EDEBİYATIN PROPAGANDASI YA DA PROPAGANDA EDEBİYATI

Edebiyat ve propaganda kavramları yan yana getirildiğinde aralarında bir aşk ve nefret ilişkisinin ortaya çıkacağından söz edilebilir. Edebiyat propagandanın sığ, yüzeysel sularında kendini yabancı ve dışarıdan bir olgu olarak görebilir.Zira bir azınlığın sembolik iletişimini kullanarak, çoğunluğun tutum ve davranışlarını kendi algı kalıpları ve değer çerçevesi içinde etkilemenin ve değiştirmenin bir yolu olarak edebiyatın dünyasında nahoş ve sevimsiz bir yere sahip olabilir. Ancak edebiyat, dil ve anlatılar üzerinde kurduğu yapısının tamamen saf olduğunu iddia edebilir mi? Mesela olumlu ya da olumsuz anlamda bilgi ve iktidar arasında bir ilişki varsa eğer, bu ilişki edebiyat aynasında nasıl görünür? Bilgi ve iktidar ilişkisinin birbiri içinde eridiği yerde yani iktidar bilgiye, bilgi de iktidara dönüştüğü yerde orada artık bir enformasyondan değil de bir propagandadan söz edebilir miyiz? Edebi metinler özelinde meseleye özelinde bakacak olursa edebiyat siyasal dünyanın güç ilişkilerinden azade hayatiyetini sürdürebilir mi?

Bu sorular bizi edebiyat ve propaganda ilişkisinin göründüğünden çok daha karmaşık bir yapıda olduğunu gösteriyor. Edebiyatı, güçle, iktidarla daha umumi anlamda siyasetle ilişki içinde düşündüğümüzde propaganda edebiyatın arızi bir unsuru olarak değil, bilakis yapısal bir unsuru olarak karşımıza çıkıyor. Yapısal bir unsur olarak edebi metinler ile propaganda arasındaki ilişkiyi, hatta iç içe geçmişliği nasıl anlayabiliriz diye sormak, bugün için edebiyat ve propagandadan ne anladığımıza bağlı olarak değişebilmekle beraber belki bundan daha önemli ve öncelikli olarak sorulması gerekli olan şey, bu ilişkinin ne kadar tehlikeli ve gerilimli bir ilişki olduğu ve karşımıza nasıl sonuçlar ve bedeller ortaya koyduğudur. Kanaatimce edebiyat ve propaganda arasındaki ilişki ve ilişkiler ağı, evvel emirde bir olgu olarak tespit edilmeli, bir sonraki adımda da bu ilişki ağının özellikle edebiyat dünyası için ne kadar tehlikeli bir süreç olduğu fark edilmeli ve bunu aşmanın yolları üzerine düşünülmelidir.

Edebiyat hem kişisel hem de toplumsal bir öneme sahiptir. Başka bir deyişle, propaganda ile gerçeklik arasında her zaman korumamız gereken farkı gösterir. Zaten edebiyat bu farkın alanında çalışır; propaganda, manipülasyon ve yanlış temsile karşı bir sağduyu sağlar. Öte yandan edebiyatın pratik bir değeri olduğu iddia edilebilir mi? Aslına bakılırsa bir tabloyu görmüş olmak size pratik bir fayda getirmez. Şiir okumakla ev alamazsınız, ailenize ekmek götüremezsiniz. Edebiyat gerçekten faydasız ve gereksizse, o halde bizim için değeri ne olabilir? Bu soruya nasıl cevap verilebilir? Evet, edebiyat faydasız olabilir ama tam da faydasız olduğu için değerli. Faydasız olan bir şeyler olmalı, çünkü başka şeylere faydası olmayan bir şey kendisi için var olur. Angaje olduğumuz bir mesele varsa, salt kendisi için olan deneyimleri savunmalıyız, örneğin dostlarımızla onlardan maddi bir çıkar sağladığımız için ilişki kurmayız; aramızdaki sevgi bağıdır ilişkiyi tutan. Bir romanı yalnızca okumayı sevdiğimiz için okuyor olabiliriz; özellikle de olağanüstü meşgul ve rekabetçi günümüz toplumunda bu türden deneyimleri korumamız her zamankinden daha fazla gerekli hâle gelebilir. Bir bakıma edebiyatın ve insanın değerinin tam da bu türden bir faydasızlığa dayandığı bu kuram savunulabilir. (Gregory Jusdanis: Edebiyat propaganda, manipülasyon ve yanlış temsile karşı bir sağduyu sağlar.) Bununla birlikte edebiyat tarihinde propaganda ile edebiyat arasındaki ilişki hiç de saf bir zeminde şekillenmemiştir. Propaganda edebiyatı olarak isimlendireceğimiz olgunun bize gösterdiği en önemli gerçek, edebiyatın pekâlâ propagandanın bir aracı haline gelebileceğidir. Mesela İnkılâp edebiyatı tam da bu duruma göndermede bulunur. “İnkılâp Edebiyatı” kavramı Cumhuriyet kurulduktan on yıl sonra, 1933'te ortaya atılmış, dergilerde ve gazetelerde özellikle 1933-1936 yılları arasında tartışılmış bir kavramdır. Bu başlık etrafındaki tartışmalar ve bu konudaki yazılar 1940'lı yıllarda da zaman zaman dergilerde kendini göstermiştir. “İnkılâp Edebiyatı inkılâpları anlatan edebiyattır” ve Türkiye'de yeni devletin kuruluşu sırasında yapılan inkılâplar, yaşanan heyecanlar, zorluklar, olumsuzluklar, facialar anlatılmalıdır edebiyatımızda. (Selçuk Çıkla, “İnkılap Edebiyatı”, Hece Dergisi, Hayat-Edebiyat-Siyaset Özel Sayısı, Sayı: 90/91/92, s. 245.) Peki, İnkılâp ve İnkılâpçı edebiyat ne bir işlev görür. Hasan Âli Yücel'in şu ifadeleri bu soruya verilebilecek cevaplar içinde açık sözlü bir cevap olarak görülebilir: "Sanatkâr pasif değildir. O hâlde içinde bulunduğu cemiyetin geçirdiği değişiklikleri ya iyi bulacaktır, sevgilerini söyleyecektir; ya fena bulacaktır, isyanlarını yapacaktır. Ve bunları yaparken mutlaka o değişmelerin resmi adlarını kullanmaya ihtiyaç yoktur. Meselâ bizde klerikan düşmanlığı ve laisism aşkını duymuş bir sanatkâr öyle bir roman yazabilir ki: Softanın fikirlerindeki gerilikle okuyanı ondan iğrendirir, bu, tam bir inkılâpçı eserdir. Mutlaka onun içerisinde feryat ve figanlı hitabelere, sokak hatipliğine ihtiyaç yoktur. Yeter ki realist bir gözle romanının kahramanını bizim gözlerimizle (yani inkılâbın bakış açısıyla) yaşatabilmiş olsun." (Hasan Âli Yücel, "Sanat ve İnkılâp", Yücel, c. 5, S. 27, Mayıs 1937, s. 93-94.)

Ahmet Sait Akçay tarafından kaleme alınan Bellekteki Huriler: İslamcı Popülist Kültüre Eleştirel Bakış adlı eserde de benzer bir durum İslamcı edebiyat üzerinden ortaya konulur. Akçay bu eleştirel çalışmasında konuyu “hidayet kavramı“ etrafında ele alır. Hidayet kavramı Türkiye İslamcılığını anlamak için anahtar bir kavram. Hidayet algısıyla din algısı birbirine koşuttur. Hidayet, romanlarda da görüleceği gibi “olma”dır, (being) bir eşik gibi algılanır, sabittir, değişmez, sonrası huzurdur. Bu algılama biçimi hidayeti dondurmaktadır, hidayeti bir “an”a hapsetmektir. Aynı şekilde din de dondurulmuş bir nesneye dönüştürülür. Oysa hidayet bir “oluş”tur, (becoming) bir sürece işaret eder. (s.14) Buradaki eleştirinin nazik ama acıtıcı bir tarafı vardır. Eğer edebiyatı bir azınlığın sembolik iletişim ağlarını kullanarak çoğunluğun algı ve inanç dünyalarını değiştirmenin bir aracı olarak görürseniz, hem edebiyat bir oluş ve akış olmaktan çıkar, hem de öne sürdüğünüz düşünce kemikleşmeye ve donuklaşmaya başlar. Bu son durum aslında bir anlamda düşüncenin ve edebiyatın propagandaya dönüşerek popülerleşmesidir. Bunun bizi götüreceği yer ise yine Akçay tarafından şöyle dile getirilir: “Edebiyatın popülerleşmesi önce okurlar dolayımıyla sağlanır. Çok okunan, okundukça tüketilen ve bir tüketim nesnesi haline gelen her ne varsa popüler kültürün alanında anılmaya değer. Tüketilen edebiyatın yüzeysel oluşu da bunda etkilidir tabii. Gerek köy romanları gerekse İslamcı söylemin ürettiği romanlarda çizgisel tiplemelerden bahsetmek mümkündür. Her iki akımın -köy edebiyatı ve İslamcı söylemin edebiyatı- da misyon ağırlıklı çıkışı okur cemaatini doğurmuştur.” (s.30)

Burada tabii şu önemli soruyu da sormamız gerekiyor: Bir inancın propaganda edebiyatı yoluyla popülerlik kazanması ve edebiyatın propagandasına dönüşmesi gerçekte hangi yol ve araçlarla mümkün oluyordu? Akçay bu soruya bir olgunun analizi üzerinden çok çarpıcı bir cevap verir: “İki kutuplu dünyaya o kadar adapte olmuşlardı ki, birbirlerinden alışveriş yapmaz, selamlaşmaz, hatta yeri gelince tehdit edecek, diğer cemaatin kitabını yasaklayacak kadar bir vahamet içerisindeydiler. Bu kadar çizgileri net olan bir dünyada Müslümanların kendilerini özne kılmaları da şüphesiz zayıf olacaktı. Doğal olarak çeviriler de aksiyona dönük olacaktı. Çünkü aşırı politize edilmiş dinî söylemler, yorumlar hâkimdi bu eserlerde. Özellikle Seyyid Kutup’un Yoldaki İşaretler ve Mevdudî’nin Dört Terim kitapları el kılavuzu gibiydiler. Din militarist bir koşullanmanın içerisinde yeniden filizleniyordu. Kendi kültürümüze uzak olmayan ancak siyasal yorumlarla yeni anlamlara bürünen, içeriği boşaltılarak militarist karaktere dönüşen kavramlarla Müslümanlar konuşmaya başladılar. Tevhid, tağut, cihat, kafir, müstekbir, münafık, mücahid/mücahide, gibi yabancısı olmadığımız kavramların işlevselleştirilmesi çeviriler dolayımıyla olacaktı. Bu kitapları okuyan Müslüman gençlerin dinî terminolojisiyle ana babanın konuştuğu dil çok farklılaşmıştı. İster istemez bir yabancılaşma, kopuş meydana geldi. Yerli yazara sırt dönen Müslümanlar ‘çeviri paradigma’nın dışından konuşanları da ötekileştiriyorlardı.” (s. 93)

Propaganda ve edebiyat pratikte iç içe olsalar da aslında ve esas olarak doğaları gereği birbirlerini dışladıkları, hatta dışlamaları gerektiği de bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Zira bunun anlamlı ve derin bir nedeni vardır. Çünkü “Modern propagandacı, modern psikolog gibi insanların çoğu zaman kendi özçıkarlarını tanımada zorluk çektiklerini fark etmiştir. Gerçekten toplum içinde bireyler hiçbir sağlam kanıta dayanmadan bir seçenekten diğerine yuvarlanmakta yahut yersiz kuşkularla birkaç eski yosunlu kaya parçasına takılmaktadırlar. Gelenekleri ve kanaatleri köklü ve sürekli bir şekilde değiştirmek büyük ölçüde, insanların ne tür seçenekler peşinde koştuklarını bilmeye bağlıdır. Bu, insanoğlunu ortaya koyan kumaşın hangi ilişkiler ağı ile örüldüğünün anlaşılması demektir. Böylece hiçbir kuşkuya yer kalmayacak şekilde seçeneklere dair işaretler ortaya çıkacak ve gerçeğe en uygun çözüme giden yollarda programlar düzenlenebilecektir. Yığınsal bir hareketin rayına oturtulması ile ilgili konuya gelince bu noktada propagandacının görevi ‘kabul’ ve ‘uygulama’yı kolaylaştırıcı çift rol oynayabilecek semboller bulmaktadır. Bu semboller kabulün kendiliğinden oluşmasını sağlayacak daha sonra ideal ‘uygulama’ zorlama değil fakat düşünme ve tanrısal kaderin bir sonucu olarak belirecektir. Aklın ve egemen gücün duruma el koymasının başka yapacağı bir şey yoktur. Propagandacı bilmelidir ki dünya baştan sona bir sebepler dünyasıdır. Ancak bunların arasında pek azı tam anlamı ile görülebilmektedir.” (Harold Lasswell, “Propaganda”, Encyclopedia of the Social Sciences, 1934, 12, s. 257.) Görüleceği üzere durum zannedildiğinden daha çok karışıktır. Aslında teorik düzlemde nesnel olarak doğru sayılabilen bir beyan, onu bir yalan olarak tasavvur eden bir insan için, bizzat yalan olarak söylenirse pekâlâ yalan sayılabilir. Hakikat ile propaganda arasında ince bir sınır vardır. Belki de propaganda ile edebiyat arasındaki karmaşık ilişkinin en önemli düğümü burada yatmaktadır. Zira şunu unutmamak gerekir ki, olgulara sıkıca bağlı kalınarak da pekâlâ yalan söylenebilir, yalanın olgularla iç içe girdiği anda ise propaganda ile edebiyat arasındaki ayrım ortadan kalkabilir.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *