KEDİNİN AĞZINDAKİ ANKA

Bazen bütün gün kendimi uyanık olduğuma inandırmakla geçiyor

 

Rüya görebilen kaldı mı? Yani gerçek rüyalardan bahsediyorum; günlük telaşın içimize işleyip, yamayarak oluşturduğu rüyalardan değil. Yamama diyorum çünkü zihnimiz bir bulanık su ve o bulanıklık altında yüzüp duruyor bir sürü şey. İçinde bir timsahı da saklıyor bir yılanı da. Kıyısındaki ağaçlar küs zira yansımıyor yüzü suda. Kuşların ağzı kuru çünkü sudan çok bir yüzer çöl gibi akıyor ırmak. Bir çocuk rüyası görebilsek diyeceğim fakat çocukların zihinlerini elimizle bir çomak gibi kurcalıyor, bulandırıyoruz. O saf ırmak,rüyasında gülemiyor artık, yüzleri asık. Yüzleri asık bütünbebeklerin gülemiyor. Gülemiyorçocuklar, oyunlar oyun değil. Oyunlar renkli, kahramanlar büyük, dünya ve uzay -ve daha çok uzay- üstelik dünyalı olamamış çocukların uzayı... O yüzden büyük bir çanak antene bakıp ışınlanacağını düşünüyor. Çünkü öyle oluyor, ışınlanıyor babalar, ölmüyor. Zihnimize bir şiir taşı düşmeli.

 

Şair, şiir gölününesir taşıyla bulandırmalı, diyor bir öyküsünde. Nesir gölüne düşen taşa ne demeli. Şiir taşına! O taş ki bulandırmak şöyle dursun düştüğü yeri berraklaştırır. Ve sıklaşıyor işte şiirin akışı. Giderek artıyor suyun berraklığı. Su, su olduğunu biliyor artık, unutmuştu zira. Şiir taşı bir dolu gibi düştükçe içine nesrin, öz kaynağına dönen bir su gibi, kapanarak ve toplayarak bütün yatağını ve hatta açılarak ve yayılarak bütün genişliğe, etkisi altına alıyor bizi. Şairin rüyası şiir, eli, uzattığı her yere şiir damlatan birçeşme. Şiir atından hiçinmeyen birininöyküsüde pekâlâbu ana damarı yani şiir ırmağını tatmış olacaktır. Öyle ki şiirin olmadığı yerde görülüyor bu susuzluk.

 

Edebiyatımızda rüya durumu oldukça kullanılmış ve yıpratılmıştır. Yalnızca edebiyat mı, pek çok yerde rastlıyoruz rüyaya kelime ve durum olarak. Rüya ile başlayan romanlar, rüya ile bitenler vs. Peki bunca şeye rağmen farklılık yakalanamaz mı? Yakalanır elbet. Tükenmez çünkü hiçbir şey! Tükenmez diyorum zira sınırları insan çiziyor. Tükenirlik de insanın elinde; çoğaltmak, farklılaştırmak, çağını bir ayna gibi ve belki de aynadan da öte bir asıl gibi aktarmak da. Gerçeklik ile çevrelenmiş bir insana çağını nasıl anlatabilirsin. Gerçeklik yani bizim gerçek sandığımız yani perde, örtü, gizli olan… Bu perde tefekkürün bir kalp ritmi haline gelmesiyle kalkacaktır. Gerçeklik perdesi kalkmadan hakikat görünmez. Manzaraları soyalım gözlerimizden, yeni bir dünyayı saklıyor kabuk gibi altında. Bu, sonsuz katmanın ve nihayet noktanın işaretçisi. Çağımız sistemi işte bu perdenin kalkmasını, kabukların soyulmasını istemiyor. Gün boyu boğuşan insan hangi zamanda düşünecek etrafını, neyi nasıl tefekkür edecek. Rüyasını nasıl görecek kabuk bağlamış gözleri. Gözler mi görür, kulak mı duyar aklımız mıdır rüyayı oluşturan. Evet, aklımızdır bu çağda rüyayı oluşturan peki ya kalbi rüya görenler nerede! Sanır mısınız ki uyuyanlar rüya görür. Uyuyanlar rüya göremez. Rüya uyanabilmişlerindir. Gerçekliği yırtıp kabukları soyabilenlerindir. Evet, saçma gelecek, anlaşılmaz diyecekler hakikati bu çabayla anlatana. Zira gerçeklik ile yetinenlere kim anlatabilir onun altındakini. İşte şiirin, şairin, sanatçının bir maden işçisi gibi kabukları soyup işte hakikat diye bağırması bundan. Fakat bu bilinmez bir meyvedir. Tadı acıdır. Hakikat acı bir meyvedir. “Oysa eğik bir omzun meyvesi yoktur. Karıncaları yoktur, tırtılları. Güneş bile kayar gider eğik bir omuzdan.”  Kaçıyor insanlarrüya görmekten, uyuyor. Çağımız böyledir, gözleri açık uyuyor insan, gözleri kapanınca kafesinde bir hayvan gibi gününübekliyor, gününüyaşıyor tekrar ve tekrar ve tekrar.

 

“Fener Bekçisinin Rüyaları” kitabı da gerçeklik zarını soyup insanın ahvalini yirmi dokuz öyküde anlatıyor. Bu öykü gölü, göğsünün orta yerinde büyükçe bir şiir taşı bulunduruyor. Sönen, tekrar yakılmaya çalışılan ve yandığı zaman bir kalp ritmiyle yanıp sönen deniz feneri, kalbimiziişaret ediyor. Kalbimiz, büyükdalgaların duvarına vurup vurup yıprattığı, bazen cançekişir gibi, fersiz bir gözgibi, bir deniz kenarında akıl denen bekçisiyle birlikte yapayalnız. Kalbimiz yalnız değil! Kalbimiz uyumaz da. Fakat akıl bekçiliğini unutup uyuyabilir, yenilebilir ışıklar söndüğünde. Akıl, kaybolabilir ağaçları kaçmış bir ormanda. Akıl işaretleyeceği şıkları kovalıyor bir avcı gibi. Rüyasını aklıyla görene nasıl anlatırız Yunus’u! “Erik dalında üzüm yiyen çocuklara bak, yağmur yağarken bak, salkımlar sarkıyor yerden göğe.” Yunus’un yüzü yerde, biz başı dik durma çabasında felçli boyunlarla, boşalmış zihinlerle, övünüyoruz. Dik dur! “Benim dik durmaya değil sevgiye ihtiyacım var.”

 

“Ben ayımı yerde gördüm, Ne isterim gökyüzünde. Benim yüzüm yerde gerek, Bana rahmet yerden yağar.” (Yunus Emre)

 

Çağın bizden alıpbize sattığı ne çok şey var. Gelecekte rüyalarımızı satın almak zorunda kalabiliriz. Bir gün daha yaşamak için başvuracak kapı arayabiliriz. Bizi bu çağ celladının elinden ne kurtarır! Her gün yalvarıyoruz kılıcı havada. Her gün yalvarıyoruz bir gün daha… Bir günü olan adamın ne çok şeyi var. Ne az şeyi var bizim gibilerin! Canımız sıkılıyor, biraz dolaş açılırsın, diyor kornalar. Biraz dolaşalım ama nerede? Yüzümüzü arıyoruz koşuyoruz fotoğrafçılara. Oysa hiç kimsenin fotoğrafı kendisi değildir, diyor fotoğrafçı;

kalemiyle çekiyor bu pozu. Her şey bitecek, diyoruz pozu verirken. Her şey bitecek! “Usta son tuğlayı koydu binaya, bir bayrak gibi dalgalanıyor çatıda.” Her şey bitti!

 

“Bu dünyada yalnızca müşteri olduğumu anladığım günden beri dışarı çıkmak istemiyorum.” Ne çok şey aldık. Evimizde eşyalar oturuyor. Bağıralım, eşyalarım yaratmadı beni. Midemiz boşluğu kabul etmiyor. Köşeleri yeni köşelerle doldurduk. Yeni şeyler lazım, yeni! Eskitmeden yeni. Çağın açlığı bu işte: bitmeyen az. Her şey az geliyor bize.

 

Bunlar hep ölümü unutmaktan. Bunlar hep ölümden korkmaktan oluyor. Oysa belli olan bir “son” olarak duruyor önümüzde. Başka neden eminiz ki! Doğacak mı çocuk, düşecek mi saksı, geçecek mi zaman, duracak mı araba, gelecek mi para, atlayacak mı adam? Atlayacak! Ölümün dilde ne işi var. Unutalım! Kim taktı yakamıza, ölümünyakada ne işi var, ölümünyakadan başka yerde işi yok.  Bizi şairlerin rüyaları kurtaracak.

 

Fosforlu gözleriyle bir kedi sıçradı ağzında nadir bir kuş, türünün son örneği. Son örneği çünkü bir taneydi. Yoktu, nasıl sıçradı kedi kaf dağına. ∎

 

*Alıntılar A. Ali Ural’ın “Fener Bekçisinin Rüyaları” isimli öykü kitabından yapılmış olup italik yazılmıştır. Şule yay., Kasım 2011

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *