ALIN YAZISI

Ritmin bedeni ele geçirmesi dans. Kollarımı, bacaklarımı önce birbirine karıştırıp sonra uçuran bir dürtü. Kristal avizelerin ışığında yapılan kurallı adımlar, dönüşler bana göre değil. Çölde zıplayan Masailer’in, ateşin etrafında sallanıp inleyerek dolanan Kızılderili şifacının, çıplak dans eden güzel büyücülerin, etekleri kabarana kadar dönen çingenelerin ve şaha kalkan atların dansını severim.

 

Köprünün tam ortasında durdum. Ne kıpırdadım ne de parmaklıklara kilit takıp anahtarı sulara fırlattım. Sadece birkaç dakika gözlerimi kapayıp şehrin Mozart için söylediği şarkıyı dinledim. Bir kadının topuk tıkırtısı, bebeğin salladığı çıngırak, kanat sesleri, saatin tik takları, yaşlı adamın kahveyi fokurdatması do, re, mi... Basamakları zıplayarak indim mi, fa, sol...

 

Mozart’ın doğduğu ev ıssız; eski beyaz peruk tahta büstte öylece duruyor. Kemana yıllardır el değmemiş ama kâğıtlar üstünde melodisiz dans ediyor notalar. Mozart, sık çizgiler arasına okuyamadığım bir resim çizmişti. Sağırdım, dilsizdim. Beş yaşında ilk bestesini yazan dâhinin hayatı bir masal değil. Babasının kazanç kapısı, ablasının partneri olarak dolaşmış Avrupa’yı ve krallar, kraliçeler için çalıp milyonlar kazansa da kumarda kaybedip sıkıntıya düşse de her şey müziği anımsatmış ona. Goethe ve Voltaire Mozart dinlerken notalar sızmış yazılarına ve bir gün koyu gri elbiseli adam kapısını çalıp imzasız bir mektup uzattığında hissetmiş Azrail’i. Kimliksiz kont, yüklü bir para karşılığında “Ölüm İlahisi” isterken Mozart bunu bir işaret olarak görüp son duasını yazdığının farkına varmış. Vücudunu kavuran ateşe, kollarından akan tere rağmen gece gündüz çalışıp ölümsüzlüğünü bestelemiş.   

 

Salzburg’un büyüsüne kapılmak için bir gün bile yeterli. Nehrin kenarından yükselen dağlar heybetli bir kaleye ev sahipliği yaparken  dört yüz yıllık evler, hiçbir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmiş. Arnavut kaldırımlı dar sokaklar trafiğe kapalı. Tanınmış restoran zincirlerinin, mağazaların kocaman rengarenk tabelaları yok. Surları, minareleri hatta çan kulelerini bile  severim; bulutları yakalamaya çalışan çocuklar gibi gökyüzüne uzanırlar. Kaleyi ve eski şehri gezdikten sonra Stein Otel’in terasından Salzburg’u seyredip sırtımda rüzgâr, yüzümde yağmur taneleri pastamı kuşlarla paylaşırken güneş bu şehre çok uzaktı.

 

On yedinci yüzyılda Salzburg’un başpiskoposuysan insanlarla eğlenmeyi hakkın olarak görebilir, bahçenin en ücra köşesine umulmadık sürprizler gizleyebilirdin ve Hellburn Sarayı’nın muhteşem balo salonu bile bahçenin yanında sıradan kalırdı. Misafirlerin elinde nadide şaraplar, ziyafet sofrasından havuzu seyreder, altlarındaki koltuğun fıskiyeye dönüşmesini, geyik heykelinden boşalan suları, maskelerin dil çıkarmasını beklemezlerdi. Şaşkına dönen genç kızlar tafta elbiselerini toplayarak çığlık çığlığa kaçışır, merdiven basamaklarının arasından fışkıran sular hazırlıksız yakalardı misafirleri ama bu bahçenin vazgeçilmezi dört yüz yıl önce su gücüyle sahnelenen kukla tiyatrosuydu.

 

Çarkın dönmesiyle hayat buldu kukla krallığı. Fıçılar yuvarlandı, marangozun testeresi bir ileri bir geri hareket etti, ayı oynatıcısı tefe vurduğunda hayvan iki ayağı üstünde gerine gerine yürüdü. Asiller birbirini selamlarken pazar yerinde küçük çocuklar koşturdu. Olmayan kuşlar öttü. Görünmez orkestra çalmaya başladığında bir daha ıslandı misafirler. Ama bu sefer gülen, yağmur melekleriydi.

 

Mirabell Bahçeleri kırmızı laleler, sarı menekşeler ve mor salkımlarla renklenmiş, çiçekler yeşil çimlerin üstünde barok desenler oluştururken Pegasus havuzdan şahlanmış uçmayı bekliyor. Bu şehir ıslak, bu şehir güneşsiz, çiçekler bile rengarenk şemsiyelerin yanında sönük kalıyor. Prens-Başpiskopos Wolf Dietrich von Reitenau’un sevgilisine aldığı saray, gündüz bahçesinde dinlenenleri, akşamsa müzik severleri ağırlıyor. Mermer heykellerin süslediği geniş merdivenlerden yaldızlı bir salona çıkıp piyanonun karşısına oturuyorum ve o gece Mozart’ın okuyamadığım notaları kemanın telinde, piyanistin parmaklarında ses buluyor. Yıldırımlar düşüyor, at nallarında kıvılcım, su girdaplar çizerek akıyor. Arşe titrerken kadının saçı dalgalanıyor ve salon ve ben ve dünya, sesli sessiz, yumuşak sert, merhametli acımasız. Bir girdabın içinde ilk defa kıpırdamadan oturuyorum.

 

 Salzburg’un dışına yeşil köylere, hapsolmuş tuz madenlerine, gölde dolaşan kuğulara ayırdım bu günü.  Mineraller karışıp içine işleyene kadar tuz renksizdi. Magnezyum kristalleri sarartırken demir alev alev   kızarttı. Tuz denizin kimliği, kokusuydu. Yuvasından uzaklara bir krater gölünün hemen yanındaki Alp dağlarının yedi kat altına Âdem o melun meyvenin tadına  bakmadan önce saklanmıştı. Yaşamdı, sağlıktı, aşı koruyan iksir ve bir zamanlar uğruna savaşlar yapılan, altından daha kıymetli bir cevherdi tuz.

 

  Dar koridorlardan yürüyüp, tahta kızaklardan kayarak yüzlerce metre derine karanlık soğuğa, yaşam iksiri arayan madenciler diyarına indim. Dünyadaki en eski tuz madeniydi. Yüzyıllar önce göçük altında kalan madenciyi, tahta merdivenleri, deri heybeleri yutup tuzla mumyalamıştı. Ne saçı sakalı ne de kıyafetleri eriyip yok olmuştu tuzdaki adamın. Yedi bin yıldır işlenen maden hâlâ okyanusun serinliğini içinde saklayıp deniz kokuyordu. Lokomotifin arkasına atlayıp ışığa doğru yol aldım. Güneş karanlıkla gelse de önce sıcağı düştü tenime ve yavaş yavaş açıldı kararan gözlerim. Çimenin, toprağın kokusunu duydum. Yüzüme düşen yağmur tanelerine gülümseyip açmadım şemsiyemi.

 

  Hallstatt’a yukarıdan baktım, zirveden bir balkon uzanmış boşluğa, ayaklarımın altında birkaç demir, yüzümde rüzgâr. Gölün sakinliğini, kıyıya dizilmiş tahta evlerin, heybetli yeşil dağların yansıması bozuyordu. Bu köyü Japonlar o kadar çok sevmiş ki aynısını kurmuşlar ülkelerinde. Trafiğe kapalı yolu çevreleyen  çiçekli kafeleri, minik butikleri ve Avusturya dağ evleriyle büyülü bir köy. Turist dolu olmasına rağmen henüz kepenkler kapalı, ne ekmek ne de kahve kokuyor sokaklar. Köşedeki Türk dönerci açık. Avusturyalılar pazar günleri çalışmayı da gezmeyi de sevmiyor. Ben bir fincan kahveye hasret, küçük şelalelerin yanından taş merdivenleri tırmanarak tepedeki kiliseye çıkıyorum. Mezarlıklar çiçekli. Mezarlıklar neşeli. Bir çocuğun top koşturacağı, bir yaşlının bankta oturup gazete okuyacağı kadar huzurlu oysa ben biraz önce kemik evinde* süslenip boyanmış yüzlerce kafatasının yanında durup bir Fatiha okuyamadan dışarı fırlamıştım. Boğazımda acı bir tat, kulağımda binlerce ses. Bacaklar, kollar birbirine karışıp kemikten duvar örülmüştü. Güllerle süslü alınlarında isimleri yazıyordu, ne bir parça kefen ne de bir avuç toprak. Alın yazıları siyah mürekkepten damlayan haçtı, ızdıraptı. ∎

 

* Beinhaus

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *