EDEBİYATTA İTHAFLA ANLAMIN PERDELERİNİ AÇABİLMEK: EDEBİ HERMENEUTİK BAĞLAMINDA İTHAF ÜZERİNE BİR REFLEKSİYON DENEMESİ

İthaf, kelimelere döktüğünüz duygu ve düşüncelerinizin kendisine adandığı, kişi[ler] ya da bir toplum, ülke veya idealar. Edebiyat dışındaki tüm diğer yazım türleri, dili ve kelimeleri kullanarak zihin ile dış dünya arasında bağlantılar kurmaya çalışırken edebiyatın ilgisi doğrudan kelimeler ve dil üzerinedir. Bu durumda bir edebi metin, dikkatleri neden doğrudan kendisine değil de bir başka yöne, bir başka kişiye çekmek ister? Ya da sorumuzu bir de şöyle soralım: Edebi metinlerde rastlanan ithafın edebi metinlerin anlaşılması ve yorumlanmasında, dahası edebi metinlerin tadılması ve hissedilmesinde ne gibi katkısı olabilir? Edebiyatın kelimelerle ördüğü duygu dünyasında ithaf bize neyi göstermeye çalışır? Bu yazıma cevabını aradığım şey, bir edebi metni elinize aldığınızda, onunla karşılaştığınızda, o edebi metinde gördüğünüz ithafın sizde ne uyandırdığıdır.

Bir edebi eser yazmak, sanatsal coşkunun ve hayal gücünün insanı, “şimdi ve burada” olmaktan bir anda kurtarıp “orada” ve “ötelerde bir yerde” konaklatmak anlamına geldiği düşünüyorum. Yazmanın ve bazı şeyleri dile getirmenin tam ve kapsamlı bir anlamının bu işin özneleri tarafından bile kesin bir biçimde açıklanamayacağını düşünüyorum. Aynı şeyi okuma eylemi ve okuyucular için de söyleyebilirim. Aslında yazar için de metin için de okuyucu için de böyle bir durum var ortada. Birileri bir şeyler yazıyor, belki okunmak, belki kazanmak için ya da bilinmek veya bir şeyleri paylaşmak için; bunun yanında da birileri bir şeyler okuyor, kim bilir belki vakit geçirmek, birilerine bir şeyler göstermek için, kazanmak için, mecbur olduğu için ya da ancak okumayla var olabildiği için. Okuyucu için de yazar için de yazmak ve okumak eylemlerinin temelleri belirsiz, amaçları buharlaşmış, sonu karanlık olan birçok nedeni var. Ama bir anlamanın dahası bir anlam’ının da olması gerekmez mi bu eylemlerde? Ya da bu anlamı nerede aramalıyız?

Temelleri Heidegger’le atılan, gelişimini önemli oranda Gadamer’e borçlu olan felsefî hermeneutik, geleneğe göre yazarla okuyucu arasında sahici bir anlamanın gerçekleşebilmesi için bir ufuk[lar] kaynaşmasına ihtiyaç duyar. Buna göre anlam için yazarla okuyucu arasında optimal bir ufuk kaynaşması gerekmektedir. Bir metni, dili aracılığıyla, kendi anlam ufkumuzla anlarız. Metin kendi içerisinde bir anlam ve önyargı barındırır. Metni yorumlayan yorumcunun da kendi anlam ufku ve önyargıları vardır. İşte bütün mesele, yorumlayan ve yorumlanan arasındaki ikili durumun aşılmasıdır. Gadamer buna, ufukların kaynaşması, der. Ufukların kaynaşmasında bir süreç yaşanır. Yorumcunun bu anlama sürecinin (sistemin) dışına çıkması olanaksızdır ve öğrenme, sezgi gücünün ilerlemesi oranındagerçekleşir. Şimdi bu bağlamda edebiyatta ithaf geleneğini yeniden anlamamız yönünde bir yol çıkıyor karşımıza. İthafı sadece somut bir kişi, toplum ya da bir ülkeye, yazar tarafından bir edebi metni adamak olarak değil de bir edebi eserin varoluş ve ortaya çıkış sebebi olarak anlayabilir miyiz acaba? Ben ikincisinin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Yani aslında –burada özel olarak edebi eserlerden söz ettiğimiz için- tüm edebi eserler bir manifest/zahiri/açık ithaflar taşırlar, bir de latent/batıni/örtük ithaflar taşırlar. Bence latent/batıni/örtük ithafların izlerini sürebilmektir marifet. Şunu demek istiyorum: Her edebi eser yazarın tahayyül gücünün ima ettiği “şimdi burada” ya da “orada ötelerde” birine yazılır. Edebi eserin tahayyül gücünün ima ettiği anlam, onun ithaf bağlamının ufkunu ve çerçevesini çizmekten geçebilir mi? Edebiyat metinlerinin kendilerinde içkin anlamını, okuyucunun dünyasında tebellür etme hadisesini, edebi metinlerin ithaf çerçevesi içinde anlamak mümkün mü? Burada klasik edebiyat bilgilerinin, çerçevesini çizdiği ithaf bağlamının tamamen dışına çıktığımın farkındayım. Ancak Gadamer’den ilham alacağım bir diğer kavramsallaştırma içinde bunun mümkün olabileceğini düşünüyorum. Gadamer, metinlerin kendilerinde anlamlarının olmadığını, metinle okuyucu arasında bir soru-cevap diyalektiğinin olduğunu ilan eder bizlere. Yani her edebi eser, yazıldığı dönemin duygu ve düşünce dünyasına bir cevaptır aynı zamanda. Mesele tarihsele göreceli olan, dönemin sorusunu kavrayabilmektir. Gadamer, anlamanın soru-cevap diyalektiğindeki tezahürünü şöyle açıklar: “Platon'un Sokrates yorumunun bize bıraktığı büyük kavrayışlardan biri şudur: Genel kanaatin aksine sorular yöneltmek, onlara cevap vermekten çok daha zordur. Sokratik diyaloglardaki partnerler Sokrates'in anlaşılması zor sorularına cevap veremez ve soru soranın nisbi üstünlüğünü farzederek tabloyu tersine çevirmeye çalışır ve çıkmaza girer. (...) Diyaloğa vukuf kazanmak için değil, kendisinin haklı olduğunu ispatlamak için giren kişi için sorular yöneltmek gerçekten de onlara cevap vermekten daha kolay olacaktır. Onun bir soruya cevap verememesinin hiçbir riski yoktur. Ancak yine de sorunun muhatabının sürekli başarısız kalması, daha iyi bildiğini düşünen insanların doğru sorular soramayacaklarını gösterir. Soru sorabilmek için kişi bilmek istiyor olmalıdır ve bu onun bilmediği anlamına gelir. Platon'un izahını yaptığı soru ile cevap, bilgi ile cehalet arasındaki komik karşıtlıkta, nesne hakkında bir şeyleri gerçekten ortaya çıkaran her bilgi ve söylemde sorunun önceliğinin derin bir kabulü söz konusudur. Bir şeyi ifşa etmeyi amaçlayan söylem, o şeyin soruyla açılmasını gerektirir. Bu nedenle diyalektik, soru ve cevap yoluyla ilerler ya da daha açıkça ifade etmek gerekirse, her bilgi patikasına soru kılavuzluk eder.” (Gadamer, Hakikat ve Yöntem II, s. 142) Buna göre bir edebi eserin kendinde mündemiç cevabını keşfetmek okuyucu için ne kadar önemli ise de asıl önemli olan içinde yaşanılan dönemin sorusunu bulmaktır. Ancak yine Gadamer’in ifadeleriyle, “Yamuk bir soruya cevap vermek imkânsızdır; çünkü bizi belirsizlik alanından belirliliğe götürüyormuş izlenimi verir ve bu iddiasını yerine getiremez. Onu, arkasında bir soru olmadığı için yanlış diye değil, yamuk diye adlandırıyoruz, yani tasarlanmış bir açıklık vardır, fakat bu açıklık yamuk sorunun gösterdiği istikamette değildir. ‘Yamuk’ kelimesi doğru istikametten sapan bir şeye atıfta bulunur. Bir sorunun yamukluğu herhangi bir gerçek istikamet vermemesi ve dolayısıyla ona verilmesi mümkün hiçbir cevabın olmamasıdır. Aynı şekilde, anlamlarınca belirlenen ifadelerin tam anlamıyla yanlış değil, doğru olmadıklarını, yamuk olduklarını söyleriz. Bunu da keza anlamları belirler, yani soruyla ilişkileri belirler. Onlara yanlış diyemeyiz, çünkü onlardan doğru bir şeyler çıkarabiliriz, fakat hiçbirini haklı olarak doğru diye adlandıramayız; çünkü onlar herhangi bir anlamlı soruya tekabül etmezler ve onları düzeltmediğimiz müddetçe hiçbir doğru anlamları yoktur. Anlam daima mümkün bir soruya yönelmenin anlamıdır. Doğru anlam sorunun gösterdiği istikametle uyumlu olmalıdır.” (Gadamer, Hakikat ve Yöntem II, s. 144). İşte bir edebi eser söz konusu olduğunda yazar ile okuyucu arasındaki anlam diyaloğunun kurulmasının belki de asgari şartı böylece ortaya konulmuş olur. Zira; “Diyaloğu karakterize eden şey, yazıya geçirilme talebinde bulunan kesin ifade formuna tezat, kesinlikle şudur: Diyalog sırasında konuşulan dil (...) anlamın iletimini gerçekleştirir; yazılı gelenekte anlamın iletilmesi hermeneutiğin görevidir. Bu yüzden yazılı gelenekte anlamın iletilmesi metafordan daha fazla bir şeydir; hermeneutiğin görevini metinle diyaloğa girmek olarak tanımlamak gerekirse, diyalog, başlangıçta bahis konusu olan şeyin hatırlanmasıdır. Bu yorumun konuşulan dille icrası onun yabancı bir ortama nakledilmesi demek değildir, konuşulan dile dönüştürme daha ziyade anlamın özgün iletiminin restorasyonunu temsil eder. Yorumlandığında yazılı gelenek, kendisini içinde bulunduğu yabancılaşmadan, daima soru-cevap şeklinde gerçekleşen diyaloğun canlı şimdisine geri döner. Bu yüzden soru'nun hermeneutikteki yerini temellendirmek istiyorsak Platon'a başvurabiliriz.” (Gadamer, Hakikat ve Yöntem II, s. 150)

Buna göre bir edebi eserin ithafı olduğu kadar bir de ithaf bağlamı söz konusudur. Benim de burada yapmak istediğim şey, bir edebi eserin ithaf bağlamını ortaya koymaktır. Edebi eserler, yalnızca birilerine ithaf edilince değil, bizzat kendilerinde mündemiç bir ithaf bağlamı olduğu için bir bütün olarakithafın ta kendileridir. İçinde yaşadıkları döneme, kendilerine, özel bir kişi ya da geleneğe kendilerini ithaf ederler. Merhum Mehmet Âkif Ersoy “İstiklal Marşı”nı kahraman ordumuza ithaf ettiğinde bu kahraman ordunun özelinde aslında Türkiye’yi bağımsızlığına kavuşturmuş olan bil’l-cümle tüm öznelere de bir ithaf anlamını taşımaz mı? Sorusuna bir cevap da içermez mi? Şimdi “İstiklal Marşı”nın bir ithafı, bir de ithaf bağlamı vardır. İthaflar anlamın bir kişi ya da bir gelenek özelinde somutlaşmış hali olabilir ancak.

Mesela Nizar Kabbani’nin Unutanlara adlı şiirini ela alalım.

Arabî çağı çaldılar bizden 

Nebi'nin evinden Fâtımatu'z-zehrâ'yı çaldılar 

 

Ey Salâhaddîn! 

Kur'an'ın ilk nüshasını sattılar 

Ali'nin gözlerindeki hüznü sattılar 

 

Ey Salâhaddin!

Seni ve bizi toptan sattılar açık artırmada. 

Arab'ın geleceğini çaldılar bizden 

Şam'ı fethettikten sonra işten çıkardılar Hâlid'i 

Cenevre'ye elçi olarak atadılar. 

Siyah fötr şapka giyiyor artık o 

Sigara tüttürüyor havyar yiyor 

Fransızca homurdanıyor. 

Avrupalı sarışınlar arasında 

Kâğıttan bir horoz gibi geziniyor 

Hayret nasıl da evcilleştirdiler bu Kureyşli komutanı 

 

Kahramanlarımız işte böyle iğdiş ediliyor ey yavrum! 

Endülüs işi paltosunu çaldılar Târık'tan 

Nişanlarını aldılar çıkardılar ordudan. 

Güvenlik mahkemesine verdiler 

Zafer suçundan yargıladılar. 

Zaferin sakıncalı bulunduğu bir zaman geldi yavrum! 

Öyle bir zaman mı geldi artık 

Askerî mahkeme kapılarında 

Suçlanmış durur kılıç 

Öyle bir zaman mı geldi ki 

Gülle karşılıyoruz İsrail'i 

Binlerce güvercinle millî marşla 

Hiçbir şey anlamadım yavrum. 

Hiçbir şey anlamıyorum! 

Güneşi rehin verdiler tefecilere 

Karaborsacılara sattılar mehtabı. 

Ömer'in kılıcını kırdılar. 

Ayaklarından astılar tarihi 

 

Ayaklarından astılar tarihi 

Sattılar atı. Beyaz örtüyü sattılar 

Gecenin yıldızlarını sattılar. Ağaçların yapraklarını 

Bedevîlerin gözlerindeki karalığı sattılar. 

Tuzağa düşürmeden önce çocuklarımızı düşürttüler. 

 

Tuzağa düşürmeden önce çocuklarımızı düşürttüler. 

Tarihin doğum yapmasını önleyen haplar verdiler bize. 

Şam'ın Bağdat olmasını engelleyen aşılar yaptılar bize. 

Filistin'in yarası hurma bahçesine dönüşmesin diye 

Haplar verdiler bize. 

Marihuana verdiler atı öldürmek için. 

Katletmek için şahlanışı yahut 

Şarap içirdiler bize insanı konumsuz kılmak için 

Sonra vilâyetlerin anahtarlarını verdiler bize 

Ve kral diye atadılar bizi kabilelere 

 

Ey Salâhaddin. Ey Salâhaddin! 

İşitiyor musun radyo yorumlarını 

Kulak veriyor musun bu apaçık alçaklığa? 

Yiyeceklerini yediler ve işediler 

Arab'ın güzel çağının yüzüne. 

Sahneye konan bu oyun nedir 

 

Sahneye konan bu oyun nedir 

Kimdir kadife perdenin duvarlarını çeken 

Yazarı kimdir? Bilmiyoruz 

Yönetmeni kim? Bilmiyoruz 

Kimseler de bilmiyor. Yavrum 

Onlar ki kulislerin ardındalar 

 

Onlar ki kulislerin ardındalar 

Vatan denen kadına tecavüz ediyorlar 

Ayağındaki halhalları satıyorlar. 

Satıyorlar gözlerindeki bahçeleri 

Göğüslerinin penceresinde ezelden beri eğleşen 

Kuşları satıyorlar 

Vatanın nesi varsa 

Bir duble viskiye satıyorlar 

Arabî çağı çaldılar bizden 

Bedevînin bağrında yanan koru söndürdüler 

Bütün dağlara 'satılık' levhası astılar 

Teslim ettiler buğdayı, zeytini, geceyi 

Portakalın kokusunu 

Görülmeyi yasakladılar düşlere 

Şiir yazan bütün kuşları hapse tıktılar 

Öyle bir zaman mı geldi? 

Silâh sandığı taşıyan herkes afyon sandığı taşıyan gibi mi yavrum? 

Öyle bir zaman mı geldi artık 

İkiz mi oldu özgürlükle tutsaklık? 

Öyle bir zaman mı geldi artık 

Yapan ellere zıt, yapılan iş 

Öyle bir zaman mı geldi artık 

Söylenen söz, söyleyen dudaklara zıt 

 

Ey Salâhaddin 

Döneklik çağıdır bu 

Kavî kabilecilik kabarması 

Ebubekir'in evini yaktılar 

Nebî'nin ailesine el uzattılar gece vakti 

Kureyş'in ileri gelenleri 

Ecnebilerin bulaşıklarını yıkar oldular. 

Ey Salâhaddin! Söz ne işe yarayacak bu bâtınî çağında? 

Şimdi bu şiirin ithafı unutanlaradır, peki ya ithaf bağlamı neye delalet eder diye soracak olursak, gerçekte buna nasıl cevap verilebilir? Öncelikle ufuk kaynaşması açısından bakalım meseleye. İsterseniz, Kabbani’nin ufku ile aynı ufukta mıyız, sorusuyla başlayalım. Bu şiiri “bugün”, “şimdi”, “burada” okuyan birisinin, bu şiirin yazarının da bugüne ait olduğu gerçeğinden yola çıkarak, bu şiiri anlamasının garantisi olarak görebilir miyiz? Mesela Ortadoğu coğrafyası dışındakiler bu şiirden ne anlar, Avrupa kıtasındakiler ne anlar? Bir Arap ne anlar bu şiirden; bir Türk empati kurabilir mi bu şiirle? Bir Kürt kendisinden bir şeyler bulabilir mi bu şiirden? Ya da bir Hristiyan bu şiirden ne anlar; bir Yahudi bu şiiri okuduğunda ne hisseder; bir Müslüman bu şiirle karşılaştığında içindeki hüznü ne ile açıklayabilir? Hangimizin ufku, Nizar Kabbani’nin ufkuyla kaynaşabilir?

Diğer yandan görünürde bu şiir bir cevap içermektedir. İnşaî (performatif) değil, ihbarî (constative) bir ifade tarzında mısralara dökülmüş bu ifadeler, hangi sorunun cevabıdır? Bu şiirin atıf yaptığı soruları anlamadan, onun ithaf bağlamını ne kadar anlayabiliriz? Eğer bir edebi eserin kendinde mündemiç cevabını keşfetmek okuyucu için bir önem taşısa da, asıl önemli olan içinde yaşanılan dönemin sorusunu bulmaktır. Peki, bu şiirin sorusu nedir? Ben bu şiirin içinde, Müslümanların tarih sahnesinden çekilmesinin ızdırabını görüyorum. Hasan en-Nedvî’nin Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti? adlı kitabını görüyorum. İsmet Özel’in Üç Meselesi’ni ya da mesela. Yusuf’un kanlı gömleğinin arkasındaki soruyu görüyorum, kardeşlerine sorduğu, beni bu karanlık ve dipsiz kuyuda tek başına bırakıp nereye gidiyorsunuz? Bana bunu neden yapıyorsunuz sorularını.

Bu şiir Müslümanların sadece güç kaybedişine bir ağıt olarak anlaşılmamalıdır. Bilakis geçmişi çalınmış, ailesi yok olmuş, geleceği belirsiz bir öksüzün, bir yetimin şiiri olarak anlaşılmalıdır. Sevgiliden ayrılışın hikâyesidir bu şiir. Öfkenin ve güç hırsının değil, hüznün ve kederin şiiridir bu şiir. Bu şiir, dünyadaki bütün öksüzlere, yetimlere, kimsesizlere adanmış, ithaf edilmiş bir şiirdir. Necip Fazıl Kısakürek’in

Kimsesiz kimse yok, herkesin var bir kimsesi

Kimsesiz kaldım, medet, ey kimsesizler kimsesi

dizelerinde ortaya çıkan feryada kulak vermektir bu şiir.

Unutanlara, unutulanlara, unutulmuşlara, unutulan tüm değerlere bir ithaf taşır içinde.

Yahya Kemal’in Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirini teneffüs ediyorum bu şiirde; Sezai Karakoç’un Çocukluğumuz şiirine dokunuyorum.

Annemin bana öğrettiği ilk kelime

Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde

           

Annem bana gülü şöyle öğretti

Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi

 

Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus

Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus

 

Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde

Binmiş gelirdi Ali bir kırata

 

Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından

Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte

 

Biz o atın tozuna kapanır ağlardık

Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü

 

Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü

Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman

 

Ali olmaktan bir sedef her çocukta

 

Babam lambanın ışığında okurdu

Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık

Fetihlerde bayram yapardık

İslam bir sevinçti kaplardı içimizi

 

Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık

Bediri, Hayberi, Mekkeyi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık

 

Mekkenin derin kuyulardan iniltisi gelirdi

 

Kediler mangalın altında uyurdu

Biz küllenmiş ekmekler yerdik razı

İnanmış adamların övüncüyle

Sabırla beklerdik geceleri

 

Şimdi hiçbirinden eser yok

Gitti o geceler o cenk kitapları

Dağıldı kalelerin önündeki askerler

Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi

 

Belki de Ernest Renan’ın İslam ve Bilim konferansına karşı yükseltilen seslerin, Ahmet Haşim’in Müslüman Saati’nin tıkırtıları arasında bir yerdedir bu şiir. Müslümanlığı sade siyasal bir örgüt değil, organik bir cemaat olarak görebilmenin adıdır bu şiir. Bir dosttan, bir kardeşten, kardeşlikten ayrı düşmenin adıdır bu şiir. Bence bir edebi eserin, buradaki örnek üzerinden gidecek olursak bir şiirin, atıf ve ithaf bağlamını çıkarabilmek, tam anlamıyla hermeneutik bir problemdir! Yani bir anlama ve yorumlama meselesidir. Bir teknik ya da zanaat değildir. Aksine ontolojik ve varoluşsal bir meseledir. Ben burada edebi eserlerde görülen ithaf geleneğinden yola çıkarak edebi eserlerin ithaf bağlamını ortaya çıkarmaya çalıştım. İthaf bağlamının geniş bir ufka ve derin bir temele dayandırılarak hermeneutik daire içinden anlaşılabileceğini teklif etmeye çalıştım. Belki de kendi kişisel tecrübemi sizlere usul/esas olarak göstermeye çalıştım, bilemiyorum ama bildiğim bir şey varsa o da metninizin atıf çerçevesi ne kadar derinse, ithaf bağlamınız da o kadar geniş oluyor. Ve eğer bir edebi eserde size ait bir atıf yoksa, o edebi eser size ithaf edilmemiş demektir!

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *