MODERN TÜRK EDEBİYATININ TRAJİK TARİHİNE GİRİŞ

Yazan: Bilgin Güngör[1]

Ünlü Alman filozofu Arthur Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine adlı yapıtında nitelikli edebiyatın, niteliksiz olana nazaran her dönemde görmezden gelindiğini, üstelik söz konusu nitelikli edebiyatı meydana getiren büyük yazarların/şairlerin de yokluk ve suskunluk içerisinde yaşadığını dile getirir ve bu yazarların hayatlarından yola çıkarak “Edebiyatın Trajik Tarihi”nin yazılabileceğini söyler.

Schopenhauer’ın bu önerisi veya ideali gerçekleşmiş midir, bilinmez. En azından, araştırabildiğim kadarıyla böyle bir esere, yani büyük edebî eserleri kaleme almış şahsiyetleri bir bütün hâlinde ele almaya niyetlenen bir edebiyat tarihine rast gelmediğimi söyleyebilirim. Ben de bu hususta naçizane bir girişim olarak, en azından Modern Türk Edebiyatı’nın trajik tarihini aşırı derecede yerden uzak bir kuş bakışıyla ele alarak, ona bir “giriş” yazmaya niyetlendiğimi belirtebilirim.

Peki nereden başlamalı? Elbette ki Haşim’den! Onun üzerine hâlâ aşılmamış monografilerden birisini kaleme alan Abdülhak Şinasi Hisar’ın da belirttiği gibi Haşim, yaşadığı dönemde suskunlukla ve hatta Arap milliyetine mensup oluşundan ötürü yer yer “aydın despotizmi”yle karşılaşmış; eserlerinin kıymeti, büyük oranda onun ölümünden sonra hak ettiği tarzda algılanabilmiştir. “Melali anlamayan nesle aşina değiliz,” cümlesi, “O Belde” şairinin salt Meşrutiyet devrinin değil; aynı zamanda bütün bir hayat serüveninin sanatı özümsemesi ve onu en üstün değer kabul etmesinin toplumda veya aydınlar nezdinde haksız bir reaksiyon bulmasına karşıt bir reaksiyonu ifade etmiştir nitekim.  Aslında başına gelenleri, kavgacı ve sert mizacını baz alırsak, hak etmemiş değildir belki de. Fakat yine de Türk edebiyatının gerçek anlamda ilk modern şairi olan Haşim’in kaderi, kendisiyle aynı yolda yaklaşık bir asır evvel seyreden Baudelaire’in kaderiyle örtüşmemeliydi.

Haşim’den sonra, yeni Türk edebiyatı tragedyasının sahnesine, yaklaşık yirmi senesini hem yurt içinde hem de yurt dışında sürgün hayatı yaşayarak geçiren Refik Hâlid Karay çıkar. Daha evvel bir yazımızda da belirttiğimiz gibi, Karay, memleket realitesiyle birlikte edebiyatımıza canlı karakterleri getirdi ve devrinin en büyük roman yazarı olarak bugün hak ettiği yerde konumlandı. Sürgün yazarı, mizaha meyilli olduğu kadar tam manasıyla sanatkâr bir duyuşla beliren mizacıyla yaşadığı binbir zorluğu nitelikli bir üretim faaliyetine aktarırken, yeni kurulan rejim ile birlikte suskunluğun ve hatta düşmanlığın da zılgıtını yemiş; yazdıklarının değeri her ne kadar sürgün hayatının bitmesine katkı sunmuşsa da esaslı bir olumlu algıyla karşılaşmamıştı. Dolayısıyla Refik Halid, bu durumlardan ötürü bir yandan “sürgün edebiyatı” tarihinin olduğu kadar, yeni Türk edebiyatının trajik tarihinin de bir anlamda önemli bir halkasını oluşturuyordu. Fakat ondan biraz sonra ortaya çıkacak olan Tanpınar’la söz konusu trajik tarih, en büyük ve en sağlam halkasını da idrak ediyordu. Denilebilir ki Tanpınar, yeni Türk edebiyatının trajik tarihinin merkeziydi.

Sıkıntılı yaşamında bir de “sükût suikasti” olarak adlandırdığı meşum suskunlukla karşılaşan Tanpınar’ın eserleri, özellikle öğrencisi ve asistanı Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın yoğun çabalarıyla ölümünden yıllar sonra değerlenecekti. Sağlığında kendi adı, neredeyse sadece “Bursa’da Zaman” şiiriyle maruftu ve diğer eserleri neredeyse hiç basılmıyordu. Hâlbuki “edebiyatın yarısı”nın kendisi olduğunu iddia etmekte haklıydı. Binbir emekle kaleme aldığı “Deniz” şiiri karşısında “şiirsever” entelijansiyanın selamsız sabahsız geçişinden rahatsız olmakta da öyle. Kaplan’ın da belirttiği gibi birikim açısından edebiyatımızda öncü bir konumda bulunan Tanpınar’ın entelektüalizminin, hiç yoktan kendi dost çevresinde yankı bulması gerekirdi. Ama hiçbiri olmamıştı. Belki de en büyük şanssızlığı, Türk insanının ileri derecede politize olduğu ve siyasal sloganlarla beliren kültür seviyesine “indiği” bir zamanın ufukta belirdiği yıllarda eserlerini üretmesiydi.

Tanpınar’dan sonra trajik tarihimizin mihenk taşı, modern hayatın kuşkusuz en olumsuz getirilerinin başında gelen yabancılaşma etrafında “çıkış”sız karakterler üreten Yusuf Atılgan’dır. Gerek 1959 yılında kaleme aldığı Aylak Adam gerekse de diğer eserleriyle Atılgan bizde, bir anlamda Marcel Proust modernizminin temsilcisi Tanpınar’a koşut olarak Joyce-Faulkner modernizmini temsil ediyordu. Üstelik kendisinden sonra gelen modern ve post-modern pek çok isim için de öncü bir pozisyondaydı. Fakat, Jung’un terminolojisyle konuşursak, biraz “içe-dönük” mizacının da etkisiyle, Hacırahmanlı-İzmir arasında debelenen ve İstanbul’dan uzun bir süre uzakta kalan Atılgan, hem çevresi hem de “potansiyel okurlar”ı tarafından sağlığı boyunca pek umursanmadı. Onun sesi, bir nebze Tanpınar için de geçerli olduğu gibi, 2000’li yıllarda ancak yankısını bulabildi. Tabii bu yankı, ne derece doğru kulaklar tarafından alımlandı, tartışılır.

Modern edebiyatımızın trajik tarihi yazılır da Oğuz Atay unutulur mu? Akademisyen iken gönderdiği bir yarışmada dereceye giren, sonra devrin kalburüstü bir yayınevinden yayımlanan, fakat tutmadığı için yayınevi sahipleri tarafından bir kısmı SEKA’ya geri yollandığı iddia edilen Tutunamayanlar romanı, Oğuz Atay’ın sağlığı boyunca, tıpkı kahramanı Turgut Özben gibi, tutunamamıştı. 1979’da beynindeki tümör, artık onun bedenine canı dar ettiği zamana kadar geçen yıllarda yazdığı roman ve hikâyeleri de hemen hemen aynı kaderi paylaşmıştı. Devrin “sloganik” sağ-sol çevreleri, tıpkı Atılgan gibi, tıpkı Tanpınar gibi onu bir türlü kapsayamıyordu. Ve onun da kaderi, 2000’li yılların başında değeri birdenbire anlaşılmış diğer yazarlarınkiyle benzeşmişti.

***

Edebiyatımızın, yani “modern” olarak addedilen manzum ve mensur eserler dünyamızın trajik tarihi, elbette daha pek çok büyük sanatkârla anılabilecek kadar geniştir. Bu yazıda anamadığımız, fakat Haşim’den Atay’a kadar uzayan yolda sessiz sedasız, bir başına yürüyen ve elinde sanatın yüce meşalesiyle yarının karanlığına ışık tutan bu sanatkârları da dâhil ederek edebiyatımızın trajik tarihini daha geniş ve yoğun bir çalışmayla ele almak da özellikle genç araştırmacıların boyunlarının borcu olsun. Bizim buradaki meselemiz, şimdilik, söz konusu yoldaki belirgin ayak izlerini, başta da belirttiğimiz gibi, yerden fazlaca havalanmış bir kuşbakışıyla gözlemleyebilmektir.

Bitirirken, iki hususa daha değinmek gerektiğinin siz okurlar da farkındasınızdır. Her şeyden evvel, modern edebiyatımızın trajik tarihinde mihenk taşı olarak konumlanan isimlerin her birinin, sanatı toplumsal veya ideolojik olandan (ucuz işçi-köylü sınıfı popülarizminden veya Gürsel Korat’ın ifadesiyle, “pedagoji”den) elden geldiği kadar sakınmış ve estetiği propagandaya heba etmemiş birer sanatkâr olduğu, bu nedenle trajedi sahnesinde yerlerini aldıkları; fakat 1980’lerden sonra –o ve bu sebepten- estetik bilincin gelişmesi sebebiyle edebiyatın gündemine girdiği gözden kaçmamalı. Öte yandan, bugün estetik bilinç her ne kadar yükselmiş de olsa, aramızda hâlâ suskunluk ve değerbilmezlik hançeri bağrına sağlanmış bir şekilde, için için sızlayan fakat “yarının büyük sanatkârı” olarak imlenmesi muhtemel olan şair ve yazarların yaşadığından şüphe etmemeliyiz. Hâl böyleyken, edebiyatımızın trajik tarihinin son bulduğunu kim söyleyebilir?

 


 

[1] Edebiyat bilimci, yazar.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *