BEYAZ KARANLIK

Yabancı değildim bu şehre, benim de bir hikâyem vardı onda. Güneş köprünün paslanmış demirlerini, dökülmüş boyalarını ne kadar ortaya çıkarırsa çıkarsın nehre yansıyan manzara zamanın etkisini silmişti. Saray ters yüz olmuş, işlemeleri ve renkleri gölgenin sırlarına karışmıştı. Köprünün kenarına yaslanıp karanlık yüzüme el salladım. Aynı anda kalktı kollarımız. Fal baktım gölgelerde. Kimse Puşkin kadar tutkulu ve çaresiz “Seni seviyorum,” diyemedi. Kendini dâhi sanan Raskolnikov’dan dinledim şehrin hikâyesini yaşlı bir kadının arkasından ara sokaklarda kaybolana kadar. Edebiyatın, savaşın, zorluğun ve servetin şehrini keşfetmek yıllar alırdı yoksa. Son bir kez daha baktım sudaki Petersburg’a ve bir yüzük attım nehre. Diğer eşini parmağıma takarken bu şehre bir söz verdim. Ben köprüden ayrılırken gölgem, romanın sonunu anlatmak için Raskolnikov’un peşinden koştu.

 

Bu şehrin bir rengi olsaydı altın gibi parlamaz, gümüş kadar ışıldamaz ama kesinlikle ışık saçardı. Uçan kuşların kanatları, yürüyenlerin ayakları ışıldardı. İstanbul’da evimin penceresine bir güvercin konsa ayağının tozundan bilirdim  nereden geldiğini.

 

Petersburg melankolik bir şehir. Daha trenden inerken raylar beni çağırdı. Kalaslar demirlere zincirlenmiş. Tekerlekler jilet kadar keskin. Hüzünlüyüm. Neyi arzuladığımı, neden korktuğumu bilmiyorum. Kendimi Anna Karenina olmadığıma inandırmak zor. Dostoyevski’ye ne demeli! Metro istasyonundan çıktığımdan beri yanımda sakin sakin piposunu tüttürerek son yıllarını geçirdiği sokağa, eve, odasına davet ediyor beni. Antrede onu bekleyen şapkasını takıp çalışma masasında öldüğü zamanı gösteren antika saate dokunuyor. Tütün kutusu hâlâ açık.

 

Soluk, kuru, sıradan bir günde yaşadıklarımızdan farklı, anneannemin anlattığı masallardaki dünyadan daha güzel, daha alımlı bazen de daha karanlık hayatlar yaşanır Petersburg’da. Soğuk ve kar bu şehre yakışır. Kulelerin kardan yükselişi, rüzgârın uğultusu, yoldaki ayak izleri ve bir şişe votkanın çıkardığı kahkahalar. Arabalar bir an kaybolsa ve nal sesleri duyulduğunda yakışıklı gençler hafifçe başlarını eğip şapkalarının ucuna dokunarak selamlasalar güzel kadınları. Dostoyevski’nin hayalperesti ağlarken sevgilisinin arkasından ben Hermitaj Müzesi’ni Yekaterina ile gezsem. Rusları müze gezmeye alıştırmak için çıkışta ziyaretçi hanımlara çay, beylere votka ikram ettirsek. Geniş merdivenlerden çıkıp kaybolsam ihtişamlı binada.  Rafael neden İsa’nın eline önce nar çizip sonra onu kitaba çevirdi diye düşünmeden, Rembrandt’ın eşine selam verip Monet’nin nehrine atlasam. Ne Mikelanjelo’nun heykelini bitirip bitirmediğini düşünmeye ne de Mücevher Galerisi’nde oyalanmaya vaktim var. Sokakta yürüyen çar çocukları ve son faşistlerle tanışmalıyım.

 

Suçluydu Petersburg. Suç cezasız kaldığında bozuldu dünyanın dengesi ve kötülük toprakta iz bıraktı. Şehir kurulurken binlerce işçi canından olup bataklığa gömüldü. Çar’ın kanıyla sulandı meydan. Komünizm yandaşları kışlık saraya yürürken silahlar gürledi.

 

Hırs ve tutkunun pençesinde var olan bu şehir Petro’nun hayali. Soyluları şehre taşınmaya zorlayıp halkı çalışmaktan bezdiren ve meşhur mimarlara rüyasını gerçekleştiren Deli Petro, arkadaşının okuma yazma bilmeyen çamaşırcısını Çariçe yapacak, Demirbaş Şarl’a meydan okuyup komutanların tavsiyesini umursamadan göz ardı edebilecek kadar çılgındı. O değil miydi St. Petersburg için dünya haritasında yer açan ve dereleri yer altına gömüp denizleri dolduran. Kuzeyin Venedik’i olarak anılan Petersburg, Rusların Asyalı köklerine sırt çevirişinden başka bir şey değildi. İki asırlık başkent Avrupa’ya açtı kapılarını. Ekim Devrimi’nin doğum yeri, sanat eseri ve saraylarıyla Rusya’nın göz bebeği. Adı bir dönem Leningrad olarak anılsa da o Petro’nun şehriydi. Fakat bugün, ilk bakışta her şey soğuk ve suratsız; neredeyse öfkeli kaldırımlarda yürüyenler. Komünizm sarartıp söndürmüş yaşamları, bense büyülü hayaletlerle dolu bir Rusya arıyorum.

 

Naziler’in yerle bir ettiği Peterhof, yapıldığı yılların ihtişamını taşıyor. Finlandiya Körfezi’ne bakan dik kayalık üzerindeki saray altmış dört fıskiyesi, altın kaplama heykelleriyle dünyanın en güzel su dağıtım sergisine, ayrıca bir sayfada anlatılamayacak kadar odaya, hikâyeye ve tarihe sahip. Petro’nun donanmasını gururla seyrettiği pencereden uçsuz bucaksız ufka bakıyorum. Denizin üstü boş. Portre odasında iki yüz farklı etnik gruba mensup insanların arasından bir kadın bana bakıyor. Hepsinin hikâyesi gözlerinde saklı.

 

Çar’ın sarayı olur da Çariçe’nin olmaz mı? Puşkin’e komşu Yekaterina’nın sarayı.  Beyaz, altın ve parlak mavinin hakim olduğu barok yapı Kehribar Oda’sıyla ünlü. Ortaçağ’ın yıkanmayan Avrupa’sına rağmen Çariçe banyo yapmayı çok sever ve bahçesine taşlarla süslü bir Banyo Evi yaptırır. Bu şaşaa sadece ayda bir gün yıkanmak için olsa da göle yansıyan görüntüsüyle sarayın en güzel köşesi.

 

Puşkin’in satırlarını okuyarak çıktım yola. Vasilyevski Adası’ndan St. Petersburg’un en güzel manzarasını objektife hapsettim. Kışlık Saray ve Kale Neva’yla buluşmuş, katedralin yüksekliğini geçmeyen binalar şehrin siluetine zarar vermemişti. Dökülen Kan Kilisesi, kanalın yanında adına yakışmayan masalsı dokusu, soğan kubbeleri, renkli mozaik süslemeleriyle kiliseden çok küçük bir kızın hayali şatosuna benziyor. Meydan kalabalık. Haziranda saatin kaç olduğunu anlamak imkânsız. Petersburg’da güneş batmadan doğuyor. Geceler beyaz. Elimde harita işaretlediğim rotada ilerliyorum. İş çıkışı bir anda kalabalıklaşıyor şehir. Gelen geçeni dikkatlice, utanmadan süzüyorum. Birbirinin farkına varmadan aynı sokaktan, aynı asık suratla, belki de her akşamüstü, kolları bir an olsun değerek gelip geçen, mutlu mutsuz, yaşlı genç insanlar. Köşede birbirine sarılan sevgililer hariç herkes kalabalığın bütünleşmemiş bir parçası.

 

Farklı ülkelerde İslam’ın nasıl yaşandığını merak ettiğim için, bir ibadethaneyi, medreseyi veya kabristanı ziyaret ederim. Turkuaz çinili Kazak Camisi’ne vardığımda Cuma namazı kılınıyordu. Fakir olmalarına rağmen cami kapısında avuç açanları geri çevirmedi cemaat. Üç ayrı lisanda yapılıyordu vaaz. Bilmediğim fakat az çok anladığım bir dil vardı aralarında. Dokuzundan doksanına Kazak’ından Rus’una müminlerle  tıklım tıkış doluydu cami.

 

Gemiye dönmeden önce bir çocuk gibi somurtarak Kışlık Saray’ın merdivenlerine oturdum. Ayrılmamak için sıkı sıkı tuttum soğuk mermeri. Nehir turu yapan turistlere, bisiklete binen gençlere, bankta oturup şehri seyreden yaşlılara, kanatları ışıldayan kuşlara özenerek bir daha bu şehre gelmeye söz verdim. Gemi limandan uzaklaşırken H işli bir mendil denize uçtu. Köpükler üstünde yüzdü bir an, sonra yavaş yavaş mavi sularda kayboldu.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *