METİNDE BİR AJAN: İTHAF

Metnin Derin Sularında Yüzen İthaf

 

Anneme,

Anneme,

Anneme,

Babama…(1)

Bu ithafı okuduğumuzda öncelikle annesine düşkün bir yazarın kitabını okumaya başladığımızı düşünebiliriz. Peki, bir kere söyleseydi annesine olan düşkünlüğünü anlayamaz mıydık? Belli ki yazar eserle organik bağı bulunan ithafla bize bir şeyi söylemek istiyor. Birçok yazar eserini annesine, babasına, kardeşine, çocuklarına, genel olarak ailesine, yazar arkadaşlarına, editör ya da yayıncılarına, dostlarına hatta kendine ithaf etmiştir. Okuyucu ilk olarak eser ile ithaf edilen kişinin ilişkisini, ithafa ilham olan durumu, ithaf edilen kişi ile yazarın ilişkisini bilmek durumunda değildir ancak birçok ithaf, eserle doğrudan ilişkilidir. Yukarıda alıntıladığım ithaf da bize bir şeyi göstermenin derdinde ama bunu anlamak için yazarla annesi arasındaki yakınlığı bilmemize gerek yok. Burada bir hadisi hatırlamamız gerekiyor.

Ebu Hureyre r.a.’dan rivayet edilmiştir: Bir kişi Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına gelerek:

- Ey Allah'ın Resûlü, iyi davranıp hoş sohbette bulunmama en ziyade kim hak sâhibidir? diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.):

- Annen, buyurdu. Adam:

- Sonra kim? dedi, Hz. Peygamber (s.a.v.) yine:

-   Annen, diye cevap verdi. Adam tekrar:

- Sonra kim? dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) yine:

- Annen, diye cevap verdi. Adam daha sonra kime, diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu dördüncüyü:

- Baban! diye cevapladı.(2)

 

Bu hadisin ışığında yukarıdaki ithafın anlamı daha da derinleşmiş oluyor. Aynı zamanda yazarı hakkında, eserini hangi ışığın altında meydana getirdiğini, eserinde hangi çerçevede durduğu bilgisini de okuruna bildirmiş oluyor. Her ithafın bir amacı olmak zorunda mı, ithafla eser arasında bağ olmalı mı ya da bu bağ eseri anlamamızda bir rehber midir, soruları aklımıza gelebilir. Elbette ithafın bu kadar büyük görevleri ve sorumlulukları olmalı diyemeyiz ancak eserde nokta, virgül kadar boşlukların da önemli olduğunu bildiren Stephane Mallarme’ı (Zarla Dönmeyecek Şans(3) aklımıza getirdiğimizde eserde bulunan her şeyin esere bir katkısının olabileceği sonucu çıkar. İthafı da sanatçı bu amaca giden bir araç olarak kullanabilir ya da kullanmaz. Bu bir, cepte!

 

Manifestosuz Bir Akımın İpuçları

 

Şiir alınlıkları, nedense, şiirin bağrından koparılıp başa konulmuş dizeler sanılır hep, değildirler. Şiir alınlıkları yukarı kaçan çocuk yüzleridir, okulların giriş sınavlarını kazanamayıp, önce kamuya karşı diktreş olduklarından intihara, yetiştirme yurtlarına, sözde açık Kalaba’lara, sonra da tabiata karşı geldiklerinden bacakları koparılmaya, boğulmaya, ölüme yargılanmalarından başka bir nedenle, derin adları, güzel anlamlı bakışlarıyla gazetelere geçmeyen.

Çağdaş bir masal babası yerinize utanıyor.(4)

 

Ece Ayhan bir masalcının ağzından şiir alınlıklarını tanımlıyor. Kendisi bir şair ancak masal babası olarak tanıtıyor kendini. Şiirinin içinde bir masal taslağı var. Biraz karışık değil mi?

 

Masal çocuklar içindir. Ancak hiç masal dinleyemeyecek çocuklar var maalesef. Karaşın bir şair onlar için şiirler düzmüş, sivil şiirler. Onların durumlarını gözümüze, kulağımıza sokmak için. Üstelik bunu da şiir araçlarını kullanarak yapıyor ama masalcı olduğunu iddia ederek. Biraz zorlama olacak ama bunu, şiiri ders vermek isteyen bir şairin ikazı olarak değerlendirebilir miyiz? O zaman şiir alınlıklarının bir anlamı daha ortaya çıkıyor. Yalnızca şiirin içinden çıkmış “şah dize” başa geçmiş oturmuş diyemeyiz, en azından modern Türk şiirinde, İkinci Yeni’den sonra. Peki, bu da cepte iki!

 

Turgut Uyar “Bir Metin Nasıl Yazılmalı” şiirinde eşi Tomris Uyar için bir öykü kurmayı deniyor. Bu cümlede bir yanlış mı var? Turgut Uyar şair, Tomris Uyar öykücü! Turgut Uyar bir şiir yazıyor ama “yazılacaksa” bir öykünün nasıl olması gerektiğini söylüyor. Üstelik öykücü olan eşi için yazılacak bir öykü. Fakat başlıkta dahi öykü demiyor, “metin” diyor. Yani bu kurallar bir öykücüye notlar değil, elinde kalem olan herkes için alınmış notlar olmalı.

 

Şiire baktığımızda ilk kural yazının niteliği olarak karşımıza çıkıyor:

 

topraktan çıkarılmış bir elyazısıyla

taze bir yazı

gümüş para gibi eski ama(5)

 

Kökleri sağlam, eski ama taze. Bir başka İkinci Yeni şairinin (Cemal Süreya) şiir başlığını hatırlatıyor: Yunus ki Süt Dişleriyle Türkçenin. Yunus Emre’nin şiirimize, dile, söyleyişe yaptığı katkı malum. Eski ama taze bir dille yazmak, günümüzde yeniden inşa edilebilen bir dille, dili köklerinden ayırmadan yeniden inşa etmekle yazmaktan bahsediyor Turgut Uyar. Bazı yasak kelimelerden de söz ediyor, polyester ve plastik. Yeni bir dil, bir şey anlatan ama yapay değil. Fabrikada üretilmiş hiç değil. Bir kurt, bir balık, bir kedi, sarı kafalı çocuk (Aritmetikte yanlış yapabilir / İmlâda asla!..(6) yalnız bu dize bile bir ders vermiyor mu?) olabilir.

 

ama öyle mengene desimetre sibernetik

ve çamaşır makinası kesinlikle olmamalı (7)

 

Turgut Uyar’ın şiirinde, şiir dilinde olması gereken ve yasak kelimeler konusuna girmişken Cemal Süreya’nın “Turgut Uyar” isimli şiirine bakmamız gerekir sanırım.

 

İnşaattan ses gelir

Bir şeyi okşar gibidir (8)

 

İnşaat sesinin hiç bu kadar hoş, ince, etkileyici olanını duymamışızdır bugüne kadar. Çekiç sesleri, beton karıştırıcılar, caraskal gürültüsü ama “bir şeyi okşayan.” Turgut Uyar’ın sesi hep yumuşaktır, derinden; uyarıcıdan çok ikna eden, dertleşen bir ses diyebiliriz.

 

Bir elinde kadeh

Öbürünü yarasına bastırır (9)

 

Keyif anlarında dahi derdiyle hemhal. Uzak kalamamış kendinden. Kendine kapanan ama dışındaki dünyayı unutmayan bir şair. Yine adına yazılmış başka bir şiirden, İkinci Yeni’nin diğer uçlarından birinde aynı duyarlılığı buluyoruz.

 

Sevgiler gönderirdi nedense utanırdı da bundan

Gönderir gönderir geri alırdı bir gücenikliği sonra.(10)

 

Bir ustayı ve şiirini tanımlıyor yakın arkadaşları, üstelik yine şiirle. Usta ama acemiliği bırakmayan, korkulu bir usta. Başaramamak kaygısının zevkiyle çalışan bir usta. Hep sevgiyle yaklaşmış ve karşılık görememiş olduğuna inanan bir şairi tanımlıyor bize Edip Cansever. Kırılmıyor, küsemiyor ama gücenebiliyor.

 

Öldüğü gün

Hepimizi işten attılar.(11)

 

Cemal Süreya’nın ve Edip Cansever’in “Turgut Uyar” isimli şiirlerini okuyunca bir konu daha açılıyor önümüzde. Şiirin isminin aynı zamanda bir kişi ismi olması, yani bir ithaf muhatabı olması daha önce tespit ettiğimiz, ithafın bize metinle ilgili ipuçları verdiği, şiir alınlıklarının da sadece şiirin bağrından kopan dizeler olmadığını, bilgileriyle birleşince bir amaca yönelik yazıldıklarını düşündürüyor. Öyleyse isme yazılmış bu şiirlerin ipuçlarını biraz daha yoklayalım.

 

Edip Cansever

 

Yeşil ipek gömleğinin yakası

Büyük zamana düşer.

 

Her şeyin fazlası zararlıdır ya,

Fazla şiirden öldü Edip Cansever.(12)

 

Edip Cansever de diğer İkinci Yeni şairleri gibi birçok şeyi yeniden tanımlamaya, şiire sokmaya çalışmıştır. Hatta hayatının tamamında gördüğü her şeyi şiire girebilecek, dönüşecek nesne olarak görmüştür. Bu yüzden gezdiği oteller, parklar, oyunlar, tiyatro, tarih gibi birçok şeyi şiirine eklemiştir. Şiir eleştirisi, röportaj ve söyleşiler dışında (onlar da şiire dahil) bir şey yazmamış bir şair olarak yaşamıştır.

 

İkinci Yeni’nin bir başka tanımcısı (her şeyi kendince yeniden tanımlar. Sözlüğü vardır, şiirden (13). İlhan Berk şiirleriyle nesneleri, yazı araçlarını, kişisel eşyalarını, yerleri, hatta otları tekrar tanımlar) başka bir isim şiirde Ece Ayhan’ı anlatıyor.

 

Adalara, gemilerin binde bir uğradığı, insan ayağının binde bir bastığı adalara benzer Ece Ayhan. Bir de Ortaçağ kalelerine, şatolarına, o surlar, hendekler, kuleler, mazgallar, asma köprülerle çevrili, nerden ve nasıl gidileceği belli olmayan, bu yüzden de yanına pek yaklaşılmayan ancak karşıdan görülen, bakılan Ortaçağ kalelerine, şatolarına. Gerisinde yol iz bırakmamıştır çünkü, görünmek yetmiş gibidir. Hem niçin bıraksın?

Bütün ada adamları gibi tek insanıdır adasının. Göğü, yeri, en iyi okuyan bir yer, gökbilimci. Thales’den sonra güneş tutulmalarının en doğru takvimini onun bulduğu söylenir. Bir sözcük adamı da değil midir? Ondan önce sözcüklerin kokuları, renkleri, biçimleri, aşk işleri bilinmiyordu. Yalnız sözcüklerin mi? Alfabe de onunla yerini almadı mı? U daha önce ortalarda görünmezdi, F de bugün en çok basılan harfimiz değil mi? Sonra P, Z harflerini raflardan kim indirdi? Ya bin yıllık tümceleri yerinden kim etti? (14)

 

“Ece Ayhan” isimli şiirde neden bir manifestoya ihtiyacı olmadığını söylüyor bize. Görünmek yetmiş gibidir çünkü. Şiirle var olmak yetmiştir. Ama şiirinin de ipuçlarını veriyor bir yandan. Bir ortaçağ şairidir ama çağdaş. Kendine has diliyle, kapalı, uzak bir şiirdir Ece Ayhan şiiri. Yeniden yapılanmış ve kendi dilinde.

 

Peki kendi adına yazdığı (kendine ithaf diyebilir miyiz?) şiirinde kendi şiiri için hangi ipuçlarını veriyor İlhan Berk?

 

Bir insan. Herkes gibi

Uzun saçları uzun yüzüne vurmuş

ve yanında duruyor deli ablası

(Hep soyunuk dolaşan ve topuklarına çıkan saçları)

Gök boş

Böyle koşmaya başlıyor yeryüzünü

Durgun, sıkıntılı

Sanki yeryüzünün düşme hızını inceliyordur

Beyaz, uzun, güzel bir kadının elinden tuttuğu yeryüzünün

Hep beyaz, hep uzun, hep güzel bir kadının

Ve birlikte yatıp kalktıkları (ne zamana kadar?)

Uyanır uyanmaz uzun ablasına koştuğu uzun bir avluda

(Çıplaklıkla ilk buluşuş mu? Korkunç çırılçıplakla!)

Ayakta duran ablasının elinde bir eli

Ve çok sıkılmış

Ve daha o zamandan: Ben sıkıntıyım! mı diyordur

‘Tanrı’ya Ölüm!’ diye yazmıştır karatahtalara

Ve en sevdiği söz: ‘Ancak fakir olan iyi şiir yazar.’

Böyle başka resimlere vuracaktır yüzü, başka yüzlere

Kalabalıklara

Ve artık öğrenilecek bir derstir yeryüzü

Yeryüzü yazılacaktır

Ve bütün meşe ağaçları

Bütün evler, sokaklar

Subasmaları

Beyaz’ın Dilbilimi’ne çalışıyordur

Genç bir şiir için

Çiviyazılarını söküyordur

Harfler, sözcükler yerlerinden oynamış

Ve dilin beli gelmiştir.

Bunun için çıkmaz sokakları dolaşır

- Sen ki İlhan Berk yaşadın iyi kötü

Tanıdın otları böcekleri

               Acıyı uzun (15)

 

Çocukluğundan akıl hastası ablasından gördüğü çıplaklık İlhan Berk’in tüm yaşamında, şiirinde, resimlerinde sürekli olarak görülmektedir. Artık varlığını tanımlamak / hissetmek için ilk başvurduğu, kadın çıplaklığıdır. Şiirlerinde de bu çıplaklığı döneminin hakim ahlak anlayışını yıkmak için kullanmış, ahlak dayatan tüm sistemleri, dinleri reddetmiştir. Yeryüzüne öğrenilmesi gereken, yeniden tanımlanması gereken bir nesne olarak yaklaşmış, sürekli ve her şeyi kendince yeniden yazmak gayretine girmiştir. Bu yeniden yazma yalnızca yeni kelimeler ya da dil yapısını bozmak anlamında değil, sürekli yeni kalıplar, yeni şiir yolları, biçimleri olarak da görülmüştür. Her zaman genç bir şiir yazma gayretinde, dille adeta boğuşarak, zaman zaman anlamı yok sayıp biçime yaslanarak her dönem için yeni şiir alanı açmaya çalışmıştır kendine.

 

 

 İkinci Yeni Bir Akım mı?

 

İkinci Yeni ilk eserlerini vermeye başladığı yıllarda kendinden önceki edebi akımlar gibi bir manifestoyla çıkmadı. Birlikte olduklarını, aynı şiir görüşü etrafında şiirler yazdıklarını, aynı şeylere karşı çıktıklarını ya da savunduklarını belirten yazılar yazmadılar. Birlikte hareket etmek yerine eserleriyle aynı yöne giden ancak farklı sokakları kullanan kişiler olarak görüldüler. Kimi şiirde anlamı tamamen reddederken (İlhan Berk), diğeri anlamın rastlantısal olarak var olabileceğini (Ece Ayhan) savunur. Kimi biçimciliğe yönelirken (İlhan Berk, Cemal Süreya), diğeri özü savunmaktan (Sezai Karakoç) ayrılmamıştır. Kimi şiir kapalı olmak zorundadır (İlhan Berk) derken, diğeri kapalı şiir yoktur, olsa olsa şiire kapalı kişiler vardır (Edip Cansever) der. (16) Haliyle yazdıkları şiirin rotasındaki bu farklılıklar sayesinde vardıkları şiirler de birbirine yakın ama farklı yerlere varan şiirler olacaktır. Bu benzer ve farklı oluş durumu, İkinci Yeni’yi akım olarak tanımlayıp tanımlayamayacağımız sorusuna kadar götürebiliriz.

 

Özellikle İlhan Berk gibi deneye, denemeye açık bir şair için imge, soyutlama, yeniden tanımlama mümkün ve şiir için vazgeçilmezlerdendir. Öz, anlam, anlatı bu noktada atlanabilir, estetik kaygı çok daha ön plandadır. Dolayısıyla şiirin bir görevi olduğu düşüncesinden uzak olan şair için halkın sorunları, bireyin sıkıntısı, genelde “mesele” çok da önemli değildir. Tabii yukarıda belirtmeye çalıştığım gibi bu genellemeler İkinci Yeni içinde olan tüm şairleri kapsamaz. Örneğin Turgut Uyar bireyin sıkıntısını aynı teknikle yazmaya devam etmiştir. Cemal Süreya için politik içerik önemlidir ancak yazılarında şiirde anlamın rastlantısal olması gerektiğini, kendiliğinden çıkmasını savunmuştur. Ancak Sezai Karakoç için bundan söz etmek mümkün değildir. Şair bir görev adamıdır ve anlatması gerekeni söylemek için İkinci Yeni’nin tekniklerini kullanmıştır.

 

Genel olarak toplumdan, toplumsal/politik sorunlardan kaçış içe/kendine şeklinde olmuştur İkinci Yeni’de. Cinselliği ön plana çıkaran, varlığını hissetme/anlamlandırma çabasında olan İkinci Yeni şairi cinselliğe sığınır. Bu genellemenin de istisnası yok değildir. Daha önce de belirttiğim gibi Sezai Karakoç, şairi bir diriliş eri gördüğü için, cinselliğe kaçmasından değil düşman gördüğü batılla savaşmasından yanadır. Onun şiirinde kaçış sığınmadır. Dine, kutsal olana sığınmak.

 

Şair önce kendi ağıtını yaz

Binlerce ağıttan önce

Gün gelip saat çalınca

Vaktin olmaz kendi ağıtını söylemeye

*

Ben ağıt yazmayı sevmem

Ölümden değil dirilişten yanayım

Ölümden değil sonrasından yana

Ağıt yazmaktan değil mevlüt yazmaktan yana (17)

 


 

(1) Kelebeğe Tapan Adam, Bünyamin Demirci, Şule Yayınları, 2014

(2) Kütüb-ü Sitte. Buhârî, Edeb 2; Müslim, Birr 1

(3) Sayfalarda “boş yerler” var, bu boş yerler aslında büyük önem taşıyor, ilk bakışta dikkati çekiyorlar, şiirin yapısı bunu gerektirdi, çünkü onlar, sayfanın ortasında toplanan ve sayfanın üçte birini oluşturan sözcüklerin yöresinde bir sessizliği gerçekleştiriyorlar, çünkü dize lirik ve çok az uyaklı. Ölücüyü kaldırıp atmıyorum, serpiştiriyorum yalnızca.

Zarla Dönmeyecek Şans Şairin Önsözü, Şiirler, Stephane Mallarme, Varlık Yayınları, 2015, s. 177

(4) Bütün Yort Savul’lar!, Ece Ayhan, Toplu Şiirler, YKY, 2012, s. 147

(5) Büyük Saat, Turgut Uyar, Toplu Şiirler, YKY, 2011, s. 541

(6) a.g.e., s. 541

(7) a.g.e.,  s. 542

(8) Sevda Sözleri, Cemal Süreya, Toplu Şiirler, YKY, 1995, s. 209

(9) a.g.e., s. 209

(10) Sonrası Kalır II, Edip Cansever, Toplu Şiirler, YKY, 2007, s. 511

(11) Sevda Sözleri, Cemal Süreya, Toplu Şiirler, YKY, 1995, s. 209

(12) a.g.e., s. 204

(13) Berk Sözlüğü I, Nesneler; Harfler, Pipo, Virgül, Dana, Ekmek, Kurşunkalem, Patates

Berk Sözlüğü II, Otlar; Ebegümeci, Ayrıkotu, Sarımsak, Sardunyaya Övgü, Kereviz

Berk Sözlüğü III, Söylenler; Çınar, Lale, Güvercin, Göktepe, Kapalıçarşı, Topburnu, Kınalıada  

Aşk Tahtı, İlhan Berk, 1976-1982 Toplu Şiirler II, YKY, 2013

(14) a.g.e., s. 284-285

(15) a.g.e., s. 287-293

(16) Detaylı bilgi için: İkinci Yeni Olayı, Asım Bezirci, Evrensel Basım Yayın, 2013

(17) Gündoğmadan, Sezai Karakoç, Diriliş Yayınları, 2010, s. 623-624

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *