ŞİİRDE MİLLİLİK VE EVRENSELLİK SORUNU: İSMET ÖZEL’İN “SÜNNİ ŞAİR OLUR MU?” SORUSUNUN ANLAMI VE CEVABI BAĞLAMINDA BİR HAŞİYE DENEMESİ

Öncelikle hemen şunu belirteyim ki, şiirin milliliği ya da yerliliği, bu ikisi aynı şeye tekabül etmez kanımca; salt şiirin şairden bağımsız olarak şiirinin söyledikleri üzerinden yapılamaz. Evrensel şiirler anlamlı ve sürekli okunabilecek klasikler olarak görülürken, yerel veya milli bir durumu, mesela bir Çanakkale Savaşı’nı dile getiren bir şiir, kendi aurası dışında anlam dünyasından yoksun bir şiir olarak görülür genellikle. Şiirin evrenselliği onun anlamını ve çağlar boyu okunabilen ve hissedilebilen bir şiir olarak değerli görülmesinin yegâne şartı gibidir. Hâlbuki bir şiirin evrenselliği gerçekte ne anlama gelir? Öncelikle bunu sorgulamak lazımdır. Dahası yerlilik veya millilik olmadan evrensel bir şiir ne ölçüde yazılabilir gibi konuları sorgulamak gerekiyor.

Bu sorunun daha iyi anlaşılması ve kavranması açısından meseleyi can yakıcı bir metin üzerinden ele almak istiyorum. İsmet Özel’in Şiir Okuma Klavuzu’unda bir bölüm vardır,  şöyle bir soru üzerinden konuyu ele alır: “Sünni” Şair Olur mu? (İlk yayımlandığı yer: “Sünnî Şair Olur Mu?”, Dergâh, C.I, S.3, Mayıs 1990, s.1. ) Bu soru, Sünni insanların şair olup olamayacağı konusu ilgili değildir. Aynı şekilde şairlik ve Sünnilik arasında itikadi bir ilişkinin hikâyesi de değildir. İsmet Özel’in ‘’Sünni’’ kelimesine yüklediği anlama ve bu kelimeyi kullanış amacına dikkat edilecek olursa asıl söylenmek istenenler daha iyi anlaşılabilir. ‘’Sünni’’ kelimesi İsmet Özel’de bir ayrıksılığın ifadesi olarak kullanılır. Genelde kabul gören, dünyadaki değerler(!) sistemi içinde farklı değerlere sahip olabilmek ayrıcalığı bizi Sünni yapar. Yani dünyadaki sahte evrenselliğin dışladığı bir buradalık, yerlilik ve hatta dahası bir cemaate ait olmak insanı sıradan ve herkesleşme tehlikesiyle yüz yüze getirmez bilakis onları ayrıksılığın otantikliğine ve yerliliğin bütüncüllüğüne ulaştırır. Bu, “ehl-i sünnet ve’l cemaat” anlamındaki ideal görüş, duyuş, düşünüş, davranış tarzıdır. Böylesi bir düşünüş, duyuş ve idealin aynı zamanda yerlilik ve millilikle de yakından bir ilişkisi olduğu söylenebilir. Her şairin durduğu bir yer, aldığı bir tavır vardır ve bu yer ve tavır dünyanın geri kalanına ters bir durumda ise, o zaman şair ayrıksı ve heredox yani yoldan çıkmış görünebilir. Bu durumda şairin, önceki bölümlerde de bahsi geçen kirli bir dünyada iki seçeneği vardır. Bunlardan birincisi sistemin dışında ama herhangi bir yerde durmak; diğeri ise –ki bu Sünni şairdir- sistemin dışında ama ideal olan yerde bulunmak. Sünni şair ile yerli/milli şair arasında bir benzerlik kurarsak eğer, milli/yerli şair milli/yerli olarak dünyada ayrıksı bir yere sahip olabilir, dahası bu ayrıksılığı onu olağan karşısında olağan dışı bir konuma da getirebilir. Ancak kanımca İsmet Özel’in şiir evreninde ve şair tasavvurunda yerlilik/millilik dediğimiz olgu burada yerlilik ve millilik içinde olup biten her şeye evet demeyi gerektirmez. Ancak bununla birlikte evet denilecek belki hiçbir şey olmasa da buraya sırt çevirmeyi evrensellik çatısı altında burayla olan bireysel derinlik bağını koparmayı da gerektirmez. Ahmet Çiğdem’in ifadesiyle, buraya, burada olmaklığa sevgi ve nefretin sınırlarını çizemeyiz. Bunları rasyonel formlar haline de getiremeyiz. Bu toprakların özgül durumunu keşfetmek, bir ideolojik tutumun mottosu haline de getirilemez. (Yerlilik Üzerine Tezleri, Birikim Dergisi,  Sayı: 111-112, s. 87.)

İşte ideal olan yer İsmet Özel’e göre Sünni şairin durduğu yerdir. “Şair toplum içinde i’tizâl etmiş (heterodox) unsur olarak mı değer sahibidir, yoksa şairi değerli kılan onun toplumdaki sahih (ortodox) varlık şartlarına olan bağlılığı mıdır? Okur-yazarlar dünyasındaki yaygın anlayış şairin bir Ortodoks olmaktan ziyade bir heterodoks olduğuna inanmaya yatkındır. Hele modern şiirin bir tenakuz olarak başladığını biliyorsak muhalif şiirin aynı zamanda ayrıksı (eccentric) bir özelliği olduğunu kabulde güçlük çekmeyiz. Ama bu iş hiç de göründüğü gibi değildir. Yamukluk şairden değil dünyanın aldığı biçimden geliyor. Genetik mühendisliği yoluyla insan imal etmeye yönelmiş bir dünya, nükleer ve kimyasal silahlarla siyaseti yönlendiren bir dünya, elektronik sanayin her türlü çılgınlığa meydan verdiği bir dünya, trafik lambalarından tutun da kitle iletişim araçlarına kadar her alanda insan denen canlıyı sıkı bir denetim altına alan bir dünya mutezîl bir dünyadır.” (Şiir Okuma Klavuzu, s.61) Böylesi dünyada ayrıksılık Özel’e göre Sünniliğinden taviz vermemektir. Burada Sünnilik kanımca bir örnek olarak anlaşılmalıdır. İnsan onurunun olmadığı, pis ve çirkin dünyada otantik düşünüş tarzınızı muhafaza ettiğiniz yer, temiz kalabilmenin en azından imkânının olduğu yer şairin Sünniliğiyle ilişkilendirilmiş ve belki bununda ötesinde şairin içinden geçtiği cemaatle ifade edilmiştir. Bu durumu algılayamamış kimi edebiyatçılar şairin tutumunu eleştirmiştir. (Mehmet H., Doğan, “Evet İsyan’dan Sünnî Şaire”, Adam Sanat, Sayı: 57, Ağustos 1990, s.18–26.)

Bununla birlikte Sünni şair dediğimiz biri, ideal durumun sabit ve kâmil kişisi de değildir. Şimdi, şu anda Sünni şair büyük bir karar anındadır. Bu öyle bir karar anıdır ki, sonuç kaçınılmaz bir aporiadır, antinomidir, her çözümün kendi içinde sorunlar ürettiği yeni ve bambaşka bir durumdur. Sünni şair ‘’Eğer rezil mu’tezil dünya karşısına kendi insan özelliklerini, insanca özlem ve korkularını koyacaksa bu, yeni bir rezalet ve bir başka i’tizaldir; yok eğer dünya karşısında geri çekilecekse böyle yapmakla kendini sıfıra irca etmiş olacak ve dünyanın rezaletini belirtmenin imkânlarını kundaklamış olacaktır. Hayata karşı sanatı öneremez çünkü kalkış noktası dirimdir. Sanatı yok sayarak hayatı yüceltemez çünkü hayatın değerini öğrenmedeki tek aracı sanattır. Sünni şair bu zorluğu asla aşamayacaktır.’’(Şiir Okuma Klavuzu, s.62) İsmet Özel, Sünni şairin karşısında duran böyle bir zorluğa işaret etmekle beraber büsbütün ümitsizliğe kapılmamak gerektiğini de belirtir. Bu zorluğun aşılmasında görev yine şaire düşmektedir. “Bu da cemaatin estetik değerlerini yeniden keşfetmek ve bu değerleri hem en yoğun, hem de en ince biçimleriyle dışa vurmak başarısına ermekte saklıdır.” (Şiir Okuma Klavuzu, s.63) Kanımca işte tam burası şiirde millilik ve evrensellik arasındaki gerilimde İsmet Özel’in nerede durduğuna dair bir işarettir. Cemaatin estetik değerlerini önce keşfetmek sonra da bunun ifşa etmek gerekmektedir.

İsmet Özel, bir zamanlar var olduğuna inandığı, şiirin ne olduğunun farkına varan ve şairin neye yöneldiğinin bilincinde olan bu “çevre”yi şöyle anlatmaktadır: “Şiiri mihver kılan bu edebiyat çevresi, toplum yapısı göz önüne alınırsa, hiç de egemen sınıfların bir birimi değildi. Şiir saygısını içinde barındıran bu çevrenin gelir düzeyi bakımından, devlet mekanizmasında tuttukları yer bakımından, toplumun geçerli saydığı üstünlükler bakımından hiçbir ortak paydası yoktu. Gerçi bu çevreyi oluşturan kişiler bir çeşit aydınlardı ama onların aydın nitelikleri ne öğrenim kurumlarının onayıyla ne de bilgiç bir yetkenin vizesiyle belirginleşmişti. Hatta onlara aydın demek bile onları gerçek niteliklerinden uzak bir tanıma sokuşturmaya yarardı.” Buradaki çevre özellikle hermeneutik bağlamda düşünülürse, hem Heidegger’in varlığın evine hem de Gadamer’in gelenek ve ufukların kaynaşmasına, Husserl için ise yaşam-dünyası kavramına göndermede bulunur. Tüm bunların ifade ettikleri şey ise her cemaatin bir çevresi olduğu gerçeğidir.

Gelin “çevre”ye bir daha bakalım. “Şiirin saygısını üstün tutan ve artık başka renkleri, başka biçimleri nedeniyle görünemez olmuş bu insanlara o sıralarda ‘çevre’ demek bile fazlaydı. Çünkü tuhaftır, bu insanlar aynı yerde, aynı yaş grubunda, aynı kültürel eğilimde olmadıkları gibi, birbirlerini çoğunlukla tanımazlardı bile. Ama tercihlerinde şaşılacak bir benzerlik, edebiyata bağlı ahlaklarında inanılmaz bir ilke birliği taşırlardı. Bir evrak memuruyla bir aktörün, yatılı bir öğrenciyle bir tezgâhtarın dikkatlerini aynı mısraya çevirdiklerini görmek, dostluklarını aynı şiir dolayısıyla pekiştirdiklerine tanık olmak mümkündü. Bu çevre bir insanın adamdan sayılmasının şiire verdiği yerle, şiiri sevme derecesiyle, şiire yaklaşma inceliğiyle ölçüldüğü bir çevreydi.” (Şiir Okuma Kılavuzu, s.10) İsmet Özel, “Ben şiiri böylesi bir ortamda tanıdım,” demekte ve şöyle devam etmektedir: “(Bu) ortam Türkçenin henüz sevildiği bir ortamdı. Belki bu sevgi yüzünden şiirin uyardığı birçok başka şey de seviliyor, hayat karşısında vakar ve sevecenlik elde tutulmaya çabalanıyordu. Bu çabaların boşuna olduğunu, o dönemleri yaşamış hiç kimse söyleyemez. Şiir kendisini besleyenlere hizmet eder, şiirden beklenen yarar ne ise o elde edilirdi. Yani bu insanlar iç dünyalarında belirginlik kazanmış değerlerden ötürü başlarını dik tutmayı, ucuz ve bayağı değerlere dirsek çevirmeyi bilirlerdi.” (Şiir Okuma Kılavuzu, s.11) Şair, şimdilerde böyle bir durumun söz konusu bile olamayacağını, dikkat çekmeye gayret gösterdiği “çevre”nin yerini “piyasa”nın aldığını düşünmektedir. “Artık şiir(!) değerlendirmelerine paranın, apoletlerin ve koltukların gölgesi düşmüştür,” diyen Özel, şiirden bir şeyler elde etmenin, okuyarak ya da tadılarak değil, pazarlıkta uyuşarak mümkün olduğunu belirtir. (İbrahim Tüzer, İsmet Özel’in Şiirleri Üzerine Bir İnceleme, Doktora Tezi, s. 43.) Diğer yandan Türkçenin sevildiği bir ortam Türkçeyle düşünüldüğü ve konuşulduğu, insanların dil özelinde bir dünyaya sahip oldukları bir dönemdir. Bu ifadeler Heidegger’in “dil varlığın evidir”, Wittgenstein, “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır,”, Foucault, “Bir dilin gramatiksel düzeni o dilde söylenebilecek her şeyin a priorisini oluşturur,” ve Gadamer’in “Anlaşılabilen yegâne şey dildir, dil de gelenektir,” ifadeleri bağlamında okunabilir. Şairin millilik/yerlilik bağlamında ortaya çıkan yanı aslında yaşayan insan olmaktır.  İsmet Özel, “yaşayan (insan) olmak”tan neyi kastettiğini şu şekilde açıklamaktadır: “Yaşayan olmak, somut yaşama alanında kalmak, zorbaca benimsetilmek istenen kuralların dışında olmak demektir. Standart ölçülerin benimsenmesi, şiire düşman olmak, soyutlamaların yok edici bölgesinde erimek demektir. İçinde bulunduğu durumu zihnen doğrulamaktan başka çıkar yol bulamayan insan, yani bütün imkânın yaşanmakta olandan ibaret olduğunu kabul eden ve bu kabulünü ‘tarihin akışı’, ‘objektif koşullar’, ‘insanlık ideali’, ‘tanrısal ilke’ gibi soyut, baskıcı kavramlarla haklılaştırmak isteyen insan, yeryüzündeki bütün pislikleri üzerine almaya hazırlanmış, bütün zorbalarla işbirliğine önceden razı olmuştur.” (Şiir Okuma Kılavuzu, s.50) Yaşayan insan geleneği olan insandır, yaşadığı için gelene eklemelerde bulunur, böylece bir geleneğe ait olur.

Son olarak, Ece Ayhan İslamcı şairlere “Sünni şair” demenin daha doğru olduğunu söyler: “Onlara Sünni şairler dersek böyle bir kullanım daha yerinde olur. Onların yalnızlıklarından yakınmadıkları doğrudur. Sünniliği ben çoğunluk anlamına alırım, buna karşın ve yine de yalnız ve ıssız oluşları benim hep dikkatimi çekmişti... Onlar sıkı şair olabilirler. İş burada değil.” İlhan Berk ise İslamcı şairlerden söz ederken her şeye rağmen İsmet Özel için ayrı bir ayraç açmanın mümkün olduğuna işaret eder. (Bkz. Ece Ayhan, “Kolsuz Bir Hattat”) Yukarıda yaptığımız İsmet Özel okumalarından sonra Ece Ayhan’ın Sünni şairden anladığı artık çok başka bir şeydir ve bu, muhtemelen yaşamayan şairler, yani yerliliğini/milliğini kaybetmiş şairler için kullanılabilir ancak.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *