KIZIL KALE

Cami kilisedir artık, hilâl yerine haç asılı

Nur yüzlü ezan yerine, bitmeyen bir çan sesi, bir baykuş uğultusu...

Mihraplar ki taştandır, minberler ki ağaçtan,

Canlı cansız ne varsa bu hâle inledi durdu.

Ey ibret dolu geçmişten ibret alacak yerde,

günübirlik işlere dedikodulara batmış kişi!

Sen uyu bakalım; ama zaman için ne demek dinlenmek, ne demek uyku!

Er-Rindi

 

Hikâyem beyaz sarıklı bir Arap’ın, tahta çanaklarda şifalı bitkileri öğütürken başladı. Portakal ağaçlarını oldukları yerde bıraktım. Hayvan postlarını kervana yükledi entarili işçiler. Minarelerden ezan sesi yükselirken havan durdu. Saraydaki kadınlar el işlerini kenara koydu, herkes bıraktı işini. Cennetül- Arif’te gezinen tavus kuşları kuyruklarını kapadı. Sadece akan sular eşlik etti müezzine. Toprak, krallar secde ettiğinde huzur buldu.

 

Yasak bilgiyi, yıldızların sırrını, dünyanın dönüşünü keşfetti insanoğlu. Zaman nehirlerin yolunu değiştirdiğinde Endülüs’ün hikâyesini yeniden yazmak istedim. Geçmiş ve gelecek bütün öyküler hırs, nankörlük ve ölümü anlattı. Endülüs, bir zamanlar Avrupa’nın en gözde beldesi. Onun için yazılan dizeler sırmalı saraylardan bereketli Osmanlı topraklarına, Ortaçağ sokaklarından bir ozanın evine kadar her köşede dolandı. İster Hristiyan ister Müslüman olsun, bilgelik arayanlar kütüphanesine, okullarına, keşiflerine ulaşabilmek için Endülüs’e göç etti.

 

El-Hamra zafer için kurulmayıp Haçlı seferlerinden korunmak için sarp bir tepenin üstüne inşa edildi. Dağlar korudu arkasını. Savunma kuleleri surlar arasına dikildiğinde I. Muhammed’in hayali gerçek oldu. Şehrin altına gizlenen kırmızı toprak, doğal çimento, uzaktan gelen taşlar duvar olduğunda, insan eliyle barajlar, su kemerleri yapıldı. Seneler sonra torunu Elçiler Sarayı’nı, yenilmezliğin simgesi olarak inşa etti. Sedir ağacından sedef kakmalı tavan göğün yedi katmanını anlatırken her hükümdar daha ihtişamlı bir bölüm ekledi saraya. Rumi elife dolanırken duvara kazınan ayetler çiçeklerle süslendi. Lüksü, zarafeti ve karmaşayı bir mekâna toplayan Aslanlı Avlu, İslam ve Hristiyan öğelerini barındırdı. Öylesine yükselmedi katlar, camların yeri dahi antik Yunan hesaplamaları geliştirilerek, Müslüman matematikçiler tarafından ince ince hesaplandı. Hükümdar tahtına oturduğunda elçiler arkasında uzanan şehrin kudretini görüp üstüne düşen ışığın yansımalarıyla ürperdiler. Onu yenilmez kılan bilgelikti.

 

El-Hamra’nın pervazları batı mimarisinden farklı olarak daha alçaktı. Avrupalı, pencereden dışarıyı ayakta, başarılarından gurur duyarak seyrederken Müslüman saraylı, sedirde bağdaşını kurup Allah’ın yarattığını tefekküre daldı. Endülüs sadece görkemli bir devlet değil, karanlıkta yol arayan Avrupa’nın medeniyet feneri. Düşmanları kıskandı onu.

 

Müslüman kisvesinde bir casus İbn-i Rüşd’ün evine sızdı. Tacir nadide ipekleri saraya indirirken niyeti kalenin zayıf noktasını bulup emirliğe son vermekti. Oysa İbn-i Hazm, İbn Meymun ve El-Kurtubi aynı çatı altında açtılar bilgelik kitabını. Felsefe, tıp, kelam doğu veya batı demeden insanlık için ilerlediler.

 

Minareler yıkılıp toprak Müslüman kanıyla sulansa da sekiz yüz yılın duvara sinen sedasını, taşa işlenen izini, mimariye yansıyan şekillerini silmek mümkün değildi.

 

Londra’da, Roma’da her şey farklı, soğuk ve uzaktır bana. Oysa Endülüs’te nereye gidersem gideyim, tanıdık bir kapı, bir kemer hatta bir İspanyol’un bile okuyamadığı duvar yazıları çıktı önüme. Baharatlı yemekleri, fırından yükselen ekmek kokuları, bağrışarak sokaklarda koşturan çocuklar ve balkondan balkona seslenen komşularıyla çocukluğumun geçtiği mahalleden bir farkı yoktu.

 

El-Hamra, kale duvarlarıyla korunan bir kent. Bugün ayakta kalan yazlık bölümü ve Cennet’ül Arif’in bahçeleri bile geçmişin ihtişamına şahitlik ediyor. Güneşin son ışıkları surlara vurduğunda nar rengine bürünüyor saray. Gül kokusu, fıskiyelerden dökülen sulara karışırken geziyorum bahçeyi. Nilüferler açmış. Suya yansımıyor yapraklar. Kemerli kapılar arasından geçip kaleyi tutsak alan haça bakmadan ilerliyorum. Endülüs’ün hilalleri sökülmüş. Her yerde İsa’nın ızdırabı. Sarayın duvarlarını süsleyen ayetler yalnız. Bu haç, İslam mimarisinin içinde küçük bir çocuğun kral tahtında oturması kadar uygunsuz ve biraz da yabani kaçıyor. Havuza yansıyor kayıp hilaller. Eğilip suya baktığımda tanıyamıyorum kendimi. Gözlerim sürmeli, yüzümde peçe. Biraz önce sıramı kapan Fransız uzun entarisiyle eğiliyor önümde. Karşımdaki sarıklı çocuk Mersiyeli avluda New York yazan kasketiyle koşuyor. Her misafirin bir yansıması var suda. Çiçekli şort giyen Afrikalının sudaki gölgesini tanımak imkânsız. Kılıcının üstünde yumrukları sıkılmış, keskin bakışlarıyla nöbet tutuyor. Emir yanımdan geçerken gözlerimi kaldırıp onu arıyorum. Not defterimin sayfaları uçuşuyor. Sadece o yok avluda.

 

Bir zamanlar altı yüz minarenin yükseldiği Kurtuba’da çan sesleri yankılanıyor. Katedrale dönüşseler de binaların yüzleri hâlâ Mekke’ye bakıyor. Ulucami’de namaz kılmak yasak. Seccadeler saklanmış. Kıble duvarının yanı başında Aziz Rafael’in heykeli yükseliyor. Farklı coğrafyalardan gelmiş bin sütun ayakta tutuyor kubbeleri. Her biri yıllarca yanı başında secde eden farklı ırkları temsil ederek kılınan namazlara şehadet ediyorlar. Endülüs kabartmaları, Bizans mozaiği, İran motifleri ve kûfi yazının geometrik sadeliğiyle hüzünlü bir sanat şaheseri Kurtuba Cami’si. Huzurlu, aydınlık havasını değiştirmek için girişteki kemerler duvarlarla örtülse, halifenin sarayı kardinallik binasına, Arabistan’ı anımsatan palmiyeler portakal ağaçlarına, abdest havuzu fıskiyeye, minare çan kulesine dönüştürülse bile bu bina bir kiliseye benzemiyor. Tarık bin Ziyad ve askerlerinin ruhunu, Akdeniz sahillerinde yakılan gemilerin isli kokusunu taşıyor o.

 

Cebelitarık’a adını imanıyla yazdıran komutan düşmanının gözünde, silinmiş izleri gören bir şahindi. Dağlar ondan korkup yol verdiğinde teslim oldu toprak. Şehirler medenileştirildi. Arapların ve Avrupa’nın ilk üniversitesi kuruldu. Müslüman kanı karışsa da İspanyollara, Granada’nın fethiyle Konstantinopolis’in öcünü aldılar. Dişe diş, göze, göz!  Hoşgörü vaatleri yalandı. Yahudiler padişahın gemileriyle Osmanlı topraklarına, Müslümanlar Kuzey Afrika’ya göç etti. Toprağını tercih edenler din değiştirseler de ölene kadar birer şüpheliydiler. Kilisenin bağnazlığı gözleri kör ettiğinde (1499) engizisyon mahkemesinin emriyle büyük bir ateş yakıldı Granada Meydanı’nda. İbranice İnciller alev aldı. Beş bin Arapça eser yok edildi. Alevlerin arasında eridi bilgiler. Kaybedilen sadece kütüphane değil; yüzyılların emeği, yorgunluğu ve felsefesiydi. Birkaç bilge çaldığı kitaplardan öğrendiğini kendine mal etti. Arap alfabesi silinirken kitaplardan, Latin harfleri zapt etti sayfaları.

 

İnsanlar ateşe atıldı. Komşular düşman, eşler güvenilmez olduğunda genç kadın mehtapsız bir gecede kazdığı çukura anneannesinden kalan Kur’ân’ı, elleriyle işlediği seccadesini, dedesinin kuka tespihini gömdü. Boynuna taktığı haç her gün yaktı cildini. Eşarbının yerine taktığı siyah dantel bıraktıklarının yasıydı. Cenovalı denizci, bu topraklardan Müslüman bilginlerin haritalarıyla açıldı denize; ayak bastığı toprakların Hint adaları olduğuna emindi.

 

Flamenko Çingenelerin ağıtıyla başladı, Topuklar zemini döverken kadın erkeğine âşık oldu. Acı ve tutku aktı ellerinin arasından; kırmızı gül yere düştüğünde sustu müzik.

 

Medinetü’z- Zehra bir gözdeye verilen en büyük hediye. On bin işçinin kurduğu şehri hükümdar, kadınının adıyla mühürlüyor. Topraklar altına saklanan şehrin çok küçük bir bölümü gezilebilse de ayakta kalan kemerler, zarif işlemeli duvarlar, geniş su kanalları Endülüs medeniyetinin izlerini taşımakta. Otların büyüdüğü kulelere leylekler yuva yapmış. Sarayın taşlığında kirpi yavruları geziniyor. Hava o kadar sıcak ki yüzüme döktüğüm sular yere değer değmez kuruyup buharlaşıyor.  

 

Marbella sahiline vuran denize, on iki aslanın taşıdığı su dolu çanağa, hatta rastladığım her su birikintisine bakıp yazılmamış hikâyeleri kovaladım. Dünyanın sonu yoktu. Şehirler sayısız, ülkeler surlarla çevriliydi. Oklar kılıca, altın zırhlar kurşun geçirmez yeleğe, bilinmeyene yol alan gemiler rotasından şaşmayan uçaklara dönse de Habil’le Kabil’in davası bitmedi.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *