin oluşturulmasına gönüllü olarak katılırlar. (…) ve Halk Fırkası’nın rejimin belirleyicisi kimi ilkelerini kendi öz ilkeleri bilirler.” Edebiyattan ve sanattan bakıldığında ne denli sakil göründüklerini umursamazlar bile. Bu durum, sanatçının, yazarın, şairin, entelektüelin, aydının, bilim insanının da siyasal bir kimliğinin olması değil, araçsallaşmasıdır. Yeni rejimin düşünce, edebiyat, sanat ve kültür alanında ağır işçileri konumundadırlar. Ataç da siyasal iktidardan aldığı güçle bu dönemde oldukça etkili bir isimdir. Bu etki aynı zamanda edebiyattaki tek parti (chp) etkisidir. Ataç aynı zamanda “Millî Şef”in ve devletin resmî mütercimidir.

Bu bağlamda Ataç’ı en iyi anlayanlardan ve yorumlayanlardan biri olduğunu düşündüğüm Ahmet Oktay’ın şu yargısı son derece yerinde ve isabetli bir tespittir: “Ataç, hiç kuşkusuz Kemalist Türkiye’nin ürünüdür ve yapıtının ideolojik içeriği, ancak bu çerçeve içinde anlaşılabilir. Kemalist sözcüğünü özellikle vurguluyorum: Çünkü Ataç’ın ölümüne kadar bağlı kaldığı CHP’de radikal kanadın karşıtında bulunan gruplar da olmuştur her zaman. Ataç, ödün vermeden bu radikal eğilimi desteklemiş, rejimin temellerini oluşturan Altı Ok’tan sapmamıştır. Düşünceleri sürekli olarak bu altı ilke’nin yöresinde dolaşır, onları açımlar.” Burada vurgulanan ve altı çizilen husus, kesinlikle bir siyasal düşünceyi ve tavrı paylaşmak ve bu nedenle kınanmak değildir. Sanatçının, yazarın iktidar çevresinde bir uyduya, sözcüye dönüşmesinin trajikomik görünümüdür.

Ataç’ın genel paradigmasında olduğu gibi düşünce, sanat, edebiyat ve kültür kurgularında da hem geçmişe dönük eleştiriler yaparken hem de geleceğe dönük önerilerde bulunurken son derece radikal uçlarda olduğu konusunda onu tanıyan herkes aynı kanaattedir. Bu anlamda bir edebiyat, kültür ve sanat eleştirmeninin durması gerektiği yerle yetinmez. Hangi konuda kim neyi söylüyorsa Ataç hep bir fazlasını yazar ve söyler.

Bu konulardan birisi de kuşkusuz dildir. Bilindiği üzere devrimler sürecinde dil (Türkçe) üzerinden inanç, ideoloji ve tarih kavgası yürütülür, bir tür hesaplaşmaya girişilir. Dil konusundaki tartışmalarda Ataç’ı, politikacılardan daha ideolojik, dilbilimcilerden daha önde bir “dilci” tutum içinde görürüz; yani devlet adına konuşan biridir. Arapça ve Farsça sözcüklerin yerine önerdiği sözcüklerin çoğu, bugün onun dil konusundaki tutumunu sonuna dek benimseyenlerce bile hatırlanmaz; o sözcüklerle yazıp konuşmayız. Siyasal alanlardaki hukuk tanımazlık, “öz Türkçe” çalışmalarında da çoğu zaman dilbilim kurallarını, edebiyat, kültür ve sanat gerçekliğini dikkate almayan pervasız bir tavra yol açar. Türkçe’nin, Arapça ve Farsça sözcüklerden arındırılmasıdır tek amacı. Bu yolda kırıp dökerek de olsa ilerlemek gerektiğini hem yeni sözcükler türeterek ve uydurarak hem de ısrarla bu sözcüklerle yazarak gösterir. Şiir zevki yüksek bir insanın sözcük dağarcığını şiiriyetsiz çakıl taşlarıyla doldurması, ancak siyasal, ideolojik bir körleşmeyle ve inatlaşmayla açıklanabilir. Dil konusundaki tutumları birbirinden çok da farklı olmayan Ömer Asım Aksoy’un, Ataç’ın bu tavrına dair isabetli tespiti şöyledir: “Ataç’ın dilimize yerleşmiş olan Arapça sözcüklere karşı tepkisi son yıllarında o denli artmıştı ki küçük adı olan Nurullah’ı hiç kullanmıyor ve kimsenin kendisine, Nurullah, diye seslenmesini istemiyordu.” Bilindiği gibi ön adıyla değil, daha çok son adıyla anılır Ataç; bu yazıda, hatta bu cümlede görüldüğü üzre…

Ataç’ın Batılaşma konusundaki düşünceleri ve tutumu da en az dil konusundaki kadar radikaldir. Hiçbir makul çizgiyi gözetmez. Ait olduğu, yaşadığı topluma dair korunması, yaşatılması gereken bir değerin olabileceğini hiç düşünmez. Bütünüyle Batılı modern bir toplum olmaktır düşü ve düşüncesi. Bu da kuşkusuz Batılılaşmayı bile çok aşan bir durumdur. Batılılaşma konusunda politikacılardan yazarlara, sanatçılara, entelektüellere ve aydınlara kadar hemen herkesi yavaş bulur.

Batı uygarlığının ana dilini Latince gördüğünden gerçek anlamda Batılılaşmak için de kestirmeden Latince’ye dönmek ve okullarda çocuklara Latince’yi öğretmek gerektiğini söyler.Türk edebiyatı yerine Yunan edebiyatının okutulmasını önerir.

Divan şiirinin ne denli büyük bir şiir olduğunun farkındadır ve Divan şiirini de çok iyi bilir ama şiirleriyle, yazılarıyla ilgilendiği gençlere bu şiiri okumamalarını öğütler. Kendisinin dilindeyse sürekli beyitler, gazeller vardır. Divan şairlerinin çoğunu, çağdaşı olan şairler kadar, hatta onlardan daha iyi bilir. Burada da eski ve yeni mücadelesi içindedir. Zamanındaki edebiyatı, yazarları, şairleri de yine aynı çizgiye bağlı olarak siyasal, ideolojik tutumuyla katagorize eder. Örneğin Necip Fazıl’ın şiirini çok sever, Divan şiirinde olduğu gibi onun şiirlerini de gizli gizli okumadan edemez ama dışarıya karşı da her zaman sevmediğini söyler. Necip Fazıl’ın düşünce ve siyasal tercihleri, inançları, edebiyat ve siyaset konusundaki genel tutumu nedeniyle onun okunmasını, sevilmesini istemez.

Eleştirmenliği, döneminin edebiyat bilgilerini ve gelişmelerini ihtiva eden bir bilgiye ve sistematiğe dayalı olmaktan çok, eski Ataç dönemine borçlu olduğu ama hiçbir zaman küçümsenemeyecek kadar önemli bir edebiyat birikimine, edebiyat ve sanat sezgisine ve zevkine dayalı bir beğeni düzeyinden ibarettir. Çoğu zaman eleştirel yargıları da siyasal önyargıları, kaygıları ve kendisinin ördüğü duvarlar nedeniyle bu sağlıklı beğeni ve sezgisine ters düşer. Buradaki edebiyat dışı tutumunun ve vardığı edebiyat dışı yargıların ne denli yanlış olduğunun da farkındadır ama o, bir anlamda siyasal işlev üstlendiğinin de farkındadır; bu farkındalık adeta onun birikimini de teslim almıştır. Bir sanatçının evrensel kavrayışının, ufkunun ve birikiminin siyasal görüngesinden değil, bir partizanın politik ve dar açısından bakar.

Sürekli altını çizdiğimiz üzere Ataç’ın edebiyat birikimi son derece zengin ve derindir; sanatçı beğenisi ise inceliğe ve genişliğe sahiptir; bununla birlikte ne yazık ki tefekkür düzeyi ve siyasal ufku tersinden sınırlı, resmî bir aydındır. Bu nedenle çoğu düşüncelerinin bugün kayda değer bir önemi kalmamasına karşın, yazdıklarının hâlâ okunabilirliği, özellikle de şiir bilgisi ve beğenisinin düzeyi açısından topluca edebî kişiliğine bakıldığında bugün de hâlâ bir düzey belirttiğini söylemek gerekir.

Ataç, hem düşünceleri hem de yazar kimliğiyle bir dönemi temsil eder. Bu dönemde vardır o, hem de en önde ve her yerde; daha sonrasındaysa altından kaidesi çekilip alınmış bir heykel gibi yalnızca hak ettiği “yer”de durmaktadır; yani yazdıklarının kendisine sağlayabildiği yerde. Ataç’la birlikte bu resmî dönemin ve tablonun nasıl tamamlandığını Nuri Pakdil şöyle belirtir: “Orhan Veli şiiri, Cumhuriyetin şiiridir. Övgü edebiyatı, Cumhuriyetin şiiriyle birlikte sürdürülür. Cumhuriyetin düz yazısı da Ataç’ın yazısıdır, bir başka anlatımla, 1950’lerden sonra daha gergin bir düzeyde sürdürdüğü yazıcılığıdır. Gelecek dönemlerde cumhuriyetin edebiyatı incelenecek olursa, cumhuriyetin edebiyatını en iyi Orhan Veli ve Ataç temsil edeceklerdir hiç kuşkusuz. Gerisi, şöyle ya da böyle bunların izdüşümlerini yansıtırlar. Yani, değişimin, bozulmanın şiir ve yazıdaki iki prototipi, Orhan Veli ve Ataç’tır.”

Bu açıdan bakıldığında, edebiyatımızda, sanatın ve edebiyatın içerdiği kendi siyasasıyla yetinen entelektüel ışımaya kadar süren parti edebiyatının hüküm sürdüğü kültür, sanat ve entelektüel hayatıyla aydın tavrı, sadece Ataç üzerinden bile rahatlıkla okunabilir. 

Kendisini (bir açıdan haklı da sayılabilir) “günde yirmi dört saat edebiyatçı” bir yazar diye tanımlayan ve bir “devlet mütercimi” olan Ataç’ın, “Benim geleceğe kalacak eserlerim” dediği yetmiş civarında çevirisi, bugün onun adının yaşamasında yazdıklarından daha etkili olsa gerektir. Çünkü Ahmet Oktay’ın da belirttiği gibi; “(Ataç’ın) düşüncelerinin sınırlılığı, günümüzün sorunlarını aydınlatması bir yana, kendi döneminin sorunlarını bile yeterince anlayamadığı…” artık ortadadır. Bu açıdan Ataç örneği öğretici de sayılabilir. Hiçbir siyasal güç odağının, iktidarın, hiçbir düşünceyi, sanatı, edebiyatı, sanatçıyı, yazarı ve şairi, o güç karşısında alkışlarla kendinden geçerek hayranlıkla diz çökse bile, yaşatmaya gücü yetmez: Bunun için yalnızca yaslandığı kalemin gücüne inanması ve farkında olması gerekir.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *