GÖZLERİMİZ DE DOĞULUDUR ÇÜNKÜ (1)

Artık kopar Ali gibi bu Hayber kapısını (2)

Örneğin, sadece bir kelimedir Amerika (3)

 

Doğunun insanı, yaratıldığı toprakla hep uğraş içinde olmuştur. Onu ekmiş biçmiş, ona dokunmuş, kendi bedeninin ham maddesini bir kutsal örtü gibi her yanına sarmıştır. Bir gün annem bahçede çalışıyordu. Ona ne yaptığını sorduğumda, toprağı canlandırdığını söylemişti. Kadın, yani anne, bütün anneler toprağı canlandırır öyle mi? Demek ölmüştü ki canlandırıyordu. Ölü toprak, ölü toprak, ölü toprak! Evet, tekrarlayıp duruyorum bunu. Taş da ölecek! Ay da, yol da, apartman da… Çanak anten ve televizyon da; kitaplar, süpürge, araba ve direkler de…  Ben, yani annemin canlandırdığı toprak, çepeçevre bir ateşi hissediyorum etrafımda.  Acaba ateşten yaratılan şeytanın görevi, topraktan yaratılan insanı pişirmek mi?

 

Doğu: Yani toprak; Batı: yani metal, yani plastik, yani güneşin, ışığın batışı! Batının Doğulaşmaya ihtiyacı varken biz Doğulular neden Batılaşıyoruz. Yani güneşin doğduğu bu topraklar neden güneşin batışına özeniyor. Tarkovsky, biz Doğuluyuz, derken Batının, halkı üzerindeki etkilerini anlatıyordu. Doğulu Rusya halkı ile Batılı Rusya halkı arasındaki köksüzlük görülür değil mi? “Köklü olan kazanıyor. Köksüzleri soymak için hırsızlara gün doğmuştur. Köklü olanı yıkamadı kimse. Köklülerin doygunluğu, köksüzlerin saldırılarını çeker üstüne.” (4)

Peki ya biz ne oldu da köklerini terk eden bir ağaç gibi taşınmaya kalktık! İnsanın en büyük göçü mekânda değil ruhunda oluyor. İşte insanın ruhunu yerinden ederseniz, onu bir mengene içinde tutarsanız, kendi toprağında mülteci durumuna düşüyor. Her yer kopmuş parçalanmış gövdelerle dolu, ruhun parçaları nerede, nasıl birleşir bu parçalar, birleşir mi? İşte bu mengenenin adı, yabancılaşmadır.

 

Önce “aydın” başladı yabancılaşmaya. Sanatın bütün alanlarında topyekûn bir gürültü ile sarsıldı insanımız. Gördüğünü yuttu, okuduğunu yuttu, duyduğunu yuttu. Çünkü ondan “sorgulama” ve “düşünce” alınmıştı. Bunların bedeli, başta ölüm, esaret -hem de kendi toprağında- ve bir tür mutasyona dönüşmek oldu. Ölenler öldü, esirler korkuyla yaşadı. Maalesef mutasyon halk aydınıyla birlikte kaldı ve yeni kuşakları da aldı etkisine. Bugün hâlâ bu “mutasyon” kesimin ağrıları ile boğuşuyoruz her cephede. Hızlı oldu bu değişim, zira Tanzimat sonrası dönemlerde Avrupa’ya giden yazarlardan eylemcilerden çoğu Paris’te kalarak, çıkardıkları dergilerle, bizi Avrupalaştırmaya uğraşmışlardı.(5)  Bizim olan bir şey kalmayınca her şeyi toplamaya başladık. “Kültürde yabancılaşma, ilkin, Fransız etkisiyle başlamıştı. Politik düzeydeki yabancılaşma ise, daha çok İngiliz etkisiyle oluyordu. Sonunda ulusal birliğimiz parçalandı.”(6)

 

 Çocukla başlar, çocukla biter her şey. O yüzden eğitim sistemine koşar değişim isteyenler. Nasıl ki yabancılaştırma çalışmaları, eğitim sisteminin içine bir virüs gibi girerek, çocukları zehirlemiş böylece uzun zaman sürecek bir tahribatın sebebi olmuştur, bizler de çocuktan başlamalıyız yerli düşünceyi oluşturmaya. 1923’ten beri Türkiye’de uygulanan eğitime benzer, tarihsel değerlerden kopuk, insanı kendi özüne yabancılaştıran bir eğitim biçimine, anlayışına başka bir ülkede rastlanılmadı, sanırım. (7)  Paris üstüne az mı kitap okuduk? Az övgü mü işittik? Okullarımız, Batı övgüsünü ödev bilmiş öğretmenlerle doluydu, kafalarımız artık duymayacak denli şişerdi, ortaokula, liseye gittiğim yıllarda. Türk yazarlarını değil de, Batı yazarlarını salık verirlerdi bize. (8)  Nuri Pakdil’in kafasını şişiren, bu mengeneye direnmesine sebep olan, onu bugün bildiğimiz klas duruşlu adam yapan, içindeki inanç tohumudur. Çünkü inanç Pakdil için, yerlilik ile aynı şeydir. Dolayısıyla İslam’ın olduğu her yer Pakdil’in yerlilik coğrafyasına giriyor ve bütün mücadeleyi ve eylemi bu geniş alanda düşünüyor. Afrika’ya kadar gidiyor onun devrim ve eylem çağrısı. Kudüs’e bakar gibi bakıyor her yere üstat.

 

Başımı sallarım

Ya giderken

Bir Kudüs’teyim

Bir İstanbul’da (9) 

 

 

Tartışmalar çözüm önerisi olmayanların, laf yarıştırma “seansları” şeklinde olduğundan maalesef “derdimizin” farkında olsak da çözüm bulmak bir yana, kalabalık söz yığınları içinde birbirimize hiçbir şey anlatamıyoruz. Dinlemek yok zira. Düşünmek yok. İnsana kendisiyle baş başa kalacağı bir an bırakılmadı. Kapitalizmin kölesi olarak günün bütün zamanını ona hizmet ederek harcıyoruz. Çark böyle dönüyor. Bize kalan daracık zamanlarsa “eğlence” tabiri içine giren pek çok şeyle oyalanmamızla yitiyor. Televizyon, futbol, yüksek sesli müzikler, AVM’ler, vs… Böylesi bir mengenede bütün tartışmalar tutarsız ve sonuçsuz kalıyor. Bizleri bağladılar. “Boynumuz ağrıdı batıya bakmaktan.”(10)  Dönemiyoruz, başımız hep bir yöne kilitli.  Nedir bağlılığın kökenindeki? Bu; yabancılaşmadır. Yabancılaşmadan kurtulamamış bir ulus, bağımsızlığını elde edemez. Ve bir yönelişin yöntemleriyle de elde edemez bağımsızlığını. Ortadoğulu öğrencilerin bağımsızlık kavgalarındaki tutarsızlık bu noktada toplanıyor. (11)  Yani, bir potadayız, eritiliyoruz. Bizden yeni insanlar yapıyorlar, köle insan! Potanın içinde devinip duruyoruz. Tartışmalarımız bu potanın içinde oluyor, bedenimiz bu potada, ruhumuz yeni evinden memnun değil, zira yabancı. Bir mengene gibi sarıyor bu yeni beden ruhumuzu.

 

Nuri Pakdil en zor zamanda dahi umudunu yitirmemiş, hep bir öneri, çözüm ile karşımıza çıkmış, kalemini bu dert ile doldurmuştur. Çünkü umutsuz olmak Müslümanca bir davranış değildir. Müslüman en kötü zamanda Rabbinin “Ol,” demesiyle her şeyin düzelebileceğini bilir. Pakdil de çocuğa çağırır bizi. “Çünkü bir çocuk doğdu mu bir umut birlikte gelir. Çünkü çocuk karanlığın karşıtı.” (12)   Üstada göre batının çöküş sesi artık gizlenebilir değildir. Ve bu bizler için umuttur. Zira böylelikle göreceğiz kendi kimliğimizi. Kimliğini koruyamayan bir ulusun çağ içinde yeri olmaz. (13)  Bu batı enkazının altında kalmamak için kendi “yerli” düşüncemize kavuşturmalıyız ruhumuzu. Haşim kurtlu elma demişti Batı için. Şimdi Batının kurtları bizim damarlarımızda geziyor. Önce gözlerimizi açıp, çöküşünü izlemeliyiz Batının çürük kapısının. Ey kardeşler gören gözlere ortalık ışımıştır. (14)   Boynumuzu doğuya çevirip, kendi evimize yürümeliyiz. Yürüyoruz soluğumuz doğu (15)  Soluğumuz şandır/ Güneş devrimci soluğundan daha sıcak değil(16)  

Kendimizi, kendi insanımızı yakalama vaktidir.

 

 

İnsan

Seni yakalarız bir gün (17)  

 

 

Çöküyor, dedik Batı. Çökecek zira köksüz bir yaşamları var. Ölüleri vitrinde. Toprağa dönmeye korkan, o yüzden de topraktan uzaklaşan etleri, zırhlar üretiyor kendine. Fakat çöplüktür. Karanlıktır. Güneşsizdir Batı. “Batı dedikleri kapı çökmüş ve görülmüştür çöplük. Nasıl yönümüz hep burası olur? İnsanda birazcık yurt sevgisi kalsa, insan birazcık korumuş olsa uygarlığının sıcaklığını, çevirir başını kendi uygarlık değerlerine.” (18)  Kurtulacağız! Kendi değerlerimizi yeniden keşfedeceğiz. Çok çalışmak gerekiyor, zamandan hızlı olmak zorundayız. Mümkündür. Allah “Ol,” der olur. Batıcılık oyununu bozup, kendi yerli aydınımızı yetiştirmeliyiz. Batıcılık “ulusumuzu yabancılaştırma” girişimlerini kapsayan kabarık bir ‘dosya’dır. Bu dosya açılmalı, bütün belgeler ortaya dökülmelidir. Bir ulus, kendi uygarlığından, kendi Tarihinden, bu kadar kolaylıkla koparılamaz. (19)  

 

Müslümanların, yeni bir öndere ihtiyacı yoktur. Hiç olmamıştı da. Bir manifestoya da ihtiyacımız yok. Okul duvarlarına bu çağ yangınını söndürecek “Veda Hutbesi” asılmalıdır artık. Orada her şey var. O kısacık metin bir insanın nasıl yaşaması gerektiğinin özetini bizlere sunuyor. Üstadın da konuşmalarında dediği gibi, bizim bir tane ulu önderimiz var, o da Hz Muhammed’dir.

 

Yeşil bir devrim başladı.

Hıristiyanlar karayı seçmişlerdi, Marks-çılar kızılı. Biri gamın, biri kör şiddetin rengi.(20)   Yeşil: topraktır, toprak: Doğudur. Batının kızıl kanla doğurduğu karanlığı, yükseklere ulaşan yeşil ağaçlar gibi aşacaktır Müslüman.

 

Nuri Pakdil’in meşhur bir selamlaması vardır. Ben de yazımı bu selamlama ile bitirmek istiyorum.

 

“Hepinizi,

Antiemperyalist, antikapitalist, antinasyonalist, antifaşist, antisiyonist, antinazist, en önemlisi de antifiravunist, devrimci bilinçle selamlıyorum.”

 

 

 

 

 

 

1- Batı notları, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 23

2- Anneler ve Kudüsler, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 35

3- Batı notları, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 64

4- Biat – I, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 15

5- Batı notları, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 16

6- Batı notları, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 16

7- Batı notları, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 25

8- Batı notları, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 24

9- Anneler ve Kudüsler, Nuri Pakdil, edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 114

10- Batı notları, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 30

11- Batı notları, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 97

12- Anneler ve Kudüsler, Nuri Pakdil, edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 89

13- Batı notları, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 102

14- Anneler ve Kudüsler, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 17

15- Anneler ve Kudüsler, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 86

16- Anneler ve Kudüsler, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 30

17- Anneler ve Kudüsler, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 107

18- Batı notları, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 83

19- Batı notları, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 79

20- Batı notları, Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi Yayınları, 2014, syf 82-83

Not: Bu yazı için yazarın, Biat I, II, III; Bir Yazarın Notları I, II; Bağlanma, Ahid Kulesi, Osmanlı Simitçiler Kasidesi, Çarpışan Sesler kitaplarından da istifade edilmiştir. Edebiyat Dergisi Yayınları

 

 

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *