BOĞAZKESEN

Sultan Fatih, Boğaz’ın en kavisli, en dar yerine göz koyar ve burayı satın almak için Bizans Kralı’na haber gönderir. Rivayete göre Konstantin “Bir sığır derisi kadar çiftlik ederse makbulümdür, ricaların kabul ederim ve illa bu sığır derisi cirminden ziyadeye iznim yokdur, sulha mugayir iş olur.1 diyerek elçiyle beraber bir derigönderir. Sözde bu hareketiyle Sultan’ı tahkir edecek ve ona reva gördüğü yerin ne kadar olduğunu gösterecektir.

Fatih, elçinin kendisine getirdiğisığır derisini görünce bunun kıl gibi eğrilmesini emreder ve inşa edeceği hisarın etrafını bu iplikle çevirir. Başka bir rivayete göre, Konstantin’in gönderdiği deriyi gergiye gerüp ince bıçağ ile dâ’iren-mâdâr dilim dilim edüp ol cirmde yalçın kayalar üzre [Rumeli Hisarı’nı] inşâ eder.

Bu hikâyede bir hakikat varsa, o da Bizans’ın sığır derisi genişliğinde bir toprağa sahip çıkamayacak kadar mağlup, fakat bir o kadar da mağrur; Osmanlı’nın ise bin yıldır görülen bir rüyayı gerçekleştirmeye pek yakın, hedefine ulaşmak için fevkalade azimli olduğudur. Bu hikâyenin hakikati, İstanbul’un fethini müjdelemesidir. İstanbul’un fethi, Hendek’te kayayı balyozla parçalayan bir Peygamber’in teri toprağa düşerken ettiği vasiyettir. Hendek’te edilen vasiyet, zulümle çoraklaşan Bizans ve Sasani’nin İslam’la yeşermesidir.

Nitekim fetih günü İstanbul’a giren yirmi bir yaşındaki Sultan, şehrin harap halini görünce, sahipsizlikten darmadağın ve perişan olmuş birçocuğun karşısında dizçöküpbaşını okşar gibi atından iner ve elini şehrin kalbine koyarak “Rum nöbet mizanend der tarim-i efrasiyâp / Perdedari mikuned der kasr-ı Kayser ankebut,” beyitlerini okur. Kisra’nın kasrında nöbet tutuyor baykuş / Örümcek perdedarlık yapıyor Kisra’nın kasrında.

İstanbul’u baykuştan, örümcekten temizlemek için Sultan Fatih’in kollarını sıvamasıdır Rumeli Hisarı’nın inşası. Zira fethe ramak kalmış, yiyeceği son yumrukla yere serilmeyi ve yenildiğini kabul etmeyi beklemektedir Bizans. 1452’de Boğaz’ın en dar yerine malzeme yığmaya başlar gemiler; taş, kum, çakıl, demir, kireç… Hisarın plânını, kulelerin ve surların cihetlerini bizzat kendi çizer Sultan. İnşaat mahalline otağını kurar ve bilfiil çalışır. Sultan’ı yanlarında gören ameleler gayrete gelir; yorgunluk, uykusuzluk, açlık nedir unuturlar. O aralarında dolaştıkça, yaptığı işi babasının izlediğini gören bir çocuğun, başardığı takdirde övgü dolu sözlerle şımartılacağını bilerek heyecanlanması gibi Sultan’ın mütebessim bir nazarını celp edeceklerini düşünerek heyecanlanırlar.

Böyleceüçbüyükkuleyükselirdört ay içinde ve kuleleri birbirine bağlayan ihata duvarları… Cami, çeşme, mühimmat depoları, askerlerin kalacağı ahşap evler…Dört ay içinde bir hisar değil, bir mahalle kurulursanki Boğaz’ın en dik kıyısına. Karınca gibi gece gündüz çalışarak şimalden cenûba iki yüz elli metre tûl, şarktan garba yüz yirmi beş metre arza mâlik2  Rumeli Hisarı inşa edilir.

O günkü adı Boğazkesen’dir Rumeli Hisarı’nın. Boğaz’dan geçen gemileri durdurup teftiş ettiği için… Şayetmürurlarında bir mahzur görmediyse yol verir onlara, gördüyse geri çevirir. Sözü dinlenmeyecek olursa, gemiyi topa tutup batırmak da onun hakkıdır. Bu sebeple Boğazkesen’dir adı, Bizans’a göre ise Başkesen.

Güzelliğini anlatmak için Nikhisar; yeniliğini anlatmak için Kulle-i Cedide, Yenice Hisar veya Yenice Kale isimleriyle de bilinir.3 Yenidir, çünkükendisinden atmış yaş büyükAnadolu Hisarı vardır karşı kıyıda. Bayezid zamanında, aynı maksatla yapılmış olan bu hisardan hem daha genç hem daha büyüktür. Deryanın iki yakasında, iri kıyım Osmanlı erleri gibi nöbet bekleyen mezkûr hisarların varlığı bile gemileri tedirgin etmeye yeter. Artık cümle âlem bilir ki Boğaz sahipsiz değildir.

Mazgallara dizili bekleyen toplar, “Allahuekber!” nidasıyla yerlerinden fırlayacak olsa deniz bile ayağa kalkar, titreyerek düşerdi yere. Atılur göklere andan küpler / Ne gemi kaçmaz andan ne kelebek/Kim ururlar topla geçse sinek4 dediği gibi şairin, Akdeniz’den Karadeniz’e kuş uçsa, bu iki hisardan biri verirdi iznini. Yüz beş pare topu vardı hisarın. Leb-i deryada, Boğaz’a nazır bu tepede, içine adam sığar balyemez ve şayka toplar… Üzeri kakmaçiçeklerle süslenmiş gümüş miğferler, hatlar yazılmış zırh gömlekler, en kavi madenden imal edilmiş kolçaklar, söğüt dalından örülüp ibrişimle bezenmiş kalkanlar, yaylar, serpuşlar, gürzler ve at başlıkları… Bir orduya lazım gelen her nevi silah ve askerle donatılmıştı Hisar. Kabzasına “Allah” yazdıkları kılıçlarını, sadece O’nun için kınından çıkaran yüzlerce nefer, gece gündüz emre amade beklerdi duvarların arkasında. Belki de bu yüzden, insan sıcaklığı saklıyordu hâlâ hisarın duvarları.

Altı asır önce inşa edilen Rumeli Hisarı, Sultan Fatih’ten bugün emir almış gibi nöbet mahallinde beklemektedirhâlâ.Üçbüyükkulesi, üçbüyükvezir gibi dimdik durur Hisar’ın birerbaşında: Halil Paşa, Saruca Paşa ve Zağanos Paşa.

Halil Paşa, sahilde olan kuledir. Rıhtım ve yol yapılmadan önce o kadar yakındır ki denize, duvarlarını dalgalar yıkar her gün. Hisar’ın içi, ziraî iltifat görmemiş büyük bir arazi gibi kendiliğinden büyümüş çiçek ve ağaçlarla şehrin başka bir güzelliğiniçıkarır ortaya. İstanbul’u avuçlarına alıp kimsecikler görmeden buraya saklamak ister insan. Saklasın ki değişmesin daha fazla.

Çıkanların sırtını ter içinde bırakan dimdik bir yamaçtan ibarettir Hisar. Sağ tarafta, yokuşun sonunda Saruca Kulesi gözükür. Yirmi sekiz metrelik boyuyla, buradaki en uzun kuledir Saruca. Fethin akabinde bir müddet zindan olarak kullanılmış; Sultan kime gazap etmişse buraya hapsedilmiştir. Bu yüzden, inatçı bir leke gibi asırlarca üzerinden gitmeyen ikinci bir isim verilmiştir ona: Kara Kule. Neyse ki Evliya Çelebi’ye ayan olur üzüntüsü ve bu lekeyi silecek başka bir isim bulur ona: Mim Kulesi. Zira Hisar’ın hiçbir hendesi şekille tarif edilemeyen yapısı, ona göre Muhammed ismini resmetmekte, Saruca Kulesi de mim harfinin yerinde durmaktadır: Tâ kûh-ı bâlâda olan yedi tabaka kelle-i azîm mim makamındadır. Dizdârkapusu, hisar-pîçesi hâ yerindedir. Ve aşağı leb-i deryâda yine büyük şeşhâne kulle mim olsa gerekdir. Durmuş Dede tekyesi tarafındaki çâr-kûşe hisar-pîçe dâlharfi yerine kâimdir. Bu minvalüzre Rumeli Hisarı ism-i Muhammed resmindedir.5

Yokuşun sol tarafında bulunan on iki köşeli diğer kule Zağanos Paşa’dır. Kulelerin en kalını ve tek kitabeli olanı... Kitabesinde mealen, bu sarp ve yüksek kalenin inşasını Sultan el-azam ve hakan el-muazzam Muhammed b. Murad Han emretti, der. Onun memleketi ve mükerrem veziri Zağanos Paşa hakkındaki lütfu inayetiyle payidar olsun. Son olarak da Hisar’ın inşa tarihini verir: 856, rebîu’l-âhir.

Kulelerin her biri, hisarın içine doğru açar kapılarını. İnşa edildikleri zaman başlarına konan ahşap külahları uzun zamandan beri yoktur. Fakat duvarların ve kulelerin üzerinde muntazam bir şekilde sıralanan yüzlerce dendan, başını dışarı çıkarmış askerler gibi gözlerini diker şehrin üzerine. Onları seyrederken, on altıncı asra döndüğünü zanneder insan. O vakit, fezadan düşmüş gibi garipser kendini; dilini, hayatını, tavırlarını, elbiselerini… Gemileri tutmak için iskele babası gibi kıyıya çakılan Hisar’a yalvarır, niyaz eder; savrulup gitmesin diye nasıl tutuyorsa Boğaz’ı asırlardır, öylece tutsun diye ellerini.


 

(1) Evliya Çelebi, Seyahatname, YKY, İstanbul-2006, 1. Kitap, sf. 224-225.
(2) Ekrem Hakkı Ayverdi, Fatih Devri Mimarisi, İstanbul Fethi Derneği Neşriyatı, sf. 415-422.
(3) Semavi Eyice, “Rumeli Hisarı” Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı, İstanbul:1994, C.6, 355-357.
(4) Düsturname-i Enverî, İstanbul Evkaf Matbaası, 1929.
(5) Evliya Çelebi, Seyahatname, YKY, İstanbul-2006, 1. Kitap, sf. 224-225.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *