AH TAMARA!

Bademler tomurcuklanmış, açmak için güneşi bekliyor. Biliyorum pembe pembe açtıklarında bu ada gelinliğiyle salınan genç bir kız kadar göz kamaştırıcı ve masum görünecek. Ben Tamara. Gecenin döngüsünde son kandil sönüp papazın hırıldayan nefesi taş duvarları tırmaladığında fenerin aleviyle sevgilisine yol gösteren; Van’ın bütün delikanlıları peşimden koştururken bir Türk’ün gözündeki sıcaklığa, dudaklarına saklanan tebessüme vurulup babasının mahkûm ettiği ve sevdiğinin son çağrısı bu kayalarda yankılanırken kendini yağmur damlalarının dövdüğü göle bırakan Tamara. Babamın o fırtınalı gecede cüppesinin eteklerini toplayıp fenerimi sallayarak bir sağa bir sola koşuşu, sevgilimin kollarındaki derman bitip başı dalgaların arasında kaybolana kadar sürdü. Kabrimiz göl, mezar taşımız adımı taşıyan bu ada olduğundan beri son badem ağacı ilk tomurcuğunu verdiğinde ıslak, solmuş geceliğimle çıkarım taş merdivenleri. Çiçeklerden biri ağaca tutunmaktan yorulup toprağa düşene kadar motordan inen en sıcak bakışlı yolcunun gözleri gözlerim, parmakları parmaklarım olur. 

 

Bu sabah son badem ağacı da tomurcuklandığında elinde not defteri ve kalem, bir kadın indi motordan. Ermeni turistlerden, Nevruz’u kutlamaya gelen İranlılardan farklıydı, sıcaktı bakışları. Kuru, çatlamış toprağa değmeden ıslak ayak izlerime basarak ilerledi. Bir an durup açmış badem çiçeği aradı henüz yeşermemiş dallarda, sonra kilisenin kızıl andezit taşlarına dokundu, dokunduk parmaklarıyla. Ermeni sanatıyla işlenen duvarlara tarih nakşedilmişti. Keşişler geçiyordu sıra sıra, yazgısını bilmeden denize atladı Yunus. İşte balık! Bir peygamberi yutan küstah balık. Tarladan toplanan mahsul köylülerin omzunda. Tanıdığım, tanımadığım pek çok hayvan figürünün arasından Anadolu parsı gözüktü.

 

Akdamar Adası’nı gezmeye gelmek yetmemişti kadına. Diğer turistler gibi kahvenin plastik sandalyelerini silerek oturmadı. Sahile inip adı unutulan sevgilimi beklediğim kayanın üstüne oturdu. Parmakları kocasının avucunda gezinirken beni düşündü, düşündük.

Vanlıların bile deniz dediği göle uzun uzun baktı. Su henüz ısınmamış, inci kefalinin göçü  başlamamıştı. İmkansızı başaran bu balıklar dağlardan göle doğru çağlayarak akan ırmaklardan yukarılara, suyun tersine sıçrayarak uçup yumurtalarını güvenli sulara bırakmadan önceydi. Terör korkusuyla kesilen ağaçlar düşmana saklanacak yer bırakmasa da dağlar çıplak kalmış, henüz erimeyen karlar sıkıştıkça sivri uçlu tepeler cam fanuslara benzemişti ve güneş ışıkları yansıdıkça tepelerin üstünde yıldızlar koşturuyordu.

 

Son ziyaretçiyi çağıran korna, kilisenin duvarlarında yankılanana kadar öylece oturduk kayanın üstünde. Martılar bile bu gölü deniz zannedip yuva bellemişti.

 

Van cıvıl cıvıl, sokaklar hareketli, insanlar kahvelerde; Kars’ın sakin, boş sokaklarından çok farklı bu şehir. Kalenin eteklerinde Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan Hüsrev Paşa Cami’si terk edilip unutulmuş. Sadece bir çoban var kuzularını otlatan. Şadırvanın duvarında soluk bir havlu, ezan sesine hasret kalmış şerefesi.

 

Güneş batmadan hemen önce, gök kızıla boyandığında iskelede yürüdü. Fotoğraf makinasıyla kayaların üstünde gölü seyreden kadının, banktaki yaşlı sevgililerin, kırmızı bisikletin kara gölgelerini çekti. Hemen arkasında uzanan sahipsiz gölgeyi fark etmeden ilerledi. Yanımızdan geçen tren yavaşlasa da durmadı. Yolcular kahvelerini yudumlayıp dışarıyı seyrederken feribota ilk önce lokomotif girip sarsıla sarsıla çekti vagonları. Bin yıldır yaşadığım bu diyarda gölden bir canavar başını uzatsa, bütün şehir bir sarsıntıyla yerle bir olsa şaşırmam; bakakaldım trenin yüzmesine.

 

Su ne kadar sakindi, parmaklarımın arasında, balığın pullarında, toprağa taşa sırtını dayayıp akarken. Uçurumun kenarına geldiğinde değişti çehresi, yelpaze gibi açılıp köpük köpük ayrıldı birbirinden, kızıp hiddetlendi. Muradiye Şelalesi’nden aşağı düşerken önüne kattığı ağacı, insanı, kayığı, tanımaz oldu; şiddetle çarptı yere. Şelalenin göletle buluştuğu yerden geri fırladı tanecikler ve gökkuşağının renklerine boyandılar. Dolu da olsa sel de benim gözümde masumdu su. Kıvrılıp uyuduğum mezarımdı.

 

Bu kadın da benim kadar seviyordu suyu. Gözlerini ayırmadan baktı kabaran, coşan, renklenen taneciklere. Kaygan patikadan aşağı inip ayakkabılarını fırlattığı gibi yürüdü suya. Yüzünü gözünü yıkadı, içti, dokundu son olarak uzun uzun baktı ayaklarının yanında karman çorman duran yuvarlak taşlara. En köşeli olanını seçip şelalenin kalbine attı; attık.

 

Ne kaleydi ne de saray, bir kartal yuvasıydı dağların tepesinde yükselen, uzaklardan gördüm, yalnızdı. Tepesinde uçuşan kuşlar, pencerelerinden sarkan perdeler, avlusunda koşturan çocuklar yoktu. Birinden süt, diğerinden su akan çeşmesi kurumuş, zindanları karanlık, camisi seccadesizdi.

 

Kayaların içinde kaybolmuş Urartu Kalesi’nin hemen altında, üç kızıl kubbeli bir türbesi ve saray inşasını dualarla başlatan bir dervişi vardı bu çorak toprakların. Karlar yeni yeni erimiş, kuru otlar arasından çatlak, kırık, unutulmuş mezar taşları belirmişti. Kadın, Ahmed-i Hani türbesinde oyalanmadan arka bahçeye geçip varlıkları unutulan mezar taşlarının yakınına, kayaların üstüne oturdu. Çiseleyen yağmur defterindeki kelimeleri hare hare yaysa da kara bir köpek yanına yaklaşıp bana hırlayana kadar yazdı. Harflerin kaybolmasını umursamadan yazdı. Tüyleri dökülmüş hayvan boşluğa bakıp havlarken bir yandan da kadının paçasını dişlemiş yerinden sökmeye çalışıyordu. Uyuz köpeği yavaşça okşadı, gıdısını avucuna alıp onunla konuştu ama hayvanın susmaya niyeti yoktu. Kadın boşluğa bakıp gülümsedi. İşte o an, yüzyıllar sonra ilk defa biri gözlerimin içine bakıp gülmüştü. Ben de güldüm. Kadının parmaklarından akan köpek salyasına, kurumayan solmuş elbiseme, kaybolmuş mezar taşlarına, sarayın yalnızlığına bakıp güldüm.  

 

İshak Paşa Topkapı Sarayı’ndan döner dönmez dedesinin, babasının hüküm sürdüğü topraklardaki yuvasını tamamladı. Müzik taşa, kayalar saraya dönüştüğünde minare mavi gökyüzüne yükseldi. Sanat tarihine iz bırakan çift avlulu külliye, ilk ısıtma sistemine sahip binaydı. Hamamda altından taslar parladı, ipek peştemallere sarındı kadınlar, gürül gürül akan kaynar sular süzüldü sırma saçlardan, sıcaktı göbek taşı; mahzende, taş ocaklarda yanan odunun ısısı çift katlı duvarların arasında dolanıp durdu. Bu saray  doğuluydu; batının simetrisinden uzak, emek, inanç ve duyguyla inşa edilmişti. Taç kapı yedi çeşit bezemeyle donandı, kümbet sekizgendi yedi köşeye sahip olmak için ve Paşa alçak pencerelerden Nuh’un dağını seyretti bir felaket sonrası insanın toprağa ilk ayak bastığı yeri. İçinde yaşayanlara cennet olmadı bu saray. İshak Paşa gösterişli yuvasında dört, beş sene kalabildi. Altın kapı gıcırdayarak kapandı arkasından. Vazife  onu başka topraklara çağırdığında ne o, ne de başkası anladı; terfi miydi bu, yoksa sürgün mü?

 

Duvarlar yüzyıllardır susmadan İshak Paşa için temennide bulundu, dua etti. Genç kadın okumaya çalıştı taşa kazınmış duaları. Selvinin ucuna iliştirilen kırık laleden kuş figürlerine kadar bütün taşlar dile geldi. Ne bir cam, ne bir halı parçası, ne de çatlak bir porselen vardı; hatta yabani bir ot bile bitmemişti sütunların köşesinde, sahipsiz kümbetin çatısında. Fenâ ile bekânın buluştuğu bu kümbet hayır defteri sonsuza kadar açık kalsın diye kuş evleriyle süslenmişti.Benim mezarım yoktu, bu kabrin yatanı meçhul. Yorulmuştum sularda kaybolmaktan, her bahar yeniden doğup sevdiğimi özlemekten, sonumu hazırlayan ve beni kaybedince kara büyüleri Van Gölü’ne atıp beni geri çağıran babama lanet okumaktan. Yazarın kalemine anlattım hikâyemi ve ilk badem çiçeği ağaca tutunmaktan yorulup toprağa düştüğünde soğuk taş merdivenlerden indim kümbete. Ayak izlerim kuru. Saçlarında topraklar.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *