EDEBİYAT VE FELSEFE İLİŞKİSİ ÜZERİNE MÜLÂHAZALAR(1)

Edebî olan, bir dilin gelişmişliğini gösterir. Şu halde öncelik edebî dildedir. Dil edebîleşmemişse, güçlü bir edebiyatı taşıyacak duruma gelmemişse, oradan felsefî dile geçilemez. O halde iki dilden bahsedebiliriz: Günlük dil, edebî dil. Bütün dillerin gelişmiş olduğu düşüncesi bir ölçüde doğrudur. İlkel dil yoktur. İlkel dilin ne olduğunu da tasavvur edemiyoruz. Ama bunu, her dil, kendisini kullanan toplumların ihtiyacını karşılayacak kudrettedir manasında anlamak lazımdır. İşte bu manâda ilkel dil yoktur. Bunun yanı sıra bir dilin incelmesi, yüksek ifade gücüne ulaşması edebiyatla mümkündür. Edebiyat yoluyla zenginleşen bir dilden felsefe dilini rahatlıkla üretebilirsiniz. Felsefe dili demek aynı zamanda bilim dili demektir. Felsefîleşmiş bir medeniyetin, yani İslâm medeniyetinin mensûbuyduk. Her büyük felsefe-bilim geleneğinin bir merkez filozof-bilim adamı bulunur. Bizimkisi Gazalî idi. Onun yanında düşünüşümüzü, böylelikle hukukumuzu, Müslümanlığı uygulayıp yaşayışımızı belirlemiş bilginlerimiz —Ebu Hanife, Maturidî ve Ahmed-i Yesevî— olmuştur. Çağımızda en fazla ihtiyaç duyduğumuz olay, felsefedir. Felsefeniz yoksa, teori üretemezsiniz. Teori üretemeyen bir kültür, güz yeline kapılmış yaprak misâli oradan oraya savrulur durur; habire kendine yabancı olan kültür değerleri arasında bocalar durur; kimlik bunalımına girer, sonuçta kargaşada boğulur gider. 

...

Edebiyat dili, hem söz varlığı bakımından, hem de sözlerin iç yapıları açısından zengindir. Her şeyden önce edebiyat dilinde söz, üstün bir tasavvur gücüyle donanmıştır. Tasavvur içeriği çok yüksektir. Buna karşılık felsefe dilinde bazı felsefe dalları hariç sözün tasavvur gücü en aza iner. Mesela yaşama felsefesinde tasavvur içeriği önemsenir. İspanyol filozofu Ortega Y Gasset’nin felsefesi bir yönüyle yaşama felsefesidir. Yaşama felsefesinde de tasavvur içeriği az olmakla birlikte, felsefenin öteki dallarına oranla daha zengin olduğu söylenebilir. Öbürlerinde gaye, tasavvurun tümüyle ortadan kalkması ve kavramın yahut sözün tek anlamlı hâle gelmesidir, yani matematikte gördüğümüz yalınlığa ulaşmasıdır. Burada salt kavram ortaya çıkar. Salt kavramlara Fransızca’da “idée” dediklerine Türkçe’de fikir diyoruz. Aranan fikirdir. Onda artık tasavvur hemen hemen yok mesabesindedir. Sıfırlandığı durumlarda ona “ıstılah/terim” diyoruz. 

Filozofunkisi romancının hayal gücünden az değildir. Zaman zaman daha fazla dahi olabilir. Filozof bir yapıyı hayal eder. En geniş anlamdaki düşünce yapısına sistem diyoruz. Filozofun sistemi hayal etmesi lazım. Ancak, sistemini kavramlarla inşa eder. Kavram, gerçeklikten daha fazla bir şeydir. Kavramın gerçeklikte karşılığı bulunmaz. Felsefenin de en zor tarafı budur. Örneğin “bardak” kavramını ele alırsak, gerçeklikte karşılığı doğrudan doğruya gösterilemeyen “bardak” kavramıdır. Hiçbir “gerçek bardak”, “bardak” kavramının birebir temsilcisi, elçisi olamaz. Gerçeklikteki nesne ile kavram iki ayrı dünyanın azasıdır. Nesne olarak karşımda duran bardak gerçeklikteyken “bardak” kavramı hakîkatın mensubudur. “Bardak” kavramının karşılığı gerçeklikte yoktur. Namütenahi bardak çeşidi vardır ve bu da onlardan biridir. Bu, nedir? diye sorduğumuzda, cevap: “Bardaktır.” Bunu derken yaptığımız şey, bu gerçekliği zihnimizdeki kavrama geri götürmektir. O halde, bu, o kavramın karşılıklarından biridir. Kavramı tüketemezsiniz. Gelecekte de tükenmez. Kavram, hiçbir zaman tüketilemez bir şeydir. Bu bakımdan mesela Eflâtun, “kavram”ın gerçeklik dünyasının dışında bir âlemden beslendiğini, hakikat âleminin yansıması olduğunu öne sürmüştür. Tabii bu zor ve karmaşık bir öğretidir. Son derece önemli ve olağanüstü hayal gücünü gerektiren bir hadisedir. Şu durumda buradaki hayal gücü ile edebiyatçınınki arasındaki fark şudur: Filozofun hayal gücü matematikçininki gibi soyuttur. Demek ki metnini gerçeklikte var olanların resimleriyle süslemiyor, onlarla kurmuyor. Onlardan soyutlanmış biçimlerle kuruyor. Yine bir biçim var, ama bu biçim soyuttur. Hepsinden öte, filozofların filozofu Eflâtun üstün bir edebiyat ustasıydı. Şaheserler meydana getirmiştir. Diyalogların her biri birer dil abidesidir. Hayal gücünün son safhası diyebiliriz. Felsefenin edebiyatla oradan başlayan kardeşliği, dostluğu vardır. 

...

 

Felsefeyle bilimi birlikte görmek doğrudur. Çok yakın bir geçmişe, 19. yüzyılın son çeyreğine değin nerdeyse iç içe, el eleydiler. Bana sorarsanız felsefeyi ilimden ayırmak, ikisini de kötürümleştirmek, hatta öldürmek demektir. Bugün kanaatimce ne felsefe var ne  de bilim. Edebiyat ile felsefe iç içe değildir. Tam tersine, edebiyatçıysanız, filozofluğunuza halel gelir. Diyeceksiniz ki, bu demin verdiğiniz örneklerle çelişmiyor mu? Hayır! İyi edebiyatçı olmak, iyi filozof olmayı önler. Bunun en tipik örneği J. Paul Sartre’dir. Sartre sistematiği bakımından ciddi bir filozof değildir. Felsefesini edebiyatçılığı bozmuştur. Edebiyatçılığınız nice üste çıkarsa, filozofluğunuz o kadar kötürümleşir. İkisinin ortak paydası dildir. İkisi dile gömülü ve dili  zirveye çıkaran etkinliklerdir. Fakat burada edebiyatın önceliği var. Felsefe edebiyattan devraldığı serveti, hazineyi alıp başka bir işlemden geçirir. Yani edebiyattan aldığı suyu arıtarak kullanır. Öncelikle edebiyatçı mısınız, filozof mu? Sartre’ı bir tarafa bırakalım. Benim aklıma çok daha iyi örnekler geliyor: Mesela Tolstoy, Dostoyevski... Bunlar olağanüstü romancılardır ve edebiyatlarında felsefe vardır, felsefeyi kullanırlar. O halde bunlara ne olarak bakacağız? 

Filozof ile edebiyatçıyı ayırmak o kadar zor bir şey değildir. Çünkü benim kafamda felsefenin sınırları belirgindir. Felsefe yahut filozofça iş evvelemirde bir düşünce sistemi inşasıdır. Tolstoy yahut Dostoyevski’nin eserlerinde bir sistem inşası çabası var mı?  Evet yok… Neden yok? Çünkü romancı, hikâyeci, tiyatro yazarını da buna ekleyebilirsiniz, insanı en sadık ve en açık-seçik biçimde tasvir eder. İnsan tektir, cüzdür. İnsan soyutlanamaz. Buradan hemen bir başka konuya geçersek, öteden beri savunduğum bir görüş var: “İnsan ve toplum bilimleri” ifadesi hem bilime aykırıdır, hem insana hakarettir. Bilim öncelikle nesneleştirmek mecburiyetindedir. Nesneleştiremediği şeyi konu alamaz. İnsan nesneleşmez. Nesne olamazsınız. Çok aşağılayıcı bir şey. Ne demek bir şeyi nesneleştirmek? Onu tahlil etmek demektir. Sizi tahlil edemem. Tahlilin ardından bütünlüğünüzü size iade edemem, can veremem. İnsan bir bütün olarak anlaşılır. İşte bunu edebiyatçı yapıyor. Bu edebiyatçının büyük başarısıdır. İnsan tekini alıyor, onu başka kalıpların içine sokmuyor, tasniflere yerleştirmiyor. Felsefe bunu yapmak mecburiyetindedir. Felsefe tümelcidir, küllîdir. Hiçbir şeyi cüz halinde bırakamaz. Onu alıp bir tasnifin içine yerleştirmek mecburiyetindedir. Filozof edebiyatçılığa soyunduğunda çarpık bir şey ortaya çıkar. Böyle mesela şiirler de vardır, felsefî şiirler… Daha ziyade ideolojik şeylerdir. 

Şiirle düşünce üretemezsiniz. Şiirde düşünce yok, şiir duygudur. Felsefenin gayesi, düşünceyi duygudan ayırıp arındırmaktır. Duygu ile düşünce iç içedirler, tabii olan da budur. Gündelik hayatta düşünme ile duygulanma bir aradadır, ayrılmazlar. Felsefe düşünmeyi ayırma çabasını gösteren bir iştir. Bu anlamda felsefe sunidir, yapmacıktır, hayata aykırıdır. Şiiri ben başlı başına bir biçim birim olarak görüyorum. Edebiyatın bir parçası değil. Hatta şiiri edebiyattan çok musıkiye yakın görürüm. Özellikle klasik şiirimizi. Divan edebiyatını sevebilmek için klasik müziğimizin tutkunu olmak lazım. Klasik müziği sevmek için de divan edebiyatını iyi anlamış, kavramış ve sevmiş olmak şart. “Bugün divan şiirini nasıl sevdirebiliriz?” diye soruyorlar sağda solda. Sevdiremezsin! Çünkü musıkisi kalmamıştır. Sevdiremezsin, o yaşama iklimi yoktur. Benimsediğim şiir, edebiyat ayrımına sadık kalarak diyebilirim ki, edebiyatımız yenidir ve Şinasi’yle başlar. Ondan öncesi şiirdir. Edebiyatın iki ana sütunundan biri tiyatro, öbürü romandır. Biri zaten bizde yoktu. O da romandır. Hikâye vardı diyelim, halk hikâyeleri. Köylerde çocukluğumda hâlâ okunan hikâyeler bulunurdu. Her kültürde olduğu gibi efsaneler vardı. Gerek Türk tarihinden gerekse İslâm’dan —ikisi bence aynı şey— gelen efsaneler… Şinasi’den sonra çok önemli bir edebiyatın oluştuğunu düşünüyorum. Ancak, 1960’lardan sonrasını bilmiyorum. Orhan Kemal ile Sabahattin Ali’de kaldım, ondan sonrasını takip edemedim. 

Şiir ile felsefenin ayrımıysaçok eskidir. Aristoteles ile başlar. Onun hocası Eflâtun’a en büyük itirazlarından biri, edebiyatı felsefeye, felsefeyi edebiyata karıştırmasıydı. Burada kafa karışıklığının ortaya çıktığını söylüyordu. Haklıdır, doğrudur. Eflâtun’un büyüklüğüne rağmen, onu biz ne tam filozof olarak kabul edebiliriz, ne tam edebiyatçı. Ama bu onun büyüklüğüne, yol açıcılığına halel getirmiyor. Yahudi, Hristiyan ve Müslüman mistisizmleri de ona düşülmüş dipnotlar gibidir. Bizim de en büyük mutasavvıflarımız Eflâtun’un kullandığı teşbihleri kullanmışlardır. Her şeyden önce meşhur mağara istiaresi buna güzel bir örnektir. Eflâtun zaman zaman çok filozofça davranıyor, kavramların anlam içeriğini berraklaştırıyor, sınırlarını çiziyor. Zaman zaman anlamı müphemleştiriyor. O durumda sürekli efsanelerden söz ediyor. Din onun için arka plan haline gelmiştir.

 

Modern dediğimiz şeyse, Aristoteles’in ekmiş olduğu tohumdur ve bu tohumdan doğan bir gelenek vardır. Ona aykırı davranan gelenek de vardır. Felsefe ile edebiyatı karıştıran Fransız düşünürlerdir. Tanzimat’tan sonra Türk aydınlarını çok etkileyen, bizim “denemeciler” olarak gördüğümüz düşünürler, İngiliz geleneğinde küçümsenir. İngilizler filozofu “philosopher”, sözünü ettiğim türden düşünürleri de sahte filozof olarak gördüklerinden, Fransızca telaffuzuyla “philosophe” demişlerdir. Ben bunu Türkçe’de “feylosof” diye karşılıyorum. İsterseniz, “tatlısu filozofu” da diyebilirsiniz.

 

...

 

Edebiyatla felsefenin kesiştiği yerde deneme vardır.  Ben burada hemen hocam Nermi Uygur’u anabilirim. Dört dörtlük denemecidir. Onu, yüzüne karşı bu yönüyle çok eleştirmişimdir. Hatta bu eleştirilerim yüzünden karşı karşıya geldiğimiz anlar olmuştur. Aynı Nermi Uygur’un, çok daha az ölçüde, ama salt felsefeci olduğu noktalar da vardır. Öyle eserleri var ki, edebiyatın zerresini bulamazsınız. Salt bir felsefe doğrultusunda yürümektedir. Edmund Husserl’de Başkasının Ben’i Problemi adlı eseri, bunun en güzel örneğidir. Felsefede denemecilik de elbette savunulabilecek bir tutumdur. Ancak bu ayırımın çok titizce yapılması gereklidir. Belki Nermi Uygur olsa tersini söyleyecektir, yani mutlak bir hakikatten söz etmiyoruz. Burada fikirler değişebilir. Buna edebî felsefecilik diyebilirim. Şu ayrımı mutlaka yapmak lazım: Felsefî denemeler vardır, bir de Fransızların “essai” dedikleri edebî denemeler vardır. Felsefî denemeye İngilizce’de “inquiry” diyorlar. Felsefî denemecilik bir felsefe fikrini ortaya atıyor ve değişik açılardan o fikrin kanıtını bulmaya çalışıyorsunuz. Edebiyatta duygudan ziyade düşünmenin ağırlık kazandığı anlatım düzlemleriyle, edebî denemecilikle karşılaşıyoruz. Doğrudan doğruya bir olayın anlatımına, tasvirine girildiğinde roman, hikâye gibi metinler yazılıyordur. Ama bir yazıda düşünce ağırlık kazanmış ve düşünceler arasında insicam olmasına dikkat gösterilmişse, edebî denemeden söz ediyoruz demektir. Örneğin Bacon’ınki felsefî denemedir, edebî değildir. Tipik edebî denemecilikten örnek verecek olursak; Andre Gide, Bernard Shaw, Aldous Huxley gibi isimleri zikredebiliriz. Edebî denemede düşünce tutarlılığı aranırsa da felsefenin gerektirdiği toparlanmışlıktan, insicamdan söz edilemez. Güzellik çok ön plana geçmektedir. Zaten onun için “edebî”likten bahsediyoruz. Mesela İngilizce’nin en güzel örneklerini Bernard Shaw’da, Fransızca’nın en güzel örneklerini Andre Gide’de buluyoruz. 

Bazı felsefe geleneklerinde sistem felsefeciliğinden ziyade, felsefe denemeciliğine ağırlık verilir. İngiliz felsefesi buna örnektir. Mesela sadece Bacon değil, Locke da öyledir. Alman felsefe geleneği sisteme ağırlık vermiştir. Ta Heidegger’e kadar gelen bir hadisedir. En önemli örneklerini Leibniz, Kant, Fichte ve Hegel’de görüyoruz. Hepsi bütün bir dünyayı açıklama çabasındadır. Ne var ki mutlaka dayandıkları bir zemin vardır. Ya fiziktir o ya biyolojidir ya Nietzsche’de gördüğümüz gibi filolojidir ya da Marx’taki gibi tarih ve iktisattır. Mutlaka bir zemine dayanır. 

...

 

Şiirde felsefenin unsurları olmaz mı? Tabii ki olur. Şeyh Galib, Yunus, Nesimî… Birçok örnek verebiliriz. Bunlar felsefî değer taşıyor mu? Taşıyor. Hayatta felsefî değer taşımayan ne var ki? Her şeyi felsefenin malzemesi kılabilirsiniz. Ama felsefenin yapısı ayrı bir olaydır. Şeyh Galib harikulâde bir teşbih kullanıyor diye onu filozof ilân edemeyiz. Bu bir mevki makam değil. Adam filozof olunca yükseliyor, olmayınca da düşüyor diye bir şey yok. Tolstoy da Goethe de Shakespeare de eserlerindeki bütün felsefî içeriğe rağmen, filozof sayılmazlar. Onlar romancıdırlar, şairdirler, tiyatrocudurlar yahut üçü birden… Bunlara “felsefî deneme” anlamında filozofluk pâyesi verebiliriz. Örneğin, Tolstoy’un Tanrıyı Ararken adında harikulâde bir denemesi vardır. Yeter mi, yetmez mi, bilmiyorum. Bunda ölçüler çok oynaktır. Ama olağanüstü bir deneme olduğunu söyleyebilirim.

Hayran olduğum başka bir adam da Mahatma Gandhi’dir. Hayat Yolunda Tecrübelerim adlı şaheser bir kitabı vardır. Gandhi, bu eserinde Tolstoy’un kitabı hakkında diyor ki: “Tüylerimi titretecek kadar harikulâde bir kitap buldum, beni okuyan herkese okumasını tavsiye ediyorum.” Hayatımda iki defa böyle tavsiye üzerine gitmişimdir. Biri bu. Bir de Miguel de Unamuno, “Hayatımda rastladığım en büyük adam Danimarkalı filozof Sören Kierkegaard oldu,” diyor. “Ondan ötürü Danimarka dilini öğrendim,” diye devam ediyor sözlerine. Bir kişiyi daha unutmayayım, o da Goethe. “Hâfız’dan başka adamı anmaya lüzum yok,” diyor ve “Hâfız hepimize yeter,” diye ekliyor. Hâfız’dan dolayı öyle bir kendinden geçiyor ki, yetmiş iki yaşında Farsça öğrenmeye başlıyor. Onda da hızını alamıyor, Farsça’dan tercüme ediyor Hâfız’ı. Ardından onunla yarışmaya başlıyor: Sen mi daha büyüksün, ben mi?

Goethe, Almanca Doğu-Batı Divanı’nı aruzla yazıyor. Şimdi bir insan birden fazla işi becerebilir mi? Niçin olmasın? Siz edebiyatçılığınızın romancılığınızın yanında çok iyi bir bahçıvan da olabilirsiniz. Çok iyi bir neyzen yahut udi olabilirsiniz.

...

Bazı dillerin mensupları o dillerin fetişisti olmuşlardır. Fransızca, Arapça böyledir. Sonuçta bu dillerde eser vermiş filozofların o dili kötü kullanması mümkün değildir. Ben Fransızca’nın içine doğmuşsam, Fransızca’nın hastası olmak mecburiyetindeyim. Dilime saygımın baş göstergesi, kelimelere hürmet göstermektir. Koskoca bir ulu çınara balta sallamak neyse, keyfince kelime tasfiye etmek odur. Her söz tasavvura bürünmüş resimli tarihtir. Onda koca bir tarihin geçit resmini görürüz. Büyük diller içinde en gadre uğramış, bakım görmemiş dil Türkçe’dir. Çünkü Türkçe’yi ana dil olarak kullananlar, dillerine inanılmaz derecede nâdan, nobran ve kaba davranmışlardır. Bu nobranlık bugün artarak devam ediyor. Bir yana bırakın şu tasfiyecilik denilen kepazeliği, yıkıcılığı, kırıcılığı; olağan şartlarda  dahi Türkçe’yi kullananlarda dil şuuru sıfır. Dil şuuru yok. Halbuki bu benim dilimdir, buna şefkat ve itina göstermem lazımdır. En önemli varlığım, budur. Bir nevi annemdir, rahmine doğmuşumdur çünkü. Bunlar, mübalağa değil. Dünyada, hayatta en değerli varlığım annemdir. Çünkü manevî ve maddî manada varlık sebebimdir. Dil de böyle. O olmasa ne düşünebilirim, ne de meramımı ifade edebilirim. Ama böyle bir şükran duygusu yok. Bazı dillerde bu çok fazladır. Mesela Rusça’da çok yüksektir. İngilizce ile Almanca’da nispeten azdır. Türkçe şampiyondur. Rekor sahibidir. Yeryüzünde büyük kültür dilleri arasında Türkçe kadar şuursuzca tahrip görmüş başka bir dil yoktur. Onu böyle kuşa çevirenler, cehennemin en kızgın köşesinde ebeden yansınlar! 

Bazıları dili anlamlar müphemleşmesin diye çok kuru kullanırlar. Bunun şampiyonu da Aristoteles’tir. Bir ölçüde İbn Sina da böyledir. Kupkuru dili olmakla birlikte, aynı zamanda müthiş  derinliği vardır. Örneğin, ben Kant’ın İngilizce tercümelerini daha iyi anlıyorum. Buna mukâbil Almanca’daki derinliği orada asla bulamıyorum.

...        

Düşüncenin edebiyatta olması çok tabiidir. İnsanın olduğu yerde düşünce de vardır. Düşünce var diye felsefenin de bulunması gerekmiyor. Felsefe ile düşünce aynı şey değildir. Düşüncenin örülme biçimi bize felsefeyi verir. Edebiyatçının böyle bir derdi yoktur ancak elbette bir dünya görüşü vardır. Felsefeciliğin gerektirdiği titizliği felsefeci olmayanda bulamıyorsunuz. Bu çok önemli bir işarettir. Fesefeci olmayanın hızla genelleme eğilimi vardır. Hülâsa, edebiyat ile felsefe arasında bir ilişki var olmasına rağmen, edebiyat felsefe değildir. Felsefeyle çok karıştırılan bir başka konu da mistisizmdir. O da felsefe değildir. 

 


 

[1] Bu yazı, içeriğinin öneminden dolayı ve tekrardan  değerli okuyucularla bu düşünceleri buluşturmak adına, Sayın  Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı hocamızın eski bir mülâkatından  derlenmiştir.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *