PROPAGARE YA DA İSTİLA

Etki alanlarını genişletmek isteyenler önce aklın kapısına dayanıyor. Hayır “Dayanma” kelimesi kuşatmayı çağrıştırıyor, kullanılmamalı. “Aklın kapısına gidiyor,” diyelim. Koçbaşıyla kırarak da girilebilirdi maksat hasıl olabilseydi; fakat o elinde çiçek nazikçe çalıyor kapıyı, gözleme deliğinden bakanlara gülümseyerek. 

Bir öğretiyi veya düşünceyi kitlelere benimsetmek mi istiyorsunuz, “istemli bir yönlendirme”ye ihtiyacınız var. İstilayı masum gösterecek propagandaya. Propagare de diyebiliriz ona Latince: Genişleme ve yayılma. Bir kelimenin Latince adını verince bilimsel bir kalkan da edinmiş oluyoruz. Şimdi sıra geldi kılıç kuşanmaya. Yalnız kalkanla harbedemeyiz. Kılıcımız manipülasyon. Bu keskin kılıçla hissettirmeden ameliyat yapmak zorundayız. Hasta ameliyat odasında olduğunu dahi fark etmemeli. Kolmer’in tabiriyle, “Bilincinde olmayan insanı, bilinçli bir şekilde etkilemektir,” zira manipülasyon, “böyle bir şeyi fark etse reddeder ve bu metotları kabul etmez.” Propagandada niyet bozukluğu var. Bu yüzden hakikatin değil, duyurulmak istenen haberin ve manipülasyon şeklinin peşinde.

Papa XV. Gregorius tarafından kullanıldı propaganda kelimesi ilk kez. 1622 yılında Protestanlığın yayılmasını önlemek için Vatikan’da, on üç Cizvit kardinalden oluşan  topluluğun adında rastladık ona: Sacra Congregatio de Propaganda Fide (İmanı Yayan Kutsal Topluluk). Zamanla kurulun isminin “propaganda” olarak kısaltıldığını ve Avrupa’daki Protestanlığa karşı savaşın yanı sıra misyonerlik faaliyetlerinin bayrağı olduğunu öğrendik.  

Almanya’dan geri kalmamakla birlikte İngiliz Savaş Propaganda Bürosu’nun farklı yöntemleri vardı. Son derece gizli çalışan bu teşkilatın, tarafsız ülkelerin entelektüellerini harekete geçirmek için edebi metinler hazırladığına tanık oldu tarih. Sahnede H. G. Wells, Arthur Conan Doyle, Rudyard Kipling, Thomas Hardy gibi dünyaca ünlü edebiyatçılar vardı yine. İngiliz edebiyatçılar daha savaşın başladığı 1914 yılında Londra’da bir araya gelerek “hükümet politikası için edebi bir kampanya” oluşturmuşlardı.

Sanatın siyasi amaçlar için kullanılması yeni bir durum değildi aslında. Antik dönemde Parabasis’le yapılıyordu bu. Aristophanes’in tiyatro oyunlarında parabasis ânında oyun durur, kurgusallık askıya alınır, koro sahnenin önüne doğru yürür, maskelerini indirip doğrudan seyirciyle konuşmaya başlar, söylediklerini kabul etmeleri için bağırır, eleştirilerini sıraladıktan sonra maskelerini takıp yerlerine dönerler ve oyun kaldığı yerden devam ederdi.

Evet, oyun kaldığı yerden devam ediyordu. 1960’lardan itibaren propaganda bilimsel bir kisve edindi kendine: İletişim. Böylece kuzu postuna bürünen kurdun hareket sahası genişleyerek girmedik menfez bırakmadı. O dönemde New York Modern Sanat Müzesi’nin düzenlediği ve bütün dünyaya ithal edilen uluslararası sergiler bir yandan Amerika’nın “özgürlük damgası”nı taşırken diğer yandan Sovyet komünizminin “kitsch” sanatını eleştiriyordu. 1970’lerin ortalarında bu sergilerin bir kısmının el altından CIA tarafndan finanse edildiği öğrenildi.

Sanatın, politikaya meze edilmemesi gerektiğini savunan yazarlar olduysa da azınlıkta kaldılar. George Orwell edebiyat-politika ilişkisini, “Neden Yazıyorum?” adlı yazısında şöyle ifşa ediyordu: “Geçtiğimiz on yıl boyunca en çok yapmak istediğim şey, politik yazarlığı sanata dönüştürmekti. Başlangıç noktam hep bir partizanlık hissi, bir adaletsizlik duygusu oldu. Kitap yazmaya koyulduğumda, kendime, "bir sanat eseri üreteceğim," demiyorum. Yazmak istiyorum, çünkü ortaya çıkarmak istediğim bir yalan, dikkat çekmek istediğim bir olgu var ve başlangıçtaki kaygım, sesimi duyurmak. (...) Eserlerimi inceleyecek herkes, düpedüz propaganda olduklarında dahi, profesyonel bir politikacının önemsiz addedeceği birçok şey içerdiklerini görecektir.”

İspanya İç Savaşı, Pablo Neruda üzerinde büyük bir etki oluşturmuş, şair dostu Lorca'nın ölümüyle Cumhuriyetçi harekete katılmıştı. “Yürekte İspanya” adlı şiir kitabını işte bu süreç doğurmuştu. Neruda, kitabının serüveninden sonraları şöyle söz edecekti:

“Doğu cephesinde terk edilmiş bir manastırda, çok ilginç koşullar altında basılmıştı “Yürekte İspanya”  Sanırım pek az kitabın böyle ilginç bir yazgısı ve hikayesi vardır. Cephedeki askerler dizgiyi ve baskıyı öğrendiler. Baskı yapacak kağıt yoktu. Eski bir değirmende kağıt yapmaya karar verdiler. Savaşın en hararetli günlerinde ve patlayan bombalar altında tuhaf bir kağıt orta­ya çıktı. Düşmanın bayrağından, yaralı askerin kanlı elbisesine kadar ne bulunduysa değirmenin dişleri arasında ezildi. Tuhaf yapım madde­sine ve yapanların bilgisizliğine rağmen çok güzel bir kağıt ortaya çıktı. Bu kitaptan günümüze kalmış çok az sayıda nüsha, ilginç kağıda ya­pılmış güzel baskısıyla hayranlık uyandırmaktadır...”

İspanya İç Savaşı’nın doğurduğu eserlerden biri de Hemingway’in “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” romanı. Hemingway’in “Bir haber ajansının muhabiri” olarak  gidip, cephelerinde bizzat çarpıştığı bu savaş yalnız dünyada milyonlarca nüsha satan bir edebi başyapıt vücuda getirmekle kalmamış, İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikan ve Rus orduları, eseri gerilla savaşını anlatırken eğitimde kullanmışlardı.

Edebiyatın propaganda için ne kadar “kullanışlı” olduğunu imlemek için Rus şair Konstantin Simonov’un öyküsüne bakalım bir de: II. Dünya Savaşı’nda genç eşi Valentina Serova’ya cepheden şu mısralarla sesleniyordu Simonov: “Bekle beni, döneceğim ben / Çok çok bıkmadan bekle / Sarı yağmurların hüznü basınca / Kar kasıp kavururken / Kızgın sıcaklarda bekle. / Uzak yerlerde mektuplar kesilince / Bekle beni. / Birlikte bekleyenlerin beklemekten / Usandığına bakma bekle / Bekle beni döneceğim...” Şiiri izne giden bir askerle eşine yolluyordu Simonov. Askerin bir kopyasını kendine ayırdığı mısralar çok geçmeden bir gazetede yayımlanıyor ve dudaktan dudağa yayılıyordu şiir. Defalarca besteleniyordu. Kader bu ya cephede kendi şiirini hiç tanımadığı bir askerin ağzından işitti Simonov. Bir şarkı olarak işitti onu: “Sağ kalışımın sırrını yalnız / Senle ben bileceğiz- / Bütün sır –senin / Başkalarının bilmediği gibi beklemeyi bilmende.”

Hikâyesi böyle anlatıldı evet, yalnız beklemeyi değil, ölmeyi de kolaylaştırdı bu mısralar. Ancak efsaneyi dilden dile aktaranların belirtmeyi unuttukları bir husus vardı. Simonov, ordu gazetesi Kızıl Yıldız’ın savaş muhabiri olarak görev yapmış, Sovyet insanının mücadelesini yazılarıyla kutsayarak önce Stalin, daha sonra Lenin Ödülü’nü “kazanmıştı.”

Savaş, şiir ve şarkı demişken Lili Marleen’i anmamak haksızlık olur: “Kışla kapısının önündeki fener / Eskiden de oradaydı, şimdi de orada / Orada tekrar görüşsek ya / Dursak yine lambanın altında / Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen / Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen…” Bir şiir düşünün ki, I. Dünya Savaşı’nda Rus cephesinde er rütbesiyle savaşan Hamburglu şair Hans Leip tarafından yazılıyor ve öyle dokunuyor ki ruhlara, II. Dünya Savaşı’na kadar şekilden şekle, nağmeden nağmeye dönüşerek insan acısının simgesi oluyor. Bir Alman şarkısı olmasının önemi yok. Onunla Almanlara karşı savaşan askerler de moral buluyor. Daha doğrusu kendilerini buluyorlar, kendi acılarını. Radyoda Lili Marleen çalmaya başlayınca silah sesleri kesiliyor. Şarkı bittikten sonra çarpışmaya devam ediliyor. Alman siperlerinde Lili Marleen dinlenirken yaşanılan bir olay var ki inanılır gibi değil. Bozuk bir Almanca’yla “Hey, radyonun sesini biraz açsana!” diye bağırıyor karşı siperlerden bir asker.

 

 

Eser Sahibi:

1959'da Samsun Ladik'te doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Ankara'da tamamladı. İlk şiiri Mavera Dergisi'nde çıktı (1982). Yükseköğreniminin ardından bir süre editörlük yaptıktan sonra Şûle Yayınları'nı kurdu. 1989'da Merdiven Sanat isimli aylık bir sanat dergisi çıkardı. 24 sayı çıkan bu derginin yanı sıra Kitaphaber isimli iki aylık bir kitap-kültür dergisi yayınladı. Yayın yönetmenliğini de yaptığı bu dergilerde şiir, öykü ve makalelerini yayınladı. Ural'ın yayınlayıp yönettiği dergiler arasında bir şiir ve poetika dergisi olan Merdivenşiir de bulunuyor (2005–2007).
2006-2012 yılları arasında Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) İstanbul şube başkanlığını yapmış olan A. Ali Ural, bir dönem de Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu üyeliğinde bulundu. İstanbul Uluslararası Şiir Festivali Yürütme Kurulu üyesi olan Ural, “Ejderha ve Kelebek” adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği'nin 2010 Deneme Ödülü'nü aldı. 2011 yılından itibaren FSMVÜ'de  “Özgün Yazarlık” ve “Yazılı ve Sözlü Anlatım” dersleri veren A. Ali Ural, 2012 yılının Şubat ayında birinci sayısı çıkan ve edebiyat ağırlıklı bir sanat dergisi olan Karabatak' ın yayın yönetmenliğini yapıyor. Ural, “Gizli Buzlanma” adlı şiir kitabıyla 2013’te Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Yılın Şiir Kitabı” ödülünü aldı.

Eserleri: 
Şiir: 
Körün Parmak Uçları (1998)
Kuduz Aşısı (2006)
Gizli Buzlanma (2013)

Hikâye: 
Yangın Merdiveni (2000)
Fener Bekçisinin Rüyaları (2011)

Deneme: 
Posta Kutusundaki Mızıka (1999)
Makyaj Yapan Ölüler (2004)
Resimde Görünmeyen (2006)
Güneşimin Önünden Çekil (2007)
Satranç Oynayan Derviş (2008)
Tek Kelimelik Sözlük (2009)
Ejderha ve Kelebek (2010)
Bostancı Bahane (2010)

Tercüme-Araştırma: 
Divan / İmam Şâfiî'nin Şiirleri (2002)

0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *