TAŞLARI DÖKÜLEN KADİM BİR TAÇ: İTHAF

İnsanlarla hiçbir alışverişim yok;

                  yüzlerce bela içinde olsam da neşeliyim.

             Attar”

 

İthaf kadim bir taç antik dönemden bugüne parıltılarını yayan. Bir taç evet, takanı göz alıcı kılmak değil her vakit hüneri. M. Ö. III. yüzyılın ithafları arkadaşlara yapılıyor fakat bir beklenti var bu armağanların ardında: Eleştiri. Onurlandırılana sorumluluk yüklüyor eser, tenkit edilmeyi umarak. Bakın Arşimet bir yazısını nasıl ithaf ediyor dostuna: “Arşimet Dositeros’u selamlar. Dostlara öğretileri bildirmenin doğru olduğuna inandığım için, yazmış olduğum kanıtları gönderiyor ve matematikçilerin eleştirel gözlerine sunuyorum. Sağlıcakla kal!”

 

Bir başka mücevheri “himaye” ithaf tacının. Adını anarak hamilerin eserlerine destek arıyor müellifler. M. Ö. I. yüzyılda ve M. S. II. yüzyılda Virgil, Ovid, Cicero gibi isimler eserlerini başta imparatorlar olmak üzere güç sahiplerine ithaf ederek desteklerini umuyorlar. Cicero, arkadaşı Brütüs’e “De natura deorum” adlı yazısını ithaf ederken “Brütüs’üm!” diyor büyük bir içtenlikle, “Felsefede bugüne kadar yeterince aydınlatılmamış sorunlar vardır. Senin de çok iyi bildiğin gibi, anlaşılması oldukça güç olan soru, tanrıların varlığı hakkında olanıdır ki bunun kavranması, ruhumuza hizmet eder ve tanrıların övülmesi konusunda vazgeçilmezdir.”

 

Düşüncelerine şemsiye ararken başlarına bir yıldırım düşmesin diye imparatorları paratoner kılmakta sakınca görmüyor kimi filozoflar ve Seneca ithafını şu cümlelerle yapıyor: “Merhamet hakkında yazmaya karar verme nedenim imparator Nero, bir ayna olup insanların en büyük sevinci olarak kendimi sana göstermek istememdir.” Tanrı’nın hoşnutluğunu kazanma çabası gibi bir şey bu. İthafın Latince adı da dini bir terim olan “dedicatio” değil mi hem; “Bir binayı ya da bir yapıyı tanrısal güce veya tanrısal bir kişiye adamak,” anlamında kullanılan.

 

İthaf edilene düşen yalnızca hoşnut olmak değil elbette, kelimelerden ibaret bu çelenge, kelimeleri aşan armağanlarla karşılık vermek. İthafın muhatabı, yazarı ya parayla ödüllendiriyor ya makam mevkiyle. Ödülün göz kamaştırması halinde aynı muhataba o kadar çok eser ithaf ediliyor ki haminin cömertliği yetmiyor borçlarını ödemeye. Zira Ortaçağ’da eserin ithaf edildiği kişi bu ithafı kabul ederse eserin masraflarını da karşılamak zorunda. “Falconer” denilen ithaf tacirleri XVII. yüzyıl İngilteresi’nde cirit atıyor. Sahte bir eserin ilk sayfalarına yazıyorlar asilzadelerin isimlerini, ceplerinde altın keseleri şıngırdarken. Fakat her ithafı da kabul etmiyor hamiler. Bir nevi yalvarmaya dönüşen bu ithafları karşılıksız bırakarak sorumluluk üstlenmekten kaçıyorlar. İthafı kabul etmeleri halinde ise yalnız maddi destek vermekle kalmayacak, esere yöneltilecek hücumları göğüsleyecek bir kalkan görevini de üstlenecekler çünkü.

 

Zaman içinde ithaf eden kişi ithaf edilen kişiden daha saygın bir konuma yükseliyor toplum içinde. Lessing, Prens Ferdinand von Braunschweig’a kitabını ithaf edince prens onore edilmiş sayılıyor çünkü büyük yazar Lessing ondan saygıyla söz etmiştir ithafında. Yazarlar ekonomik bağımsızlıklarını kazandıkça ithafların maddi gücüne de itibar etmez oldular. O zamandan sonra yeni roller üstlendi bu maharetli kelimeler: Dostlukları  perçinleme, emeğe teşekkür, hocaya hürmet, sevgiliyi yüceltme, manevi borçlara karşı minnettarlık, mazlumlara dikkat çekmek...

 

Görünür bir sevgiliydi Dostoyevski için Anna, Fitzgerald için Zelda, Nabokov için Vera, Oğuz Atay için Sevin. En iyi kitaplarının ilk sayfalarına görünür bir biçimde yazdılar adlarını. Bir de görünmez sevgilileri vardı borçlu oldukları yazarların. Laura mesela. Neredeyse her şiirinde adını ansa da Petrarca, varlığına dair en küçük bir iz bulamadı edebiyat dedektifleri. Görünmez sevgiliye yazılan şiirlerden birinin ithafında şöyle diyordu şair John Dryden, “Bu şiir sayesinde şair olduğum o kadın için yazılmıştır.” Bir de görünür–görünmez ithaflar var; Metin Eloğlu’nun Boynumun Borcu adlı şiirindeki gibi:

 

      “Leman Hanım

      Size bir şiir borcum vardı ya

      İşte onu ödüyorum.”

 

Şiir ithaf edilen kadınların hepsi Leman Hanım kadar talihsiz değil. Rilke’nin “Duino Ağıtları” şairlik onuruyla insanlık borcu arasında kurulan ince bir dengeyle ithaf edilmişti Duino Şatosu’nun sahibi Prenses Marie’ye: “Bütünü sizindir, Prenses, nasıl sizin olmasın ki! Adı, Duino Ağıtları olacak. Kitapta (ta baştan beri sizin olanı size veremeyeceğimden) ayrıca adanma olmayacak, yalnız ‘...nin mülkünden’ olacak.” Bu cümleler kitapta değil, Rilke’nin “Duino Şatosu”nda başlayıp on yılda tamamlayabildiği kitabının coşkusuyla kaleme aldığı mektupta yer almaktaydı. Bir şatonun tahsisiydi bu kelimeleri yazdıran Rilke’ye.

 

Mevlana’ya tahsis edilen ise aşktı Şems tarafından. “Sizin olanı size veremeyeceğimden,” retoriğine sığınarak doğrudan bir ithaftan kaçmak şöyle dursun, “Divan-ı Kebîr”deki şiirlerini “Şems” diye imzaladı Mevlana. Mesnevi’sine gelince; eserinin önce kıvılcımını çakıp sonra katipliğini yapan aziz dostu Hüsameddin Çelebi’yi her ciltte bir kez daha ödüllendirdi ithaflarıyla. Üçüncü cildin başında, “Ey Hak Ziyası Hüsameddin, şu üçüncü defteri de meydana çıkar. Bir şeyin üç kere yapılması sünnettir. Üçüncü defterde sır hazinelerini deş, özürleri bir yana at. Senin kuvvetin Allah kuvvetinden sızıp gelmektedir...” derken, altıncı cildin başında: “Ey gönüllerin hayatı Hüsameddin, nice zamandır altıncı cildin yazılmasına meyledip durmadasın, ‘Hüsâmi-nâme’, senin gibi bilgisi çok derin bir erin çekişiyle dünyayı dönüp dolaşmada... Ey mânevi er, Mesnevi'nin son cildi olan altıncı cildini de sana armağan ediyorum,” diyerek yeryüzünün gelmiş geçmiş en içten ve hakiki ithafını yapıyordu.

Eser Sahibi:

1959'da Samsun Ladik'te doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Ankara'da tamamladı. İlk şiiri Mavera Dergisi'nde çıktı (1982). Yükseköğreniminin ardından bir süre editörlük yaptıktan sonra Şûle Yayınları'nı kurdu. 1989'da Merdiven Sanat isimli aylık bir sanat dergisi çıkardı. 24 sayı çıkan bu derginin yanı sıra Kitaphaber isimli iki aylık bir kitap-kültür dergisi yayınladı. Yayın yönetmenliğini de yaptığı bu dergilerde şiir, öykü ve makalelerini yayınladı. Ural'ın yayınlayıp yönettiği dergiler arasında bir şiir ve poetika dergisi olan Merdivenşiir de bulunuyor (2005–2007).
2006-2012 yılları arasında Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) İstanbul şube başkanlığını yapmış olan A. Ali Ural, bir dönem de Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu üyeliğinde bulundu. İstanbul Uluslararası Şiir Festivali Yürütme Kurulu üyesi olan Ural, “Ejderha ve Kelebek” adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği'nin 2010 Deneme Ödülü'nü aldı. 2011 yılından itibaren FSMVÜ'de  “Özgün Yazarlık” ve “Yazılı ve Sözlü Anlatım” dersleri veren A. Ali Ural, 2012 yılının Şubat ayında birinci sayısı çıkan ve edebiyat ağırlıklı bir sanat dergisi olan Karabatak' ın yayın yönetmenliğini yapıyor. Ural, “Gizli Buzlanma” adlı şiir kitabıyla 2013’te Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Yılın Şiir Kitabı” ödülünü aldı.

Eserleri: 
Şiir: 
Körün Parmak Uçları (1998)
Kuduz Aşısı (2006)
Gizli Buzlanma (2013)

Hikâye: 
Yangın Merdiveni (2000)
Fener Bekçisinin Rüyaları (2011)

Deneme: 
Posta Kutusundaki Mızıka (1999)
Makyaj Yapan Ölüler (2004)
Resimde Görünmeyen (2006)
Güneşimin Önünden Çekil (2007)
Satranç Oynayan Derviş (2008)
Tek Kelimelik Sözlük (2009)
Ejderha ve Kelebek (2010)
Bostancı Bahane (2010)

Tercüme-Araştırma: 
Divan / İmam Şâfiî'nin Şiirleri (2002)

0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *