KANDIRMA SANATI

         Bir hakîkati yok etmek istiyorsan; ona iyi saldırma. Onu kötü savun!1

Geçmişten bugüne propaganda, insanları yönetmede kullanılan en etkili ve belki de tek yöntem olmuştur. Menfi bir anlamı olan propagandanın fark edilmez oluşu onu daha da etkili kılar. Fark edilmezden kasıt şudur ki mağdur olan için artık çok geçtir. Yani propagandaya kapılmış birini yeni bir şeye, en azından yapay bir durumla karşı karşıya kaldığına inandırmak neredeyse imkânsızdır. Burada mağduriyet iki taraflıdır. Fark ettirmeye çalışanın verdiği tepki propagandayı besler çoğu zaman. Çünkü herkes birbirini uyuyor olmakla suçlar. Propaganda üreticiler, değişen menfaatlere göre sürekli algılarla oynar. Kutuplar oluşturup bunları satranç oyunundaki gibi yönetir. Bu kutuplar, omuz omuzayken karşı karşıya, karşı karşıyayken yan yana gelebilirler. Maalesef, mütemâdiyen yeni bir tarih yazdıklarından, her yeni kuşak aynı şeyleri yaşayıp durur.

İletişim kaynaklarının artmasıyla birlikte propagandanın yayılmasında güçlük çekilmiyor. Artık hedef kitleye ulaşmak eskiye göre daha hızlı ve kolay. Genellikle ilk hedef çocuklar olur. Onların, eğitim sistemi içinde inandırıldıkları değerlerle, gelecekteki rolünü alması sağlanır. İnandırılması önemlidir zira propaganda zaten inanan insanlara onlara inançlarını destekleyecek yanlış bilgi vermek anlamına gelir. Varsayıma göre insanlar doğru olmayan bir şeye inanırlarsa sürekli kuşkular yaşayacaklardır. Bu kuşkular rahatsız edici olduğundan kurtulmak isteyecekler ve dolayısıyla güç sahiplerinin onaylamasına açık olacaklardır. Bu yüzden propaganda çoğunlukla amaca hali hazırda inananlara yönelik yapılır.2

Propaganda için pek çok yöntem kullanılır fakat biz edebiyat yoluyla yapılana odaklanacağız. Yaşadığı zamanın olaylarını konu edinen yazarlar da farkında olmadan propagandanın malzemesi haline gelebilir. Asıl sorun bilinçli olarak kalemini bu amaçla kullananlarda. Gündeme gelen herhangi bir konu hakkında, birbiri ardına kitapların yayımlandığını görmüşüzdür. Çoğu, taraflı analizler yapan ve yönlendirme gayesi içinde bulunan kitaplardır. Bu tarz eserlerin salt abartı ve yalanla dolu olduğunu söyleyemeyiz. Amaç “ne olursa olsun” ikna etmek olduğundan bir av gibi gördükleri kitleyi kaçırmak istemezler. Her kesimden insanı etkileme adına çeşitli ikna metotları uygularlar. Bazense hedef sadece belli bir kitle olur. İşte o zaman büyük bir kandırma oyunu oynarlar. Oluşturdukları kutupları ihtiyaç anında özelliklerine göre kullanır ve kesinlikle yok etmezler. Buna örnek aramak için uzağa gitmeye gerek yoktur. Ülkemizdeki kutuplaşmayı görmemek artık imkânsız! Reklâm panoları, sosyal medya, televizyon gibi kaynaklar bu kutupları sürekli canlı tutuyor ve gerektiğinde tetikliyor.

Edebi eserlerse daha çok sonraki çağlara aktarım görevini görür. Bununla beraber dönemin realist eserleri geleceği beklemeyecek kadar sabırsızdır; var olduğu dönemi etki altına almak ister. Bu tarz eserler, oluşturduğu toplumsal kimlikle birlikte sonrakilere ulaşacaktır. Çünkü sistemin, eğitim çarkı içinde okutacağı eserlerin de hazır olması gerekir. Bu yüzden, Cumhuriyet dönemi edebiyatının temeli Tanzimat döneminde atılmış ve devamında benzer ürünler Cumhuriyet rejiminin diliyle sunulmuştur.

Yeni bir rejimin uzun zaman ayakta kalması için, topluma bir kimlik kazandırması gerekir. Değişen yasalar, ekonomik sistemler, siyasilerce bu yeni kimliği ülkeye verirken, yazarlar da bu kimliği var edecek tarihi yeniden oluştururlar. Edebi eserlerin, akılda kalması ve oluşturduğu etki dikkate alındığında hiçbir dönem propaganda malzemesi olmaktan kurtulamadığı görülecektir. Ama en acısı da bir bıçak gibi insanların geçmiş ile bağlarını kesmede kullanılmasıdır. Bizde de Osmanlı’yla bağlar böyle kesilmiştir. Gerçeği anlatan eserler yok edilmiş, arşivler yakılmış, yazarlar itibarsızlaştırılmış, hain ilan edilmiştir. Alimler ve “aydın” zümre dışında kalan halk, düşmanın işgalini istemiş, yardım etmiş gibi bir hava oluşturulmuştur.

***

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu bir yazar olarak incelemenin yanında onu bir siyaset adamı, diplomat olarak da incelemek gerekir. Zira bir yazar, ideolojik görüşünü sanatında baskın hâle getiriyorsa eseri sanata değil, o görüşün değerlerine hizmet etmeye başlar. Yakup Kadri de kendi devrindeki birçok yazar gibi rejimin yanında durmuş ve eserlerinde buna sıkça yer vermiştir.

İyi niyetli bir yaklaşımla, bilinçli bir propaganda malzemesi hazırlamadığını varsayalım yazarın. Fakat bugün eserlerini okuyanlar yazarın yapmadığı eleştiriyi, onun eserine dayandırarak yapabiliyor. Genel bir dil kullanmanın sıkıntısı da budur. Mekân isimleri, kişi isimleri, yaşanan olaylar kısmen gerçek, kısmen hayal olunca insanlar hayali ve uydurma olan bölümleri de alıp gerçeğe ekliyorlar. Hayali kısım eğer kitlelerin algısıyla oynayacak durumdaysa işte bu tehlikelidir. Yakup Kadri, “Milli Savaş Hikâyeleri” kitabında bir haşiye düşmüştü: “Küçük hikâye adı altında neşrettiğim bu yazılar gerçek vakalara müstenittir. Bunlar, açıktan açığa, doğrudan doğruya –Anadolu Hatıraları- serlevhasıyla çıkabilirdi. Fakat ben, onların bazılarını kendi arzu ve muhayyileme göre değiştirmek ve canlandırmak zorunda kaldığım için hepsinin birden tamamıyla edebiyata mal olmalarını müreccah buldum.”3

Bu öykülerin edebi değerini, Yakup Kadri’nin yazarlığını tartışmak niyetinde değilim. Fakat onun eserlerinden parçalar alıp “Bakın biz sadece düşmanla değil, içimizdeki hainlerle de savaştık,” diyen insanlar az değil. Bunun sebebi yazarın siyaset olarak durduğu yer, siyasi isimleri eserlerinde pek sık kullanması ve edebi eserler dışında yazmış olduklarıdır. (Gazete yazıları vs.) Hepimizin içini sızlatan öyküler bu tarz, taraflı yaklaşımlarla propaganda malzemesi haline getiriliyor. “Güvercin Avı” öyküsündeki sahneden, “Bir Şehit Mezadı”ndaki vaziyetten biz hiç etkilenmemişiz. Zira biz kurtuluş savaşının karşıtı, hiçbir katkıda bulunmamış, askerden kaçan insanlarmışız meğer! İnsanlar ortak bir acı yaşadığında bu durum ideolojilere kurban gidebiliyor. Ve gelecek kuşakları uyaracak, pişirecek olan bu “acı” siyasi kavgalar yüzünden hissedilemiyor. Herkes ortak acıyı sahipleniyor böylece. Ve diğerini bunun sebebi, kaynağı olarak görüyor. Asıl sebep olanlarsa bunu kaşıyarak yarayı büyütüyor. Bu kangrendir. İnsanlar yeni bir acıyı yaşamamak için ne yapılması gerektiğini düşünmek yerine birbirine karşı savunma halinde kalıyor. Sahip olduğumuz ortak değerleri, tarih, din, kültür vs. hepsi kötü savunucular tarafından parçalanıyor, içi boşaltılıyor ve nihayetinde değerini yitiriyor.

Yakup Kadri’nin romanlarından “Yaban”da hem yazarın kafa karışıklığı hem de ideolojik duruşu açıkça görülmektedir. Bir köylü-aydın çatışması üzerine kurulan roman, yazarın milli mücadele zamanı yapmış olduğu seyahatlerdeki gözlemlerine dayanıyor. Savaştan önce sanatın şahsi olduğunu düşünen Yakup Kadri’nin savaş döneminde bu fikri aksi yönde değişti. Fransız edebiyatının da etkisiyle realist bir çizgi izledi. Romanın gerçekçi ve toplumcu yönünün sebebi budur. Gerçekçilik kelimesine bir parantez açarsak, illaki yaşanan şey anlamına gelmez bu tabir. Olması mümkün şeyler, o devrin malzemeleri kullanılarak yazıldığında bütün izler, tutacağından sonraki kuşaklarca yaşanmış sayılabilecektir. Yazar daha eserin doğduğu zamanda tepkilerle karşılaşmıştır.

Yakup Kadri bugüne kadar süregelen “Milli Kimlik” oluşumuna hem yazar hem siyasetçi olarak katkıda bulunmuştur. Bu kimliğin sınırlarını “Atatürk Devrimleri” çerçevesinde savunmuş hatta CHP’den istifası bu devrimlere uyulmaması nedeniyle olmuştur. Atatürk sonrası dönemde, gerek 27 Mayıs’ta almış olduğu rolden, gerek İnönü hayranlığından dolayı eserlerinde anlattığı kişilerin ve acıların sadece Kemalist kesimce sahiplenildiği görülmektedir. Nihayetinde eskiden bu milli kimlikten aforoz edilen insanlar bugün de aynı gerekçelerle dışlanmaktadır. Ve maalesef zamanın birçok eseri gibi Yakup Kadri’nin eserleri de buna dayanak olmaktan kurtulamamıştır. Dün, aydını belirleyen şey rejimin yanında olmaktı; bugün de değişen bir şey yoktur. 

Propaganda insanların düşünmesini değil ikna olmasını ister. Cumhuriyet dönemi edebiyatı bizim yerimize düşünen yazarların eserlerinden ibarettir. En acısı da bu dönemin, kötü savunucuların doğmasına sebep olmasıdır. Ben Müslümanım, diyemeyenler, ben de Müslümanım diyor bu yüzden.

 


 

1-       Ali Şeriati

2-       Vikipedi, Propaganda

3-       Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Milli Savaş Hikâyeleri, İletişim yay., 1983

 

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *