KİTAP’LA KENDİNİ OKUMAK / KENDİNİ O’NUN İSMİYLE İNŞA ET!

Alınlık: Nasıl Okur Kişi Kendini?

 

“Yurt”tan ne haberler var? Haber verenlerin hatırları, hatıralarımız âlidir. Zira biz “kayp”tayız, gayba inanırız. Hem aslî yurdumuza, hem yurttaki asliyetimize teşneyiz. Bundandır, “yurt”taki “kendi”mizi anlamak ve okumakla meşgul oluşumuz durmaksızın. O’ndan gelecek en küçük habere fedadır canımız. Özlemimizi gideren, insana kemalâtını armağan ederek özügürleştiren o harikulâde ilk mükâlemedir izleğimiz:

 

“Oku!” diyor Melek. “Ne okuyayım, ne[yi] okuyayım?” diyor Hz. Peygamber. “Kitabını oku, Kendini oku!” “Kendimi nasıl okurum?” diyor Hz. Peygamber; “Nasıl okur ki kişi kendini?” Kur’an inmeye başlıyor. “Rabbinin tecellisiyle varlık verdiği ismiyle oku!” [1] “Rabbinin seni sen yapan ismiyle; böyle oku kendini. Kendini O’nun ismiyle inşa et!”

 

Örüp örttüğümüz gürlemeyen özümüzdür. Örtüyüz kendimiz. “Kalk ve örtüyü aç!”  Kendinde aç, kendini aç, açıklığın kendisi ol! Özün gürleşsin, şiddeti zuhurundan örtülen kendin kendine açılarak gizlensin, açığa çıka çıka bürün kendine, kendinle ört; ör kendini, kendine dön, haddini; bil kendini! İşte Kitap’la okuyalım kendimizi:

“Sen ey örtüsüne bürünen [kendini gizde bulan]! Kalk ve [göster gözlere] uya[ndı]r.”[2]

 

Kendi düğümümüzü ancak kendimizle çözebiliriz, kendimize ancak kendimizle erebiliriz, ne olduğumuz; ne olmadığımız bizde ayandır. Kendimizde olanı, bizde yazılanı, bize yazılanı anlamak düşer bize. Asliyetimizden ve “Yurt”tan haberleri okumalı, hâlen ne olup ne olmadığımızın muhasebesini yapmalıyız. Kitap’la okuyalım kendimizi:

“Oku Kitabını! Bugün, kendi hesabını kendin göreceksin.”[3]

 

 

Varoluşumuz Rahmân’ın nefesinde izi bulunan bir kelimeyledir: “Kün! [Ol!]” Nefesi Rahmânî’nin nefesi kelâmdır. Kelâm, “yara ve kesik” anlamına gelen cerh hükmünden “iz ve işaret bırakmak” demektir. Rahmân’ın nefesinin bizde bıraktığı iz ve işaretler; ayetler bize “öğretilen” Kur’an’dır: “Rahmân Kur’an’ı öğretti.”[4] İnsanın tam ve kâmil bir biçimde temsili ve onun ayniyetini yansılayan hâli Kur’an, Kur’an’ın kâmil temsili de insandır. Rahmân’ın nefesi, her varolanın varoluş için oluşundan geçeceği bir berzah olarak mesajı en kâmil ve pür hâliyle temsil eden Hz. Peygamber’de meknuzdur, mahfuzdur. İbn Arabî’ye göre Hz. Peygamber İlahî mesajın kazındığı “hacer baht [saf taş]”tır. İnsanın özbuluş, kendi oluş ve sadeleşip saflaşma yolunda bahtı âlemlere rahmet bu satırlarda dercedilmiştir. Ancak bu saf taştan taşan, varlık satırına yazılacak ve ona izini düşürebilecektir. Rahmân’ın nefesinin en saf, katışıksız, yekpare, som teneffüsü Hz. Peygamber’dir. Bu anlamda Hz. Peygamber “Yürüyen Kur’an”dır. Hz. Peygamber insanın kendisinin, insani özün serbest kalışının; insanın özügürlüğünün temel nişanesidir.

 

Rahmân hayat üfleyen İlahî nefestir. Tüm varlık o nefesten neş’et etmiştir. Evren (âlem), Kur’an ve insan üçü de Varlık’ın işaret ve izlerini (ayet) taşıyan İlahî kelimelerle oluşmuş kitaplardır. İnsan Kur’an’ı ve âlemdeki ayetleri okurken kendini de okumuş, her ayetle (İlahî Kelime) kendini varoluşa sunmuş olacaktır. Yeryüzünde kim olduğumuz ve İlahî huzura varıp ayniyetimizle buluştuğumuzda kim olacağımız okuyuşumuzun önü ve sonudur. Bilip bileceğimiz budur. İlahî Kelâm’ın Rahmanî nefeste bıraktığı izleriz, her “ol”uşta söze dökülen kelimeleriz biz.

 

Kendimizi okumak, birlikte varoluştalığımız sebebiyle varolanları ve eşyayı en tabiî ifadesiyle bilmeyi gerektirir. “Allah’ım! Bana eşyanın hakikatini göster,” iştiyakı enfüse bakarken afaka da bakmanın zaruretini ifade eder. Biricik kendilik, âlemlerdeki varolanlarla birlikte İlahî isimlere bir iz ve işaret [ayet] olarak kendi özüne/ayn’ına yol alan gümrah bir arzuyla özügürleşir, kendi olabilir.

 

Hayy’dan gelip, Hû’ya gidiyoruz. Bize kalan iz ve işaretleri takip ederek kendimize, “kendilik”imze doğru bir yolculuk niyetindeyiz. Kur’an hem yoldaşımız, hem bizi birebir yansılayan ikiz kardeşimizdir bu yolculukta. Varolan, kendi ayn’ını, katışıksız “öz”ünü sürekli hatırda tutmalı, “öz”ün hatırası hep canlı kalmalıdır. “Öz”ün iz ve işaretlerinin “dil”e düştüğü kelâm, bu sürekli hatırlayış ve hatırda tutmanın vazgeçilmez ve saf kaynağıdır. Kur’an bir hatırlama ve hatırlatmadır (zikir). Kur’an bir hatırlayıştır.[5]

 

İlk Okuma: Kur’an candır; şair can bulur

 

“Şairlere gelince, [onlar da tutkuyla hayranlıklarına takılıp kendi kendilerini aldatmaya yatkındırlar ve bu sebeple] onlara [da yalnızca] ziyankârlar uymaktadır. Görmedin mi; onlar, her vadiye [bir ümit ve] tutkunlukla koşturup hayran oluyorlar ve tecrübesizce konuşuyorlar. [6] İnanıp varoluşlarının gereği gibi davrananlar, [Hakikate teslim olmuşlar olarak Hakk’ı] Allah'ı çok ananlar [hatırlarından çıkarmayanlar] ve zulme uğratıldıktan sonra başarıya ulaşanlar [karanlıkta bırakılmaya çalışıldıklarında aydınlıkta kalmayı (aydınlığa çıkmayı) başaranlar] başkadır. Zulmedenler nasıl bir devrimle değişip dönüşeceklerini yakında bilecekler.”

Kur’an; Şuarâ, 224-227.

 

 

Her şey her dem yenidir, olmalıdır. Aynı zamanda varlık ve oluş açısından da kadîmdir. Kadîmlik de, yenilik de varlığa içkindir ve bu bir hayatiyet tezahürüdür. Müşahedeye konu olan âlemlerin [evrenlerin] hiçbirinde hiçbir şey “bir öncesi”nin aynı değildir. Oluş süreklidir ve varoluş sürekli yenilenmektedir.[7] Yaratılışın sürekli yenilenmesi sebebiyle okuduğunuzu da dönüp yeniden okuduğunuzda önceki gibi anlamanız aslında mümkün değildir, yepyeni bir anlama söz konusudur artık. Okuma ve anlama her demde değişmiyorsa ikisi de gerçekleşmiyor demektir. Kadîmlik de, yenilik de varlığa içkinse her okuma ve anlamada kadîm unsurların olması kaçınılmazdır ve bu tabiîdir. Bu tabiîyetin gerekliliğince aynı zamanda yenidir. Her okuma ve anlama “kendi hâlinde” ve “kendi hâlince”dir; bu “kendi”nde yeni “asli kendilik”ten, başlangıçtan gelir ve “asli kendilik”e doğru devredip, deveran edip durur. Şu hâlde biz de bir “yeni”lik umarak devredelim devran içinde.

 

Ayetlerde şairlerin hakikat tutkusuyla farklı dünyaları keşfetme iştiyakına kapıldıkları ve temaşa ettikleri her menzilde varlığın harikulâde güzelliğine kapılıp hayranlıkla ona bağlandıkları, onu hakikat zannettikleri, lakin yeni bir menzilde başka bir harikulâdeliğin onları bekledikleri anlatılmaktadır. Bu yüksek seyir yerlerinin kendilerine has remzî bir dilleri vardır ve bu imalar asıllarına iliştirilebildiklerinde bir hakikilik taşıyabileceklerdir. Aksi halde her temaşada kendi zann ve vehmine tutunmuş ve hakikat tecrübesi bizzat olmaksızın konuşmuş olacaklardır. Her menzilde temaşanın şairin kendisi için bir değeri olsa da “Hakikati” vermekten uzak olacağı açıktır. Tekil müşahedesinin varlık hakikatinin ifadesi olduğunu söylemek zaten hiç kimse için mümkün değildir ve büyük bir iddia sahibi olmaktan başka bir anlam taşımaz.

 

Hakikate teslimiyet ve iştiyakla “kayb”ın, “gayb”ın izlerini sürerek, ayetleri okumaya çalışarak temaşalara açılmak ve menzilden menzile koşmak zemmedilecek bir şey değildir, ayıplanacak bir yan yoktur bunda. Şaşırtıcı ve kabul edilmez olan her temaşada hakikat vehmi ve iddiasıdır. Şair kendi zevkinin ve müşahedesinin mahkumudur. Temaşalar her menzilde değişecektir zaten. Şair hakikat tutkusuyla her dem yeni temaşalara açılacaktır. Bu temaşaların her biri hakikatten bir iz, işaret taşısa da hakikatin kendisi ya da onun tanımlayıcı bir ifadesi olamayacaktır. Şairlerin hakikatine bizatihi er[diril]medikleri şeyleri söylemeleri “yapmadıkları”, tecrübesine eremedikleri şeyleri söylemeleridir. Bu durumda şairlere nispet edilen “yalancılık” yanlışlanabilirliktir. Gerçeği bile bile onu saptırmak değil [zira zaten hakikati bilmiyor!], müşahedelerin yanıltıcı ve yanlışlanabilir olabilmesidir.

 

Teorik bir hakikat algısı ve bilgisinden bahsedilmiyor burada. Bilakis zevkin ve marifetin bilgisidir bu. Neliğe şehadet edebilecek, her zerresiyle onu teneffüs ve temellük etmiş olmanın bilgisidir. Şair ve sanatkar için görüneni aşan bir temaşa ve tecrübe mümkündür. Lakin bu bireyin sübjektif bir tecrübesi olarak kalırsa “pagan” bir deneyim olmaktan öteye geçemez. Öte yandan temaşa ifadesini dille kuşatılmış bulur. Dil ister istemez sizi bir pencereden baktırır. Pencere nereye bakıyorsa orasıdır görüşünüze yansıyan. Şiir de bu pencerelerden birinden bakar. Manzaranın bütününü görmesi ve her görüşe değecek şekilde görmesi mümkün değildir. Her menzil daha bir şey görmediğini, bir şey bilmediğini anlamaya götürür insanı. “İlmin sonu cehalettir,” diyor Hz. Ali. Bir şey bilmediğini anladığında, bir şey bildiğini anlarsın. Kendini temaşaya sunanı kendi aidiyeti ve tecellisi içinde tecrübe edebilme, kendi bakışım ve basiretini de ona sadakatle sunabilme yalnızca hakkaniyete açılış olabilir. Böylelikle iz üzerinde olduğunu düşünülebilirsin belki; sadece bu. Ayette asıl tartışılan budur.[8]

 

Ayetlerde bir yanlışlık ya da kötülük dile getirilip ondan bir istisna yapılma durumu yoktur dikkatle bakılırsa. İki ayrı varlık durumu vardır burada. Hakikate erme noktasında iki ayrı oluş durumu dile gelmektedir. Hele imanlı şairler, imansız şairler gibi bir şey çıkarmak mümkün değildir. Hakikat insandan bağımsız olarak vardır, dolayısıyla insanın gaybıdır, kaybıdır hakikat. İnsan ancak “bırakılan izler” üzerinden iz sürebilir. Hakikati temellük etmiş gibi, hakikatin sahibi gibi davranamaz. Varlığın ihtişamı içinde temaşasına rast gelen harikulâde görünümler, keşifler “efradını cami”; varlığı kuşatan, neliği hilafsız, tartışmasız ifade eden bir “anlam” veremez insana. Dilin, tecrübelerinin, müşahedelerinin sınırı içerisindedir insan. Başka bir şairin [bile] hakikate yaklaşmada, hakikat yakıştırmanda senin tecrübeni aşan bir tecrübeye sahip olması hemen [her zaman] mümkündür.

 

Varoluş gerçeğine tâbi olanlar ise bir “gayb”ta, “kayb"ta olduklarını bilirler ve sadakatle iz sürmeye devam ederler [ayet[9]leri okurlar]. Neden peki bunun için şiir ve şairler konu ediliyor? Çünkü şiir hem “bir başına”lığında, hem iz sürmede ve ayetleri okumada ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Arapça şa’ara ve saç anlamına gelen “şa‘r” köklerinden İbranice “şîr, şîra ve se’ar” köklerine kadar Sâmî menşeinde aynen anılışıyla şiir; farklı bir farkındalık ve “erişim” durumunu ifade eder.[10] Kitabi bilgiden yoksun Arap toplumunda bilinmeyenden söz edebilecek şiirden başka ne vardır?[11] Bu sebeple etkileyici, alışılmadık, karşı koyuşu zorlaştıran “farklı şeylerden” bahsetmesi sebebiyle Hz. Peygamber’e [s.] “şair” denilmesi de aynı sebeple değil midir?[12] Lakin yine dikkat çekici olan [ve bize ayette asıl ifade edilenin ne olduğunu da gösteren bir durum olarak] o toplumun vahiy ile şiir arasında “şaşırtıcı” ve Kur’an’ın işaretine uygun bir ayırım yapıyor olmalarıdır. [13] Çünkü onlara göre de Hz. Muhammed [s] için bir türlü inanmak istemedikleri, bir “melek”ten bekleyip ona yakıştıramadıkları peygamberlik daha yüksek ve karşı konulamaz, hakikî bir konumdadır. Şairlik ise daha “dünyevî”, daha kaybın [gaybın] ifadesi olan bir konumdur. Kaypta, gaybta olan insanlar için başvurulacak tek şey kalır geriye; şiir. Şairlerin ifadelerindeki beklenmedik, sihrî unsurlar ise onların bilinmezden, bilinmezin bir noktasından bilgi aldıkları fikriyle karıştırılıp bezenmiş ve böylelikle şairler ayrıcalıklı bir konuma sahip olmuştur. Mevcut halin hep yeniden üretilmesi ve güçlendirilmesi şiir marifetiyle sağlanmıştır. Hâsılıkelâm şairler o dönemde toplumun şairi, müneccimi, doktoru, dinî lideri olarak mevcut düzenin en iyi koruyucuları olmuşlardır. Kur’an’ın şairlerle ilgili ifadelerinde bu duruma da dikkat kesilmek gerektir.

 

Farazi ve ilmî olanla, hakiki olan arasındaki fark zaten açıktır. Müşahedeyle olan da hakikatten bir iz taşıyabilir ancak. Bu da “iz bırakan”ın varlığından değil kaybından, gaybından konuştuğumuzun açık göstergesidir. Bir “belirsizlik” ve “bilinmezlik” içinden konuşuyoruz. Buradan hangi hakikat sunulabilir, bunu söylemek vehimden başka ne olabilir. Neye uğradığını, nerede olduğunu bilen biri mi var? İlahî isimlerden birinin tecellisine yürekten bağlanarak hıfzedebilenin kalbinde oluşan anlam, bilgi dahi zannîdir. Zata göre bir gölge hakikatin ifadesidir. Zatî bilgiye bizzat ulaşmak asla mümkün değildir. Burada şiirin “bilinmezlik”e açılabilecek şeyler söyleyebilmesi de durumu değiştirmez. Sayısız hatta sonsuz tecellîye muhatap olsan bile Hakikatin künhüne vâkıf olmak imkansızdır. Kendi asliyetinde buluştuğu her tecellî “kul” için Ene’l-Hak[14] iken dahi bu Zat’ı ilahînin bir hayalinden ibarettir. Kur’an bu iki durum arasındaki giderilemez açığa, farklılığa vurgu yapmaktadır.[15] Bu hakikate teslim olduktan sonra onun izlerini sürmek, ayetleri okumak için bir yol bulmak, izleri takip edebileceğin bir süreğin üzerinde olmak ve bunun için en iyi yol olarak mesela; şiiri görmek zemmedilen bir şey değil hakikate teslim olup “inanan” birisi olarak, bu farkındalıkla “varoluşunun gereği gibi davran”mak demek olacaktır.

 

Belki, iz sürebileceğimiz bazı sorular sormanın vaktidir şimdi. “Varoluşun gereği gibi davran”mak için yol bütünüyle açık mıdır, her durumda hakikatin izinin sürülmesi mümkün müdür? Kur’an, hakikatin apaçık ve dosdoğru ifadesi ise Kur’an’ın mesajı kendi ayniyeti içinde başka bir dilde ifadesini bulabilir mi? “Varlık’ın evi” olan saf, biricik bir dil var demek pek mümkün görünmemektedir. Varlık çağrısını her lisanda ayrı ayrı duyurmalı, söyleşisini her lisanda ayrı ayrı sürdürmelidir bu doğruysa. Varlığın çağrısı her dilde farklılaşmalı değil mi o zaman? Lisan algısının farklılığını da katarsak işin içine varlığın talebi ve çağrısı herkes için farklı [mı] olacaktır bu durumda? Dil, “Varlık”ın her lisanda kendini aynıyla sunabileceği genel geçer bir şey midir? Peki, bir lisanda varlığın kendisini sunması, duyurması mümkün müdür? Bir dilde her lisan için aynı talep ve çağrıyı dile getirmenin imkanı olabilir mi? Kur’an bunu başarmış olabilir mi? Acaba şiirden kendisini ayırt etmesi bunun için midir? Kur’an’ın asıl i’cazı bu mudur? Mesajın her dil için açık hale getirilmesi mümkün müdür? Her dilde kendisini sürekli yenileyerek aynı özle ifade etmesi mümkün müdür?

 

Cevaplanması hayli zor sorular bunlar. Aczimizin ve cehaletimizin farkında olarak şimdilik kaydıyla yalnızca bir “yaklaşma” denemesidir bize kalan. “Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek; bir hayat kurtarmak [ise] bütün insanlığı kurtarmak gibidir,”i[16] esas alarak düşünürsek “birinin can bulması, birini bulmak insaniyeti [bütün insanlığı] bulmak gibidir,” denilebileceği gibi buradan hareketle “insanlık tek bir kaynaktan neşv ü nema bulur, bulmuştur,” da demek icap eder.  Nitekim tarih de bize bunu göstermektedir. Nereye yüzünüzü dönerseniz dönün dinlerin çağrısındaki, kadîm öğretilerdeki, hatta mitolojilerdeki ortak özü görürsünüz. Şu halde Kelâm’ın tüm insanlığa hitabı bütün lisanlarda kendini açık etmesi zaten bizatihi “Varlık”a içkindir. Ortak öz her lisanda kendini biricik ve dönüştürülemez bir biçimde açık eder. Bu aynı zamanda dinlerin devamlılığının işareti olup bunun şahidinin bizzat Kur’an olduğunun açık kanıtıdır.[17] Hâsılıkelâm her lisanda hakikatin birbirine benzer, birbirini tamamlar bir tezahürü mümkündür.

 

Kur’an, hakikatin dosdoğru ve apaçık ifadesidir.[18] Kur’an bir lisanda kendisini açıklığa sunmuş olmakla birlikte, her lisanda hakikatin aynıyla ifadesini bulabileceği bir üslupla apaçık yapmıştır bunu. Kur’an’ı bir türlü anlamak, bir türlü anlamamaktır. Bu sebeple Kur’an’a ”resmi bir çerçeve” çizilmesi imkansızdır. O hakikati kendi anlattığı gibi dosdoğru ve apaçık ister. Her peygamberde bir yönüyle dile gelen hakikat Hz. Muhammed [s.] ile “küllî hakikat” olarak ifadesini bulmuştur ve bu düşünceyi de bağımsızlaştıran bir durumdur. Artık hakikate ait olan, Hz. Peygamber aracılığıyla kendini Kur’an’da ifadesini bulan cemiyyetine, küllîliğine apaçık bağla başta şiir olmak üzere kelâma ve sanata ait bir yolla ifade edebilir. Başlangıca, “asli kendilik”e teşne bir iştiyakla, sürekli hatırlayışla yüksek seyir yerlerine, özge diyarlara iz sürerek, ayetleri okuyarak koşuşturmanın zamanı gelmiştir. Şiir için keşif ve temaşalara açılmak vaktidir.


 

[1] Kur’an; Alak, 1

[2] Kur’an; Muddessir, 1,2

[3] Kur’an; İsrâ, 14.

[4] Kur’an; Rahmân, 1,2

[5] Kur’an; Enbiyâ, 50, Kur’an; Enbiyâ, 10 vd.

[6] [… her bir vadide temaşalarına takılıp vehmedip duruyorlar ve deneyimsiz konuşuyorlar.]

[7] “[ve] O, her gün kendini bambaşka (şaşkınlık verici) bir yolla ifade eder [her dem yeni bir tecelli, iş ve oluştadır].” Kur’an; Rahmân, 29

[8] Konuyla ilgili şimdiye değin yapılan tartışmaları ve çıkarımları burada yeniden ifade etmek ve tartışmaya pek niyetimiz yok. Her zaman “yeni” bir anlamanın mümkün olabileceği düşüncesine bağlanarak, “kendi hâlimizce” bir anlama çabası içindeyiz. Olan sadece budur.

[9] Malumunuz üzre ayet; iz, işaret, alamet gibi anlamlara gelmektedir.

[10] Bu noktada, "İon" diyaloğundan şu satırları okumak ilginç olabilir:

"Büyük destan şairleri, büyük lirik şairler, o güzel şiirleri, sanatla değil Tanrı ilhamı ile, Tanrı cazibesi ile yazmışlardır. Şair ilham duymadan, kendisinden geçmeden, aklı başında iken hiçbir şey yaratamaz. Tanrı vergisi olmayınca kimse şiir söyleyemez. Şairler de bilicilere benzerler. Akılları başlarında değildir. Söyledikleri kendi sözleri değil, Tanrı'nın sözüdür. Şair Tanrı'ya tercüman olmaktadır."

[11] Bu o günkü toplumun zevkinin yüksekliğini de gösterir mi?

[12] “Yoksa, 'O bir şairdir, onun ölmesini [başına gelecek belaları] bekliyoruz.' mu diyorlar?” Kur’an; Tûr; 30

[13]"Yoo", diyorlar, "(Muhammed'in bu söyledikleri) karmakarışık rüyalardan ibaret!" "Yok yok, bütün bunları kendisi uyduruyor!" "Hayır, o sadece bir şairdir!" "Peki, madem öyle, önceki (peygamberlerin mucizelerle) gönderildiği gibi o da bize bir mucize getirse ya!" Kur’an; Enbiya 5

[14] Ene’l-Hak, “kendi hayalinde” bir hakikat vehmetmek değil İlahî Tecelli marifetiyle kendi asliyetine ulaştıracak bir imkanı yakalayan bir “yakınlaşan”ın kendiliğinde O’nu temaşa etmesidir. Hüve’l_Hak’tır yani; yalnızca O vardır.

[15] “Biz ona [bir] şiir öğretmedik. Zaten bu gerkesizdir. Kur’an hakikatin apaçık ve dosdoğru ifadesidir.” Yâsîn; 69

[16] “[…] Bir kimse bir insanı öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibidir; ve bir kimse bir hayat kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur. Gerçekten elçilerimiz, onlara hakikatin bütün delilleri ile geldiler[…]” Kur’an; Mâide 5

[17] Kur’an; Bakara 97, Mâide 48, Âli İmrân 3, Fâtır 31 vb.

[18] “Kur’an hakikatin apaçık ve dosdoğru ifadesidir.” Yâsîn; 69

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *