GÜZELSİZ OLMAZIZ, DURURUZ ETSİZ EKMEKSİZ

Yağmur sularından kuşlar nasiplensin diye mezar taşlarına oyuklar açmaktır merhamet. Kanadı kırılanı iyileştirip göğe salmak, kafestekini çıkarıp azat etmek, bahçeye tohum saçarken “Biri aşa, bir taşa, biri kuşa,”[1] duasını vird etmektir. Büyük bir günahtan sakınır gibi yuvalarını bozmaktan sakınmaktır. Taşı, mermeri, ahşabı oyarak şehrin her tarafına köşkler, saraylar yapmaktır onlar için.

Camiler, mektepler, türbeler, sebiller, medreseler… İstanbul’da ne kadar eser varsa, kuş evleri süsler çoğunun duvarlarını. Sevdiği oyuncağı görür görmez dikkat kesilen bir çocuğun heyecanı kâfidir onları fark etmek için. En çok güneş alan duvarlar, o vakit ayan eder üzerlerindeki evleri. Yıldıza maruz kalmayan cepheler, kapı kemerleri, pencere kenarları, bacalar veya cumbalar… Hâsılı, hiç kimsenin uzanıp zarar veremeyeceği kadar yüksek duvarlar, sıcak topraklara göçemeyen yahut korunmaya muhtaç kuşların evlerini işaret eder.

Kimi oyuk şeklindedir, kimi çıkıntı. Fakat alelâde bir çıkıntı değil elbet. Kubbesi, minaresi, alemiyle küçücük bir camiye benzer bazıları. Çatısı, cumbası, merdiveniyle küçücük bir konağa yahut penceresi, kapısı, saçağıyla küçücük bir saraya… İstanbul’un duvarlarına konan birer derkenardır kuş evleri. Müellifi doğru anlamak için derkenarı okumak nasıl mühim ise ecdadı doğru anlamak için de bu zarif evleri fark etmek öylece mühimdir.

Sadece camilerin nasibi değildir kuş evleri. Hanından çarşısına, imaretinden sarayına kadar her çeşit bina, onların ötüşlerini dinleyerek başlar güne. Yavrularını doyurmak için köşküne dönen anne kuşların, onları sağ salim bulduğunda hissettiği huzur, en az kanat sesleri kadar güzelleştirir avluları. Zarif boyunlarını pencereden uzatıp gelen geçeni seyre daldıklarında, dünyanın en güzel mahlûku olur; değme padişah kızlarının esâmesi okunmaz yanlarında. Sevdiceği, pencereye çıksın diye sabırsızlanan bir âşık gibi kuş evlerini gözler durur insan. “Güzelsiz olmazız, dururuz etsiz ekmeksiz,” mısraını ikrar eder gibi Necati Bey’in.

Altın gibi saçılmıştır şehre bu güzellik. “İstanbul’un her yerinde, insanın başının üzerinde, dört bir tarafta kuşlar vardır, şehre köy neşesi dağıtan ve ruhlardaki tabiat duygusunu durmadan yenileyerek içini serinleten cıvıl cıvıl sürüler şöyle bir dokunup geçer.”[2] Hac müjdesi getiren leylekler, yangın savan kırlangıçlar, İbrahim’e su taşıyan üveyikler, mağara ağzına yuva yapan güvercinler, kavgacı ispinozlar, kırmızı başlı isketeler, konduğu yere bayram neşesi getiren sakalar, kanaryalar… Yalnızca semayı değil, arzı dahi süsleyen küçük İstanbullular.

Onları gönderene şükürdür kuş evleri. Onları gönderenin gönlünü hoş etmektir. Sırf bunun için bile nice vakıflar kurulmuştur vaktiyle. Nice altın liralar ödenip kuşlara yem serpecek, kırık çıkıklarını bağlayıp hastalıklarını tedavi edecek âdemler tahsis edilmiştir. Sadece kuşların değil elbet, yerde gezip dolaşan her hayvanın nasibi vardır bu merhametten. Bu yüzden bir adı da merhamettir İstanbul’un.

Bizans’tan kalan eserlerin her bir duvarı tek tek elle yoklansa, iki elin parmakları kâfidir kuş evlerini saymaya. Olanlar da ya bir kilisenin duvarındadır ya bir sinagogun. Hâlbuki merhamet, gürül gürül akan bir çeşmenin suyudur. Sadece İstanbul’un değil, onun kardeşi olan her şehrin kabını taşarak doldurmuştur. “Bursa’da Haffaflar Çarşısı’nın ortasında bir meydan var,” diye başlayıp anlata anlata bitiremediği gibi Ahmet Haşim’in. “Bu meydan malûl hayvanların düşkünler yurdudur. Kanadı, bacağı kırık leylekler, bunamış kargalar halkın sadakası ile yaşarlar. Haffaf esnafının aylıkla tuttuğu belki yüz yaşında, baktığı sakat leylekler kadar aciz bir ihtiyar, toplanan sadaka parasıyla her gün işkembeler alır, onları, bu zavallı kuşlara dağıtır.”[3]

İyileşen kuşlar, evvelce hiç hastalık yüzü görmemiş gibi sıhhat saçarak uçuşurlar etrafta. En çok da cami avlularını severler. Havuz gördüğü zaman şımaran çocukların neşesiyle şadırvanın suyunda oynaşmayı, revakların arasında bir görünüp bir kaybolmayı, söz birliğiyle uçuşarak mermere dökülen tüylerini savurmayı ve kanat seslerini duyan herkesin başını çevirip kendilerini izlemesini pek severler. Tıpkı yarım asırlık Eyüp Sultan Camii’nin mesut güvercinleri, kumruları, serçeleri gibi…

On üç tane kuş evi vardır burada.[4] Ev değil, eskilerin tabiriyle serçe saraydır onlar ya da kuş köşkü.[5] Saklambaç oynayan çocuklar gibi dört tarafa dağılıp gizlenmiştir her biri. Arkadaşlarının yerlerini tek tek bulup onları sobelemek için heyecanla yerine koşan ebenin sevincinden farksızdır Eyüp Sultan Camii’nin kuş evlerini bulmak.

Saklanmakta en beceriksiz olanı, caminin batı tarafında; havuzlu meydana bakan duvarın üzerindeki kuş evidir. Ön yüzü tamamen aşınmış, kapı ve pencereleri, bir iskeletin kafatasındaki delikler gibi sırıtan bu ev, aslında iki katlı muhteşem bir serçe sarayın harabesidir. Uzun zaman insan sesine hasret kalan evlerin yavaş yavaş kederden yıkılması gibi o da kendisini bırakmış, fakat birkaç serçe, birkaç kumru ziyaretine gelecek olsa, gözlerini hemen açıp hayata dönmeye hazır beklemektedir.

Bir diğeri, caminin doğu tarafında “Udhulûha bi-selâmin âminîn” yazan kitabenin kapısı üzerindedir. Sadece insanlara değil, kuşlara da emniyet telkin eder bu kitabe: Korkmadan girin bu kapıdan, der. Sağlıkla, afiyetle, güvenle girin. Belki de bu yüzden en çok buraya gelir güvercinler, en çok bu köşkün etrafında uçuşur. Belki de bu yüzden hâlâ bu kadar sağlam ve güzeldir. İki katlı, altı pencereli bu nadide kuş evi, seyir köşkü ve saçaklı çatısıyla insanı bile imrendiren zarif bir güvercinliktir.

Yine aynı cephede, hazirenin arkasındaki duvarda beş kuş evi daha vardır. El ayası kadar olan bu evler, aslında birer oyuktan ibarettir. Etraflarına çekilen kırmızı hat ve tepelerine resmedilen müselles başlık, onların alelâde birer oyuk olmadığını gösterir. Hazire parmaklıklarını aşıp onları daha yakından görme imkânı olsa bir kanat ilavesiyle gerçek bir kapıdan hiç farklarının kalmayacağı pekâlâ anlaşılır. Küçük evlerin küçük kapılarıdır onlar. Eşiğinden serçelerin, sakaların zıplayarak geçtiği küçük kapılar…

Biraz ileride, caminin güney tarafındaki ayağın üzerinde dört kuş evi daha vardır. İkisi duvarın üst tarafında, ikisi de ortasında olan üçer kapılı bu evlere tek bir güvercin girse içi doluverir. Öyle ki aşağıdan bakınca ev küçük değil, güvercin büyük görünür göze. Hele kubbenin altından başını uzatıp bir şeyler söylemeye başlayacak olursa, zarafetine heybet eklenir. İşte o zaman Zümrüdüanka’yı gördüğünü zanneder insan.

Eyüp Sultan Camii’nin kuş evlerinden ikisi pek oyunbozandır. Ne kadar dil dökerseniz dökün bir türlü çıkmazlar saklandıkları yerden. Kuşları da sıkı sıkı tembihlemişlerdir sanki, kimselere söylemesinler diye yerlerini. Sabahtan akşama kadar caminin etrafında pervane gibi dönerler de ağızlarından tek bir kelime alınmaz.

Ne vakit kardan, yağmurdan, fırtınadan kaçıp evlerine sığınsalar, zikir çeken onlarca kuşun uğultusu gelir duvarların içinden; rahmet olup bulur senktıraşın ruhunu. Bir yanda cezbeye kapılmış, taştan insanlar yontarken heykeltıraş, öte yanda evladına beşik yapan bir babanın sevgisi ve şefkatiyle taşı yontarak kuşlara saraylar, köşkler yapar senktıraş. Toprak olup gidince biri, fersiz gözlerle şehrin orta yerinde duran soğuk bir heykel bırakır ardında; diğeri, geçmiş ve gelecek bütün kuşların duasını devşirir.

Zamanın ve dahi insanoğlunun nasıl değiştiğini bilmez kuşlar. Hâlâ hüsnizanla kanat çırparlar apartmanlara doğru. Her katına, her duvarına tek tek bakıp sığınacak bir yer ararlar. Fakat bulamadıklarında, içlerinden biri feda eder kendini. Gözlerini yumarak son kez süzülür semada ve hızla cama çarpar küçük bedenini.[6] Pencereye taş atıldığını zannedip korkuyla yerinden sıçrar insan; hayal kırıklığına uğrayan bir kuşun bedeni düşer kaldırıma. Hâlbuki şehirler, gökte ağırlar kuşlarını; kentler yerde. Gece olduğu zaman ağıt sesleri gelir çatıdan; şehre yarasalar indiğini zanneder insan. Hâlbuki kentlerde ağıt yakar kuşlar, şehirlerde yalnıza öter. 

 


 

[1] Mehmet Aycı “Kuşlara Ev Yapmak” Şefkat Estetiği Kuş Evleri, Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 1. Baskı, İstanbul-2010, sf. 37.

[2] Edmondo de Amicis, İstanbul, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1981, sf. 133.

[3] Ahmet Haşim, Gurabâhâne-i Laklakan, M.E.B., 1988, sf. 96.

[4] H. Örcün Barışta, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi İstanbul’undan Kuşevleri, T.C. Kültür Bakanlığı, Ankara-2000, sf.93-97.

[5] H. Örcün Barışta, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Yayınları, c.5, İstanbul-1994, sf.133-134.

[6] Lemi Ş. Merey “Kuş Evleri-Serçe Sarayları” 5. Uluslararası Türk Sanatı Kongresi, Budapest 1978.

Eser Sahibi:
1 Yorum Bulunmaktadır.
  1. Mehmet Emin keskin
    "Güzelsiz olmaziz , Dururuz Etsiz Ekmeksiz" başlikli Rahşan Tekşen hanimefendinin yazisi incelendiğinde; buranin bir islam diyarinin olduğu, ve oradaki yapilaşma ve yaşantinin islami olduğunu bunun temelinde ise "merhamet edilmeyene merhamet edilmez " hadisinin ana kaynağini teşkil ettiğini idrak etmek mümkündür. Çağimizda çok elzem ve işlenmesi ve uygulanması gerek merhamet duygusunun nakiş nakiş anlatildiği bu yazidan dolayi tebrik eder başarilarinin devamini dilerim

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *