SANAT, MİMAR, MEMUR

Sinema, yedinci sanattır. Böyle denerek onun sonunculuğu ve yerinin eğretiliği söylenir galiba. Önündeki altılıda ise şunlar var: Edebiyat, müzik, resim, heykel, tiyatro ve mimarlık.

Birbirinden farklıdır hepsi. Öyledir de güzel sanatlardan olmaları nedeniyle bir de ortaklıkları vardır. O da sanatın ortak dilidir. Bir duyguyu veya bir düşünceyi bir biçime sokup dışarıya vurur sanat. Mektup yazarken, birine seslenirken, duvar boyarken, çiçekleri balkona yerleştirirken, gördüğümüz kazayı heyecanla anlatırken veya yazlığımızın bahçesine elceğizimizle kameriye yaparken de kendimizi dışarıya vurmaz mıyız? Öyle. Yazarken yazara, boyarken ressama, çiçek yerleştirirken heykeltıraşa benzeriz örneğin. Ama burada kullandığımız dil, düz dildir. Yazı, ses, renk, hacim, hareket ve mekân pratiğin emrine verilmiştir. İletiyi veya faydayı aşmamıştır. Sanat bunun aşıldığı yerde başlar işte, o da sanatın imgesel diliyle olur.

İmgenin temelinde “aktarma” vardır. Sözcüğü bir anlam alanından alıp bir başka anlam alanına taşımaktır “aktarma.” “Dişim kırıldı”daki “diş”i, insandan alıp eşyada kullanmak, örnekleyelim: “Testerenin dişleri köreldi” demek bir “aktarma”dır. Bunun benzetme amaçlı olmayanı var bir de. “Mendilim cebimde”ki “cep”le “Sizi cepten aradım, bulamadım”daki “cep” aynı değil söz gelimi. “Cep”, ilkinde düz. İkincisinde, dış-iç ilişkisiyle yeni anlam kazanıyor. “Cep” deniyor, ama cep telefonu kastediliyor.

Müzikte, resimde, heykelde, tiyatroda, mimaride de vardır “aktarma.” Bülbül, sesiyle ünlü. Ama Dede Efendi’de bu ses bir başka şeye dönüşür. Ressam, bunu boyayla/renkle yapar. Heykeltıraş taşı yontar, taşı taş olmaktan çıkarır. Desdemona’nın düşürdüğü mendil, sadece bir mendil değildir, bir kıskançlığı başlatan ateş olur tiyatroda, “Othello”da. Mimar ise yeri öyle kullanır ki orayı “mekân” yapar. “Mekân” –biliyorsunuz- “kevn”den gelir. Yani “var olmak”tan, “vücut bulmak”tan.        

Sanat aktarmayla/imgeyle başlar ama onunla da kalmaz. Sözü güçlendirsin, iletiyi kolaylaştırsın diye harcıâlem dilde ve bilim dilinde de kullanılır bu kadarı. Sanatsal imge yalın kat değildir. Sanatçı ile nesnesi arasındaki diyalektik (karşılıklı) ilişkiye dayanır. Sanatçı bir olayda, bir durumda keder, komiklik, dehşet gibi bir şey görebilir. Nesnel anlamda var mıdır? Olması şart değil. Ama görebilir. İşte o zaman, gördüklerini hayatın başka alanlarından alıp o olaya, duruma aktarmaya başlar. Öyle aktarır ki nesne –olay veya durum yani- sanatçı tarafından “bambaşka bir değer” almış olur.

Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü”nde şiir bence azdır. Yalnız, derdimi bu ürün üzerinden daha iyi anlatabilirim. Sanılanın aksine bizim il’le, Sakarya ili ile hiç ilgisi yoktur bu şiirin; Necip Fazıl Sakarya nehrine bakar bu şiirde. Görünüşte nehri anlatır, ne ki tarih, coğrafya, inanç bağlamında millettir asıl anlattığı, milletten beklediğidir. Bir bakıma mimarın yaptığını yapar Necip Fazıl. Ne demiştik? Mimar, bir yeri “mekân” yapar. “Mekân” da “kevn”den gelir. Yani “var olmak”tan, “vücut bulmak”tan. “Var olmak” bir “şey”i karşılar. Ona denk düşer. “Vücut bulmak” da “biçim”e. Bu şiirde “var olan”, Necip Fazıl’ın millette gördüğü “şey”dir işte, yani muhteva/içerik; bu da şiirin kendisinde “vücut bulmuştur”, bu da biçim.  

Sanatın en kestirme tarifi belki şudur: İçerikle biçimin imgesel dille buluşması.

Peki, bunları öğreten mektepler var mı? Var tabii. Ne kadar öğretildiği ayrı bahis, ama güzel sanatlar fakültelerinde, konservatuvarlarda öğretiliyor olmalılar. Ancak, bunları bilmek/öğrenmek başka, bir şiir yazmak, bir beste, bir natürmort, bir heykel yapmak, bir pandomim sunmak başka. İnsan bunları öğrenerek edebiyat, müzik, resim, heykel, tiyatro öğretmeni olabilir, ama şair, bestekâr, ressam olmaz. Öğretmenlik eğitme/öğretme mesleğidir; sanat ise yaratıcı bir yapıp kotarma işi.

Durum mimarlar için de aynı. Gerçi mimarlık yapmak için mektep bitirmek şart. Şart da mektebi her bitirenin mimar olduğunu –ama bir sanat eri, bir estet anlamında mimar olduğunu- söylemek zor. Örnekse kıyamet kadar. Böylesi mimarlardan belediye başkanı seçilmişler de var. Gitsek varsak şehirlerine güzelim taş camilerinin ince işçilikli minarelerini göremeyiz. Yerlerinde “pleksiglas” dedikleri haysiyetsiz plastik camdan sivrilikler var artık. Dönel kavşakların göbeklerinde de mücerret bırakılmış plastik palmiyeler mutlakadır. Diyeceğim, uygunsuzluğun, uyumsuzluğun envaı.

Şimdi soru: Bir mimarî eserin şehirle ilgisi olmak zorunda mı? Elbette. Ora insanının hayat tarzı; dünyaya bakışı, dünyayı nasıl düşünüp algıladığı, hayalleri, psikolojisi vb. okunmalıdır bir meydanda, bir istasyonda, bir parkta, bir sokakta, bir evde. Taraklı evleri bunun için güzeldir işte. İçerikle biçimi imgesel dille buluşturdukları için. Yoksa eski olduklarından değil.

Kimi belediyeler de üyeleri mimar ağırlıklı kurullar oluşturuyor, adını da “Estetik ve Sanat Kurulu” koyuyorlar. On yılı geçiyor, ne on yılı, belki on beş yılı geçiyor... Bizim belediye de mimar ağırlıklı bir kurul oluşturmuştu. Niyet, şehre yeni bir kimlik kazandırmak.... Burunlar yontulup uçları kaldırıldı, göğüsler 80’e çekildi, göbek delikleri çizgileştirildi, kollara da dövme yapıldı. Belediyelerin mimarlardan beklediği meğer böylesi bir estetik cerrahi –pardon! plastik cerrahi- hizmeti imiş.

Mimarlar belediyenin estetik memurları olmakta hiç mi hiç mi hiç zorlanmadılar. Başkanı, âmirleri bilip hizmette kusur etmediler. Başkan ve mimarlar dönemleri sonuna kadar, şehre, şehir tarihine ve sakinlerine nispet verircesine ana kız gibi geçimli oldular.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *