KAN DANSI

Şeytanların serbest kaldığı 30 Nisan’dan bir gün sonra yazın başlangıcıydı. Genç adam dans ederken etrafında tüller uçuşmadı, güzel bir kadın yoktu kollarında, ay ışığı yara izleriyle kaplı vücudundan süzülürken uzandı yıldızlara ve gök taşları kayıp yok olduğunda kendi etrafında döndü güneş gibi, ay gibi.  Zıplayarak eğilip bir avuç toprak aldı yerden, denize savurduğunda sular kabardı. Gün doğarken kurban verdiler tanrılara, önce dans eden savaşçı iki parmağını daldırdı kan dolu çanağa ,alnından gözlerinin üstüne kadar mühürledi  kendini. Nasırlı elleriyle sıkı sıkı kavradı baltayı, bağırdı. Dağlardan esen şiddetli rüzgarı, gökten inen fırtınayı, kayaları döven güçlü dalgaları kıskandıran bu ses kalpleri korkunun yırtıp parçalayan ellerine bıraktı. Birbirine vuran kalkanların sesi yükseldi, ilerledi, dalga dalgadüşman saflarına ulaştı. Kan için dans etti savaşçı, daha küçük yaşta öğrenmişti kılıçla dans etmeyi, kesmeyi, vurmayı, su gibi akmayı, hızla dönüp düşmanını şaşırtmayı.

Keltler özgürlük için yüzyıllarca savaştı. Vikinglerle, Normanlarla ve Protestanlığı zorbaca kabul ettirmeye çalışan İngilizlerle. Milyonlarca insanın ölmesine sebep olansa aşktı, tutkulu bir kralın sırtını dönemediği aşk. Erkek evladın vazgeçilmez olduğu devirlerde ne kral ne de kraliçe olmak yeterliydi.  “Ben kilisenin başıyım.” Dedi VIII. Henry.  Dinini değiştirip Boleynkızıyla evlendiğinde bir gün  sevgilisini celladın ellerine teslim edeceğini asla ama asla düşünmemişti. O sadece aşkı arayan taçlı bir adamdı. 

Yüzyıllarca Protestanlığa  boyun eğmedi İrlanda, din duvarlar arkasında yaşandı. Gardırobun kapısını açıp küçük şapele huşuyla girdi genç kadın. Elleri korkudan titreyerek Meryem Ana’nın önünde diz çöktü. Kraliçeye rağmen Katolik’ti ve bunu ne en yakın arkadaşına ne de sevdiği gence söyleyebilmişti. İrlanda’da yaşayan onlarcası, binlercesi gibi saklamıştı dinini.

Bugünhâlâ Katolik İrlanda. 1592’de , İngilizler tarafından İrlandalıları “medenileştirmek” için kurulan Protestan okulu Trinity College’inöğrencileri de Katolik. Üniversitenin bahçesini gezdikten sonra yayalara ayrılanGrafton Caddesi’nde sokak sanatçılarının gösterilerini izleyip köprülerin, katedrallerin yanından geçerek- ki ülke Katolik olmasına rağmen bir tane bile Katolik katedral yok bu şehirde -İslami eserler müzesine gidiyorum. Dublin kalesinin duvarına dayanmış binada padişahKur’ânları, dua kitapları var. Ekranda Kâbe’yi tavaf eden hacılar, çölde secdeye varan bir bedevi. Karşı duvarda sayfaları sararmış bir Tevrat. Başka bir ekranda papaz tütsüyü sallıyor ve diğerinde beyazlar içinde bir genç vaftiz edilirken İsa için ilahi söylüyor kilise korosu. Üç din bir çatı altında toplanmış. Minyatürler, Şeyhnameler, elyazması pek çok kitap sıralanmış; Tevratlar umursamaz, sayfaları açık Kur’ânağlıyor. Açık sayfayı okuyorum gözlerim yaşlı. Gençbir turist dalga geçiyor secdeye kapanan bedeviyle.

Ve yeniden güneş doğduğunda Oscar Wilde’in ayak izlerinin peşinden pubları dolaşmadım ama parkta kayalara oturmuş heykeliyle el sıkışıp cümlelerinde kayboldum. İrlanda’nın dili silinmişti dimağlardan. Bir  zamanlar Katoliklere ata binmeyi ,ev sahibi olmayı ,oy kullanmayı yasaklayan İngilizlerin kelimeleriydi dillerden dökülen. İngiltere sadece Hindistan’ın cevherini, Afrika’nın bereketini sömürmedi. Vatanım dediği toprağı mezhep ayrılığı yüzünden yaktı yıktı. Çiftçinin elindeki avucundakini alıp aç bıraktı. patates  kıtlığı  baş gösterip nüfusun yarısı öldüğünde Osmanlı Devleti tarafından yapılmak istenen yardımın sadece onda birine izin verdi Saygın Kraliçe. Sultan Abdülmecid ise  siyasi gerilimi ve ulaşım güçlüklerini göze alarak 4.000 kilometre uzaklıktaki fakir bir ülkeye tahıl yüklü gemiler gönderdi. Ne tarih ne de İrlanda unutmadı onu. Lozan’da Avrupalı delegeler aç kurtlar gibi ülkemizi parçalarken müzakere masasında sadece İrlanda lehimize parmak kaldırıyordu.

Malahide Castle sekiz yüz yıllık bir aile şatosu. Kışın hayvanları şatonun içine almak 15.yüzyılın ısınma yöntemiydi ve ahırın üst katı oturma odası olarak kullanılır, aile hep birlikte bütün geceyi burada geçirirdi. Kartal ve meyve salkımlarıyla süslü duvarların gizli geçitlere açıldığı tahmin edilse de hiçbir tarihçi ortaçağdan kalma süslemelere zarar vermeyi göze alamıyor, kim bilir belki tozlu bir İncil, aşk mektubunun içine saklanmış kuru bir gül belki de gizlenmiş bir cesedin ufalanmaya başlamış kemikleri siyaha boyalı duvarların arkasında yalnızlıktan memnun bekliyordu. Bir kitap veya gizemli bir mektup hatta bir iskelet bile saklı kalmayı tercih ederdi.

Şatonun 18. yüzyılda eklenen bölümlerine geçmek zamanda yolculuk gibiydi. Bu odalar varak  mobilyalarla , yağlı boya tablolar ve goblen işlemelerle süslenmişti. “Güç ve Sadakat”  Bu iki sözü kazıdılar armalarına ve her İrlanda şatosunda olduğu gibi buranın da bir hayaleti vardı. “Puc” 

Pazar günü pikniğe gelen aileler yaygılarını çimlere serip araziye dağılmışlardı. Erkek çocuklar ellerindeki boylarından büyük tahta kılıçlarla hava atarken taç takıp tül tuvalet giyen küçük kızlar kuğuların peşinden koşuyordu. Arkalarından yükselen kale yüzyıllardır çocuk seslerine alışıktı.

Kuğuları güzel, narin masal kahramanları olarak tanırdım. Perileri sırtlarında taşır, çocukların dostu olurlardı. Gölettençıkıp yanıma yaklaşan beyaz masum kuşu  elimle besledim gıdıklamasına aldırmadan. Yanımıza  bir köpek yaklaşıp havlayana kadar  bir melekti o. Aniden tıslayarak ejderhaya dönüştü. Dilini sivriltip gagalarını kocaman açarak yılan rolüoynadığında köpek vahşiliğini unutup kuyruğunu bacaklarınınarasına sıkıştırarak dost canlısı bir kuzu olmuştu.

Ve güneş bıkmadan bir daha doğduğunda şehirden uzağa, Giza piramitlerinden daha yaşlı, belki de daha gizemli bir tepeye, Neolitik Newgrange tümülüslerine, Kuzey Avrupa’da bulunan dünyanın en eski binalarına doğru yola çıktım. Beş iskeleti karnında taşıyan bu tepe, rüzgârı duvarlarında hisseden bir mezar mı? Yoksa tapınağın son rahiplerine ev sahipliği yapan kutsal bir mekan mı?  Dört bin yıl evvel çivi, beton olmadan taşların kilitlenerek yükseldiği binanın içine İrlanda  yağmuru bile sızamamış, tarih yıkmamış onu, toprak ana saklayıp, korumuş ve her sene yılın en kısa gününde yeniden aydınlanmış duvarlar. Sadece insan boyundaki taşlar seyretmiş ışığın kıvrık, yamuk kemiklere dokunuşunu. İrlanda’nın ilk çiftçileri kaç yıl kullandı, ne zaman unuttu bilinmez  üç yüz yıl önce kazara bulunan tümülüsler çocukların oyun alanı, aşıkların isimlerini kazıyıp buluştukları karanlık bir köşe olmuş senelerce.

İrlanda’ya Avrupa’nın yeşil çatısı denmemiş boşuna dört beş milyon nüfusa sahip bu ülkede tam yedi milyon büyükbaş hayvan var. Kuzeye çıktıkça bulutlar toprağa, ağaçlar da gökyüzüne yaklaşıyor, kuşlar şikâyetçi değil yeryüzüne yakın yaşamaktan, uçurtmalar üzgün.

Dublin’den Shannon’a arabayla geze geze yol alıyorum. Dümdüz ufka uzanan kırlarda tek katlı evler var ve şehirler , kasabalar geniş alanlara yayılarak büyümüş. Kimse göz dikmemiş semaya, sadece gri taş şatolar yükseliyor ağaçların arasından. Bir zamanlar lordlar  tarafından yönetilen topraklar ve gösterişli şatoları soyluluğa özenen Amerikalı zengin ailelerin kızları sayesinde bugüne gelebilmiş. Evlilik genç kıza ünvan kazandırırken mülkiyet varlığını sürdürüp yeni nesilleri ağırlamış. Şatoların hepsi bu kadar şanslı olmasa da elli pounda devletin satın aldığı  Killkenny,  bahçesini süsleyen güller ve süs havuzlarıyla adını verdiği kasabanın göz bebeği. Yol üzerinde geçtiğimiz yıkık dökük, derbeder, duvarları sarmaşıklarla kaplanan penceresiz binaların gölgesi benim gibi binicilerin ve çobanların uğrak yeri. Japon bahçesi geniş olmayan bir alana saklanmış, taş  çardakları, kırmızı köprüleri, küçücük nehirde gezen renkli balıklarıyla sakinliği sevenleri ağırlarken hemen yanındaki harada çeşit çeşit atlar koşuyor.

Bulutlara değen İrlanda, şatolar ülkesi olmasına rağmen publarıyla meşhur. Oysa piramitlerden eski tümülüsler, denizden yükselen kaya duvarlar, şatolarda gezinen hayaletler ve duvarlar arkasına saklanmış gizemli şapeller onun buğulu yüzü.

Sarı çiçekaçmış dikenlerin, kırmızı böğürtlenlerin arasından geçip kara ormana girdiğimizde atım huzursuzlanmaya başladı. Kahverengi gövdeleri yosunla kaplı ağaçların halay çeken iri erkekler gibi dallarıyla birbirine sarılıp gökyüzünü gizlediği, ormana daldım. Ne  dörtnala ne de tırıs gidecek yol yoktu. Toprağın dışına çıkan kabarık, kıvrımlı kökler babaannemin ellerine benziyor, yüzüme çarpan dallarsa beni ve atımı huzursuz ediyordu. Bu yeşil girdapta yorulana kadar yürüdük.  Koşmak, rüzgâra karşı koymak istesek de sadece yürüdük. Hava kararmadan Dromoland Şato Otel’e döndüm. Kızım uçsuz bucaksız bahçede şahin uçuruyordu. Eline taktığı deri eldivene yapışan pençeler acımasız, kibirle uzanan sert gaga güçlüydü. Köşede sırasını bekleyen baykuş ise çay tabağını andıran suratıyla beni süzüyordu. Şahinin tüyleri avına hızla ulaşması için ne kadar vücuduna yapışıksa baykuşunki de o kadar kabarık ve yumuşaktı. Boynunu okşamak için uzanan parmaklarım gümüş tüyler arasında kaybolmuş, göründüğünden çok daha küçük olan ılık bedenine zar zor değmişti. İkimiz de şaşkın şaşkın baktık birbirimizin gözlerine.

Bir hayat, tek ömür yetmiyordu bana. Hayallerim yapmak istediklerim çoktu.  Her  ülkede, her toprakta farklı biri oldum. Cesaretle, yüzsüzlükle, korkuyla değiştirdim kabuğumu. İskoçya’da büyücü, Antakya’da Hızır’ın öğrencisiydim ve İrlanda’da kan için dans ettim, kılıç salladım. James Joyce’un kalemine dokundum okumayı bir türlü tamamlayamadığım kitaba cümleler sakladım. Mezhep savaşlarının arasına sıkıştığımda yavaşça araladım dolabımın kapısını. Lir ‘in çocukları* değildi bahçede gezen kuğular.

 


 

*İrlanda efsanesinde kuğuya dönüşen tanrının çocukları

 

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *