EDEBİ METNİN ÜZERİNDEKİ KAMERA

Edebî eserin hâl değişimi: Sinema

Edebî eserlerin sinemaya uyarlanmasını da bir çeşit çeviri olarak düşünebiliriz. Eseri yazılı dilden alıp görsel ve işitsel alfabe ile yeni bir hâle sokar yönetmen. Nasıl ki bir eser çevrildiği zaman yeniden yazılmış olursa sinemaya uyarlanan eser de bir “hâl” değişimine uğrar. Yazarının seçmiş olduğu “kelimeler” yeni dilde karşılığını tam bulamayabilir çünkü. Kendi dilindeki okuyucusunda dahi çeşitli farklılıklarla algılanan eser, sinema gibi bir “hâl” değişiminde bambaşka bir evrene girmiş olur. Eser birebir uyarlanmış olsa bile, artık perdedeki çok farklı bir şeydir. Buradan yola çıkarak varılan sonuca göre uyarlamaların, filmi mi daha güzel yoksa kitabı mı, değerlendirmesi doğru bir yaklaşım değildir. Zira eser artık hâl değiştirmiştir. Ve bütün olarak asıl değişen şey bakış açısıdır. Hüseyin Su, bir konuşmasında eserin türüyle birlikte geldiğini söylemişti. Buradan anladığımız, müellifin bakış açısı eserin “düşüş” biçimini de etkiliyor. Bir roman eser sahibine roman olarak düşer; uyarlandıktan sonra yeni bir şey doğmuş ve yönetmeni onu farklı bir bakışla yeniden yorumlamış olur. Artık gerçek eseri eksiltmeyen yeni bir eser ortaya çıkmıştır. Eseri ve filmini, birbirinin aynı gibi görmek veya ikisi üzerinden eleştiri üretmek doğru değildir. Uyarlanan bir romansa eleştirisi roman üzerinden yapılmalıdır; uyarlama ise “film” olarak değerlendirilmelidir. Bu ayrım okuyucu ve izleyicinin farkında olması gereken bir durumdur.

 

Öz mü özet mi?

Sinema sektöründeki senaryo kıtlığı yönetmenleri edebî eserlere yönlendirdi; maddi kaygılar popüler, satılabilir eserlere yatırım yapılmasını mecbur kıldı. Bu sebeplerin doğurduğu bir diğer şey ise eserin özetinin çıkarılarak film yapılması. Kolaycıyız, bir kitabı okumaktansa onun özetini okumak ya da filmi varsa onu izlemek daha zahmetsiz geliyor. İşte burada yönetmen edebî eserin roman olmasını sağlayan kabukları soyup özü bulmak zorundadır.  Eser paket haline getirilip sadece izleyici çekmek için özetlenmemelidir.

Yahya Kemal: “Halis bir şiir fena okunabilir, lakin sahte bir şiir iyi okunamaz,” der bir yazısında. Yönetmen halis şiiri iyi okumak zorundadır. Eğer kötü okursa bu da bir nevi “eti için bülbülü öldürmek” olur. Eserin anlatmak istediği temel konular seçme yapılmadan işlenmelidir. Bütünlük ve akış değiştirilmeden, tasvir edilen mekânlar ve kişiler eserdekine benzeyecek şekilde sinema diline çevrilmelidir. Edebi metnin üzerinde kamerayı gezdirmekle sağlıklı bir uyarlama yapılamaz.

 

Okuyucu mu, Seyirci mi, Yönetmen mi?

Yazılı eserler hayal dünyamız içinde bir perde kurup, bizi hem oyuncu, hem seyirci hem de yönetmen konumuna sokar. Dünyamızın genişliği ölçüsünde bütün tasvirleri canlı bir hâle dönüştürür. Oysa görsel alanda bu durum daha sınırlıdır ve dâhil olmak değil takip etmek durumunda kalırız. Görüntünün hayal edilmesi pekâlâ normaldir fakat sesin hayali, zihinde canlandırılması çok başka bir durumdur. Somut ve soyut kavramlarının girift olduğunu söyleyebiliriz; somut şeylerin soyut kavramlarla da ilişkili olduğu, aynı şekilde soyut kavramların da somutta karşılık bulduğu durumlar vardır. Bu anlamda sesin bir karşılığını ararsak aynı sonuca ulaşırız. Dolayısıyla zihin, yazarın vurguları yoluyla bize yazılı eserde de duymayı sağlar. Bizim duyduğumuzu kimsenin duymuyor olması o sesi yok etmez; bizim gördüğümüzü kimse başka renklere boyayamaz. Okuyucu, okuma eylemi içindeyken, hem seyirci hem de yönetmen olarak bulur kendini. Çünkü yazar da, okuyucu, seyirci ve yönetmen olarak eserini kaleme alır.

 

Bir uyarlama örneği olarak “Bülbülü Öldürmek”

Bülbülü Öldürmek romanı değerlendirildiğinde üç konu öne çıkıyor: Irkçılık, bir çocuk bakışı ve Atticus’un üzerinden örnek kişilik değerlendirmesi. Uyarlaması yapılırken bu üç ana konunun atlanmaması gerekir. Konulardan biri çıkarıldığı zaman bu iskeletin zedelenmesi demektir. Burada, edebî metnin iskeleti olduğu gibi korunabilir ve sinemacılar bu iskeletten yepyeni bir sanat yapıtı ortaya çıkarırlar. Bu tip uyarlamalar en başarılı uyarlama örnekleridir ve romanı bir malzeme olmaktan çıkarıp sinema estetiğine göre yorumlamayı amaçlarlar.(1)   Konulardan birinin öne çıkarılması ya da “değinme” şeklinde geçiştirilmesi de iskeletin dengesini bozacaktır. Peki iskelete sadık kalmak neleri içerir! Özdeki konunun ağırlığını ve dengesini bozmayacak şekilde yönetmen bazı şeylerden tasarruf edebilir. Bülbülü Öldürmek filminde de bazı tasarruflar görülüyor. Fakat bu durum başta sıraladığım üç konunun dengesini bozmuş görünüyor ve hatta film, romanın üç temel konusunu hakkıyla işleyememiş gibi duruyor. Çocuk karakterin gözünden anlatılan bir kitabın uyarlamasında çocuk merkezde olmalıyken, buradaki aksaklık filmi izlerken kitabın anlatıcı sesini duymamızı engelliyor.  Önce romanı okuyup sonra filmi izleyen herkesin karşılaştığı bir şey sanırım bu durum. Tam tersinden düşünürsek, yani önce filmin izlendiğini varsayarsak başta itiraz ettiğimiz tepkiyi verebiliriz: “Kitabı daha iyi.” Bu sonuç değişmez bence. Her zaman kitaplar filmlerinden daha iyidir. Peki bunu ne ile savunmak gerekiyor? Eğer bir kitabın önce uyarlaması izlenirse akla hep yönetmenin sahneleri gelir. Biz kendi hayal dünyamızın sahnelerini bir türlü kuramayız. Kitabın önce okunması durumunda ise film ile karşılaştırmaya gidilecek, boşluklar arayacak ve çoğu zaman da bulacağız. Bülbülü Öldürmek romanında da ayıklanan karakterler, sahneler hemen göze çarpıyor.

Konuyu dağıtmamak adına, elde ettiğimiz sonuçlar çerçevesinde bakarsak Bülbülü Öldürmek romanındaki iskeleti oluşturan konulara değinilmiş fakat denge bozulmuştur.  Edebi metnin sinemaya uyarlanması için bakış açısının değişimi demiştik. Yönetmenin dengeyi bozma hakkı var mıdır? Yani bakış açısını değiştirdiğinde bahsettiğimiz romanın uyarlamasında olduğu gibi çocuğu geri çekip, baba karakterini salt avukat yönüyle ele alıp konuyu sadece ırkçılıkmış gibi verebilir mi? Mesela filmde ve kitapta bulunan kuduz köpeğin vurulduğu sahne kitap içinde yerini bulurken filmde havada kalmış bir sahne olarak duruyor. Havada kalma sebebi Atticus’un baba rolünün atlanmış olmasıdır. Uyarlama sırasında karakterin fizikî özelliklerinin yanında daha da hayati olarak onun, kitabın var olma sebebini, besleyen davranışları ve rolleri atlanmamalıdır.  Film, mesela Ewell ailesinin gözünden anlatılmış olsaydı veya Robinson ailesinin üzerinden kurulsaydı neler değişecekti. O zaman Atticus’un ailesinin bir anlamı kalacak mıydı? Scout’un çocuk bakışı ile anlatımı romanın iskeletinde ana direk iken bunun atlanmış olması, romanın kusursuz kurgusuna filmi yaklaştıramamıştır bile.

Sonuç olarak bir şeyin hâlini “değiştirmekle” hâlini “bozmak” aynı şey değildir. Aynı şeyi ortaya koyup sunmak da bir fayda sağlamaz. Çok iyi bir sinemacı eğer iyi bir okuyucu değilse uyarlama uğruna edebi metni öldürebilir.


1-      Cevahir Kayım (2006) Uyarlama Biçimleri, Cinemascope S.10, s. 1-3 Uluslararası Araştırma Dergisi – Edebiyat Sinema İlişkisi, Özlem Kale

2-      Bülbülü Öldürmek, Harper Lee, Altın Kitaplar 2008

3-      Bülbülü Öldürmek, Harper Lee, Oda Yayınları 2006

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *