AŞKIN MERHAMET HALİ: SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM

Edebiyat kendisini sanatsal bir formu içinde ifşa ederken yolu aşka düşer, aşkla edebiyat olur, aşkın edebiyatını yapar. Ancak aşk kendisini soyut bir form içinde sadece aşk olarak ifşa etmez. Aşkın da halleri vardır. Aşk bazen kendisini yalnızlık ve özlem içinde, bazen kıskançlık içinde, bazen de hayatın dayanılmaz ağırlığı içinde ifşa edebilir. Aşk coşkun bir umman gibi yerinde durmayan duramayan bir ruh halidir. Aşkın bu tabiatı insan aklının örtülmesini çağrıştıran mecnun figüründe kendini daha bariz bir biçimde ortaya koyar. Hesap yaparak, aklın ufuklarında ayaklarını yere daha sağlam basmayı, bir şeylere sahip olmayı, bir şeyleri teslim almayı değil, ayaklarını yerden keserek teslim olmayı içerir. Aşığın maşukunda aradığı şeye doğru sonunu düşünemediği bir yola koyulmasıdır.

 

Aşkın bu tasviri edebiyatımızda olduğu kadar edebiyatın sinemaya yansımalarında da görülebilir. Sinema Dili, Edebiyat Dili kavramları arasında bakıldığında “Sinema Dili” ve “Edebiyat Dili” kavramları iki ayrı ifade tarzı olması dolayısıyla sinemada “Görüntü”, edebiyatta “Söz” anlatımın en küçük ve temel unsurları olarak ortaya çıkar. Romanda anlatılanlar okuyucunun muhayyilesinde canlandırılır ve her okuyucuya göre farklılık arz eder. “Bir yazarın anlattıklarını gözümüzün önünde canlandırmaya çalıştığımızda, zihnimizdeki dünya görüntülerden oluşur. Tek tek kelimeler değil, onların yüklendiği anlam sayesinde bunu yapabiliriz. İşte sinema dili buna doğrudan ulaşmaya çalışmaktadır.” (Mustafa Çetin, Selvi Boylum Al Yazmalım’ın Roman, Senaryo, Film Olarak Mukayesesi, İstanbul Ü. SBE Yüksek Lisans Tezi, 1990, s. 12). Yeşilçam sinemasının kendisinden beslendiği edebiyatta aşk yukarıda belirttiğimiz gibi âşık ile maşuk arasında sonunu düşünemediği bir yola koyulması olarak tasvir edilir. Yola koyulmak kavuşabilmek arzusundandır. Hep bir kavuşma ya da birleşme amaçlanır bu yola koyulmada. Yeşilçam sinemasının filmlerinde sürekli tekrarlanan bir olgu vardır, aşka temalı filmler söz konusu olduğunda bu tema bariz bir biçimde görülebilir. Hemen hemen bütün aşk filmlerinde tek bir mesele vardır: filme konu edinen iki âşık kavuşacak mıdır, yoksa kavuşamayacak mıdır? Ancak Selvi Boylum Al Yazmalım filmi belki de ilk kez dikkatlerimizi başka bir yöne çeker. Artık mesele birbirini deliler gibi seven iki aşığın birbirine kavuşup kavuşamayacağı meselesi değildir. Zira filmde İlyas [Kadir İnanır] ile Asya [Türkan Şoray] karşılarına çıkan pek çok engeli kendilerinin de tam olarak anlayamadığı bir güçle atlatırlar ve kavuşurlar birbirlerine. İşte tam da asıl mesele bundan sonra başlar. Birlikte hayatı, evliliği nasıl sürdürecekleridir söz konusu olan. Aşk bir sonuç olarak değil süreç olarak karşılarına dikilir bu sefer. İmtihanları asıl bundan sonra başlar. Aşkları onlardan acımasız bir bedel istemektedir.

 

İlyas ve Asya evliliklerinin cicim aylarında mutludurlar, her şey yolunda gider, evleri bulunur, eşyaları bir eksik bir fazla tamamlanır. Birbirlerinin sahipleridir artık. Ancak imtihanları pusuda beklemektedir. Aşk onlardan sahip olmayı değil, olmayı istemektedir. İmtihanları karşılarına çırılçıplak, açıkça çıkmayacaktır. Süregiden olayların akışı içinde karşılarına bambaşka sûretlerde çıkacaktır. Sevginin düşmanı yine başka bir sevgiyle karşılarına çıkacaktır. İlyas’ın Asya sevgisi ile kamyon sevgisi karşı karşıya gelir. İlyas’ın başına gelen bir hadise onun kamyonunu kaybetmesine yol açar. İlyas bu duruma çok fena içerler. Asya’yı ve yeni doğan bebeğini göremez hâle gelir. Asya’sıyla sevgiyi paylaştığı gibi acısını, üzüntüsünü paylaşmayı bilemez. Asya bu duruma bir çare bulmaya çalışır, kendi iyi niyeti ve acemiliği içinde, İlyas’ının acını paylaşamadığı durumda, acısını ortadan kaldırmaya çalışır. Ama İlyas acını paylaşamadığı gibi acısının çözümüne de çok fena öfkelenir. Aslında çok sevmediği ama ‘birlikte yaşayabildiği’ üçüncü bir kişinin kollarına atar kendini. Burada bambaşka bir ikilem çıkar ortaya: Çok sevdiği ama beraber yaşayamadığı Asya mı, yoksa âşık olmadığı ama beraber yaşayabildiği Dilek mi? İlyas Asya’dan başka hiç kimseyi sevmediğini kendi kendine hep tekrarlar. Ama neden Dilek’in yanında kendini daha rahat hisseder ki? Neden Asya’sıyla sevgisini paylaşabildiği gibi acısını da paylaşamaz. Asya bu duruma daha fazla kayıtsız kalamaz, ne yapacağını da bilemez ve bebeğini de alıp bilmediği yerlere sürüklenir. Tam da bu esnada karşısına yine hesapta olmayan bir şekilde Cemşit [Ahmet Mekin] çıkar karşısına. Cemşit hesapsız ve kitapsız bir şekilde yüreğini açar Asya’ya. Asya bir müddet şaşkınlık ve çaresizlikle onun yanında kalır. Yanında kaldıkça o hayati soru kafasında oluşmaya başlar: Sevgi neydi aslında?

 

İşte tam da burada aşkın merhamet halini görür, Cemşit’te. Burada kanaatimce yanlış anlaşılan bir durumu düzeltmek gerekir. Söz konusu olan emek değildir, merhamettir. Zira merhamet, emek kavramının kapital ve karşılılık ilişkisini içinde barındırmaz. Sevgi burada emek değil merhamettir. Aşkın merhamet hali bambaşka bir durum olarak belirir Asya’nın gözünde. Önce anlamlandıramaz bu durumu, içinde hâlâ İlyas’ın bir gün geleceğine inanıyordu, sevgisi onu getirmeliydi kendine. Ancak Cemşit’in de kendisini sevdiğini gerçekten insan gibi insan olduğunu da fark ediyordu. Özellikle çocuğu Samet’in geleceğiyle ilgili Cemşit’in planlar yapması ona bir şeyler fark ettirmişti. Cemşit’in merhameti Asya’ya olan sevgisini hesapsız ve karşılıksız hale getiriyordu. Merhamet sevgiyi benzersiz kılıyordu. Yıllar sonra İlyas’la tekrar karşılaştığında bir ikilem ve derin bir üzüntü hissetmiş ve kendisini sorgulamaya başlamıştı. Kafasında sorular soruları kovalıyordu. Büyük bir aşk ile benzersiz bir merhametin tam ortasında kalmıştı. Merhamet onu değiştirmişti ama merhametçe. İlyas’ı seviyor ve onun için üzülüyordu. Ama artık merhametle tanışmıştı, merhamet onu değiştirmişti.

 

Merhamet ve aşk. Bugün birbirlerini delice seven ama bir arada yaşamayan insanların anlamakta zorluk çektikleri, birbirinden ayıramayacağımız iki büyük kavram. Selvi Boylum Al Yazmalım bir edebî eser olarak bize birbirlerinin mütemmim cüzü olarak aşk ve merhamet arasındaki kopmaz bağları gösterirler. Bir kere bu iki kavramı birbirinden kopartırsanız eğer merhametin daima galip geleceğini de anlatır bize. Birbirini deliler gibi seven insanların kavuşmak kadar önemli olan bir olguyla yüzleştirir insanları: Birlikte nasıl yaşayacakları, birbirlerinin sevgilerini paylaştıkları kadar acılarını da paylaşmayı, kendinden vazgeçmeyi, onun yerine başka hiçbir şeyi koyamayacağını anlatmak ister. Edebiyat bize aşkı bir sonuç olarak değil, süreç olarak yaşayacağımızı gösterir. Eric Fromm’un Sahip Olmak ya da Olmak eserinde ortaya koyduğu gibi sahip olmaktan çok bir olma, o olma sürecini anlatır.

 

Zaman zaman değişik vesilelerle haberlerde birbirini yaralayan, öldüren sevgilileri duyuyoruz, duydukça da kanıksıyoruz artık. Merhametsiz aşkın insanın başına açtığı belaları görmüyor, göremiyoruz. Fiziksel yaralanmaların yanında bir de duygusal yaralanmaları ise hiç fark etmiyoruz. Emeğin merhameti değil, merhametin emeği, fedakârlığı adanmışlığı doğurduğunu anlayamıyoruz.

 

İlyas Asya’sının yerine kamyonunu koymuş, Cemşit ölen eşinin yerine Asya’yı ve oğlunu koymuş, Asya ise aşkının yerine merhameti koymuştu. Hayat sevgimizin ve aşkımızın yerine başka şeyler koymamızı sinsice bekleyebilir bizden. Merhamet işte tam burada devreye girer, emek der, fedakârlık der, bizi türlü tehlikelerden bir kalkan gibi korur. Aşkı bir sevgi alışverişi olmaktan merhamet ancak kurtarabilir. Merhamet ve aşk bir araya gelmeyince mutlu bir sonda mümkün olmuyor. Selvi Boylum Al Yazmalım’da da karamsarlık yoktur ama mutlu bir son da bir türlü mümkün olamamıştır, olamayacaktır da. Buna rağmen ortada paradoksal bir huzur vardır ve bu huzur kendisini merhamete borçludur.  ∎

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *