EVRENSİZ EVRENSELLİK

İnsan kadar eskidir şiir. Bir milleti varsa belki de “insan” milletindendir. O yüzden onu sınırlara hapsetmek haksızlık olur. Evet, şiir evrenseldir ama kaleme alındığı her dilde onu milli bir hale getiren bir gücü vardır. Bir karşılaşma gerekir doğumu için. Hangi topraklarda doğduğu bu yüzden önemlidir, hangi rüzgârların aşıladığı tohumlarını. Rilke, “Çünkü mısralar, insanların dedikleri gibi, hisler değil (his pek erken başlar), tecrübelerdir,”[1] diyerek anahtarı çevirdikten sonra bizi konuk ettiği şiir evinde, tek bir mısra yazmak için neredeyse bir ömür yaşamayı şart koşuyor. Hoş bütün şairler bilir ki insanları ve nesneleri gerçek anlamda görüp iç dünyaya taşımadan, bir şiir zeminine ulaşmak mümkün değildir. Şiire temel olacak bir büyük karşılaşmaya ihtiyaç vardır görüntülerle, seslerle, satırlarla an be an tazelenen.

 

Bu karşılaşmada dilin önemini yadsımak ne mümkün. “Sanat ürünü karşılaşmadan doğar, bu sadece resim için değil, şiir ve yaratıcılığın diğer biçimleri için de,”[2] dedikten sonra Rollo May “Yaratma Cesareti”nde, Auden’ın dil ve şiir arasında kurduğu ilişkiye dikkatimizi çekmektedir: “Şair dille evlenir ve bu evlilikten şiir doğar.  Bu, şiirin yaratılmasında dili ne kadar etkin kılıyor. Dil sadece bir iletişim aracı değil ya da dili yalnızca fikirlerimizi ifade etmek için kullanmıyoruz, bir o kadar doğru olan, dilin bizi kullandığı. Dil, yol arkadaşımız olan insanların ve kendimizin tarih boyunca birikmiş anlamlı deneyimimizin sembolik ambarıdır ve böyle olduğunca bir şiir, yaratmada uzanıp bizi kavrayıveriyor…”[3]

 

Şairin dili yönlendirdiği kadar dilin de şairi yönlendirdiğine dair bir ipucu elde edebiliyoruz burada. Peki, dillerin oluştuğu bölgelerin o diller üzerindeki etkisi nedir? Şairle dil arasında bir köprü var da dille o dilin var olduğu tabiat arasında böyle bir bağ yok mu? Josef Weinheber’e göre var. Değişik bölgeler değişik diller yaratıyor ona kulak verecek olursak: “Değişik bölgelerin (oraların iklimlerinin, kişinin yaşama savaşındaki verilerinin) değişik diller yarattığı kabul olunabilir. Yiğit topraklar yiğit ulusları, yiğit uluslar da yiğitçe ses tonlarını yaratırlar. İlk ulusların güçlü dilleri vardı. Bu dillerin kullanıla kullanıla örselenip aşınmamış sözcükleri, sesi de anlamı da iyice karşılıyordu. Uygar dillerin çok kabarık sözcük hazineleri, hele terimlerle zenginleştikten sonra, dil değerlerinin koflaşması pahasına da olsa, o dilin anlaşma aracı  olarak genişleyip yayılmasını zorunlu kılmıştır.”[4]

 

İşte yeni bir tartışma konusu. Fakat konumuzdan uzaklaşmamak için pergelimizi daha fazla açmıyoruz. Fakat şairin söz hünerinde vatan ve dil faktörlerinin etkisini görmezden gelemeyeceğimizi anlıyor ve Fuzuli’nin divanının mukaddimesindeki sözlerini hatırlıyoruz: “…Benim makamım Kerbela toprağı olduğu için şiirlerim nereye giderlerse onları hürmetle karşılamak lazımdır. Benim şiirlerim altın değil, gümüş değil, inci değil, lâ’l değil, topraktır. Fakat Kerbela toprağıdır.”[5]

 

Bütün sanatların özü olan şiirin milliliğinden söz edeceksek burada şiirin yazıldığı lisanın malı olduğunu söyleyen Tanpınar’ı da hatırlamak durumundayız. “Yalnız şiirdir ki yazıldığı lisanın malıdır. O lisanda okunmak şartıyla güzelliklerine sahiptir, vardır. Çünkü şiir dilin özüdür, konusudur lezzetidir, musiki kabiliyetidir,”[6] diyen Tanpınar, şiirin yazıldığı dilin içinde olduğunu, bir deha tarafından dönüştürülmedikçe tercüme şiirlerden edebi zevk alınamayacağını ileri sürmüştür. Ona göre Hayyam’ın İngilizce’de  Fitzgerald’ı, Türkçe’de Yahya Kemal’i bulması gibi mesut tesadüflere ihtiyaç vardır bunun için. Ancak böylesi tercümeler de Tanpınar’a göre tercümeden çok şahsi eser hükmündedir. 

 

Fakat her şey dilden ibaret midir şiirde? Söz, dilin ucuna gelmeden şairin içinde neler olup bitmektedir? Belki de bir iç çatışmanın kıvılcımıyla başlar şiir. Biçim kazanması, somutlaşması daha sonraki evrelerde gerçekleşir. Önce volkan patlamalıdır ki lavlar yanardağın ağzından Pompei’ye doğru süzülebilsin. Süzülebilsin ve kavrayacak şekiller bulsun. “Şiir, hiçbir zaman sözcük olarak başlamaz,”[7] demektedir Robert Graves ve şairin içinde, bilinmez, birbirine bağlı olmayan ve kişileşmemiş birtakım kuvvetlerin çarpıştığını ileri sürmektedir. Ona göre bu çarpışmadan yeni bir varlık  ortaya çıkar ki, bu hala biçim kazanamamış, zamanla yazılarak nesnelleştirilecek olan şiirdir. Şiirin inşa ettiğini, heykel yaptığını, resmettiğini, şarkı söylediğini iddia eden Hegel’e göre de şiirsel ifade yalnızca dilsel olana dayanmaz. Kelimeler olsa olsa imgelerin sembolüdür. Asıl olan  imgelemin şiirsel bir ifadeye bürünebilmesi için nasıl bir şekil alması gerektiğidir. 

 

Kap insan kabı, maya insan mayasıysa şiirin milliliğini nasıl anlamalıyız? Gelenekse altın zinciri oluşturan, neden Batı’nın altın zincirinde doğunun halkaları bulunmamaktadır? Acaba sömürgeciliğin her tarafa uzanan kolları edebiyatı da mı kucaklamıştır? Yoksa her kültür kendi özgün sanatını mı doğuruyor? İşte bu soruların cevabını ararken Gregory Jusdanis’le yollarımız kesişti: “Biryüzyılıaşkın birsüredireleştirmenlerdünyaedebiyatlarının birbirlerinebağımlı olduğunu göstermeye çalışmışlar  ve  yerel  çeşitlenmelerin  aslında  ilahi  bir  birliğin  parçası olduğunu  ileri  sürmüşlerdir.  Süreklilikler, kökenler ve  büyük  anlatılar  aramışlardır. Ama eleştirinin ortak ilgileri  yüceltmesi  ve  birkaç  hakim  edebiyatı  evrensel  paradigmalar  olarak göstermesi,dünyadakidiğergeleneklerinçoğununaleyhinegerçekleşmiştir.”[8]

 

İnandırmakta üstüne yoktur hakim kültürlerin. Gelenek dedikleri Homer’le başlayan gelenektir. Her ne kadar, “Şiir en milli sanat dalıdır; çünkü bir milleti başka milletler gibi düşündürmek kolay olduğu halde, o millete başka milletler gibi hissetmeyi öğretmek mümkün değildir. Bir toplum başka bir toplum gibi hissettiği anda, artık eski benliğini yitirmiş, yok olmuş, başkalaşmıştır,”[9] dese de T. S Eliot ezbere bildiğimiz “Gelenek ve Şair” yazısında sonuçta şu sözün altını çizer: “…Onun için Homer’den bu yana bütün Avrupa edebiyatı ve onun içinde düşünülmesi gereken kendi milletinin edebiyatı aynı anda vardır ve bütün edebi eserler organik bir bütün oluştururlar…”

 

Bu “kutsal” bütünde yer almıyoruz madem, bizim organik bir bütün oluşturacağımız parçalarımız nerededir? Türk edebiyatının Arap ve Fars edebiyatıyla oluşturduğu bir bütünlükten söz etmek mümkün müdür? Batı’nın Homer’ine karşılık bizim “…’dan bu yana” diyeceğimiz şairlerimiz kimlerdir? Bu soruları şimdilik cevapsız bırakarak dikkatimizi vakıada yoğunlaştıralım. Batı, kendi sahasına bizi ancak bir taklitçi olarak kabul edeceğinin işaretlerini vermekte, dahası Gibb ve benzeri oryantalistlerle Arap ve Fars şiiri önünde kendi şiirimizden kuşkulandırmaya çalışmaktadır. Onlara göre Türkler her şeyden önce askerdirler ve sanatla olan ilgileri taklit düzeyindedir. Peki gerçek bu mudur? Sezai Karakoç, “Geleneğin Direnişi”nde Klasik şiirimizin Arap ve Acem’le ortak bir köke sahip olmakla birlikte tamamıyla özgün olduğunu söylemektedir. Selefleriyle yarışan şairlerimiz eskiyi devam ettirirken, yeni olmak zorundadırlar. Bu yüzden taklit söz konusu olamaz. Çünkü yeniliği, geleneğe bir adım daha attırmak şeklinde anlamak icap etmektedir. Sanatkârlar bunu aynı mazmunu, aynı temayı bıkıp usanmadan binbir orijinal ele alışla gerçekleştirirler.[10]

 

Eski Yunan’dan bugüne Batı dışında büyük eser çıkmadığına inanan Avrupa’ya değil, bu inancı içselleştirerek kendi yapıtlarını okumaya bir türlü yanaşmayan Doğu’ya acımak, belki de öfkelenmek gerekiyor. Evrenselliği hakim kültüre teslimiyet olarak algılamaya devam ettikçe evrensellik adına Avrupa ulusalcılığının maşası olmaya devam edecek entelektüellerimiz. Evrensellik önce evreni fark etmekle başlıyordu oysa. Kâinatı bir kıtadan ibaret sananlar, en az dünyayı bir öküzün boynuzlarında taşıdığına inananlar kadar zavallı.

 

Dile de dayansa imgeleme de dayansa nihayetinde şair insandır ve yoktan değil vardan var eder. Vardan var edebilmesi içinse var olduğu topraklardan karmalıdır şiirinin hamurunu ve ona ödünç nefeslerin değil, kendi nefesinin sıcaklığını katmalıdır. Zira “şiir, şiir vasfını kazanabilmek için geride kalmış olan bir hayat parçasını deşmek, teşrih etmek, bize bilincine varmadığımız bir yanını işaret etmek zorundadır…”[11] O geride kalmış hayat parçasını kendi topraklarında değilse nerede arayacaktır?

 


 

[1]Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları, Çev. Behçet Necatigil, M.E.B. Yayınları, Ankara, 1948, s. 19

[2]Rollo May, Yaratma Cesareti, Çev. Alper Oysal, Metis Yayınları, İstanbul, 1987, s. 84

[3]a.g.e., s. 84

[4] Türk Dili Dergisi, 1961, S. 118, Deneme Özel Sayısı

[5] Ali Nihat Tarlan, Fuzûlî Divan Şerhi, Akçağ Yayınları, İstanbul, 2009, s. 12-13

[6] Yaşar Nabi Nayır-Salih Bolat, Şiir Sanatı, Varlık Yayınları, İstanbul 2004 s. 14-15

[7] Türk Dili Dergisi, Şubat 1961, C: X, S: 113, s. 246-250, Eleştiri Özel Sayısı

[8] Gregory Jusdanis, Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür, Çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul 1998. s. 18

[9]T. S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler, Çev. Doç. Dr. Sevim Kantarcıoğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara,1983, s. 12

[10]Beşir Ayvazoğlu, Geleneğin Direnişi, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1996, s. 212-213

[11] İsmet Özel,Şiir Kitabı, Adam Yayınları, İstanbul, 1982, s.y.

Eser Sahibi:

1959'da Samsun Ladik'te doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Ankara'da tamamladı. İlk şiiri Mavera Dergisi'nde çıktı (1982). Yükseköğreniminin ardından bir süre editörlük yaptıktan sonra Şûle Yayınları'nı kurdu. 1989'da Merdiven Sanat isimli aylık bir sanat dergisi çıkardı. 24 sayı çıkan bu derginin yanı sıra Kitaphaber isimli iki aylık bir kitap-kültür dergisi yayınladı. Yayın yönetmenliğini de yaptığı bu dergilerde şiir, öykü ve makalelerini yayınladı. Ural'ın yayınlayıp yönettiği dergiler arasında bir şiir ve poetika dergisi olan Merdivenşiir de bulunuyor (2005–2007).
2006-2012 yılları arasında Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) İstanbul şube başkanlığını yapmış olan A. Ali Ural, bir dönem de Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu üyeliğinde bulundu. İstanbul Uluslararası Şiir Festivali Yürütme Kurulu üyesi olan Ural, “Ejderha ve Kelebek” adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği'nin 2010 Deneme Ödülü'nü aldı. 2011 yılından itibaren FSMVÜ'de  “Özgün Yazarlık” ve “Yazılı ve Sözlü Anlatım” dersleri veren A. Ali Ural, 2012 yılının Şubat ayında birinci sayısı çıkan ve edebiyat ağırlıklı bir sanat dergisi olan Karabatak' ın yayın yönetmenliğini yapıyor. Ural, “Gizli Buzlanma” adlı şiir kitabıyla 2013’te Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Yılın Şiir Kitabı” ödülünü aldı.

Eserleri: 
Şiir: 
Körün Parmak Uçları (1998)
Kuduz Aşısı (2006)
Gizli Buzlanma (2013)

Hikâye: 
Yangın Merdiveni (2000)
Fener Bekçisinin Rüyaları (2011)

Deneme: 
Posta Kutusundaki Mızıka (1999)
Makyaj Yapan Ölüler (2004)
Resimde Görünmeyen (2006)
Güneşimin Önünden Çekil (2007)
Satranç Oynayan Derviş (2008)
Tek Kelimelik Sözlük (2009)
Ejderha ve Kelebek (2010)
Bostancı Bahane (2010)

Tercüme-Araştırma: 
Divan / İmam Şâfiî'nin Şiirleri (2002)

0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *