MAHPERİ

                                                                                                                         “Diller kısır kalır methetmek için”

                                                                                                                                                                   Evliya Çelebi

 

     Zanaatkâr dünyada olmayan cenneti ararken yedi kapı hürmetine yedi kat bezedi girişi. Doğayı örnek aldı eserinde ve sert taş ellerinde şekil alırken ne bir yaprak diğerine benzedi ne de bir kıvrım. Hürrem Şah kuşu, güneşi ve bitkileri sembolleştirip resimsiz bir hikâye yazdı. Şiirdi, aşktı, inançtı bu kapı. Sıkı sıkı birbirine yapışmış motiflerin de birbirine dolanan dalların da sebebi Allah’tı. O evrende boşluk bırakmamıştı ki, Hürrem Şah bıraksın. İşte bu yüzden  batılı hiçbir zaman İslam sanatını anlamadı, anlamak da istemedi.

     Göçebe Türkler bir çocuğun elinden kayıp düşen misketler gibi yayıldılar dünyaya, kimi yalnız bir gezgin, kimi obasıyla rüzgârı takip eden şifacı bir kadın. Her ne olursa olsun topraklarına döndüklerinde atları yorgun; heybeleri bilgi, erdem, felsefe doluydu. Zerdüşt’ün ateşi, Çin’in bilgeliği, Hindistan’ın baharatı, Arap’ın dili Anadolu’yu renklendirdi. Gezen, gören hem kendini buldu, hem de kayboldu bu topraklarda.

     Karanlık ortaçağda kaybolan Avrupa’nın tersine Divriği’de muhteşem bir cami yükseldi. Taç kapı, dantel duvağın arkasına saklanan masum bir geline benzese de caminin içi bu güzel kızın duru teni kadar sade ve serindi. Ahmet Şah’ın yaptırdığı camiye eşinin  darüşşifası yaslandı. Bu külliye, bir melik ve melikenin el

ele tutuşması, kadının Selçuklu’daki gücü, Ahlatlı Hürrem Şah’ın maharetiydi.

     Pencerenin önündeki denge sütununun döndüğü, kara sevdanın tedavi gerektirdiği zamanlardı. Darüşşifanın avlusunda çıt çıkmıyor, havuzdaki berrak su şıkırdayarak dökülürken neyin sesi kanunla buluşuyordu. Tarihçiler yanılmamıştı. Turan Melik’in yaptırdığı bu bina hem misafirhane hem de şifahaneydi. Pala bıyıklı yağız delikanlı ne suyun sesini ne de hastaların iniltisini duydu. Pazarlık yapan tüccarın, önüne konan yemeğin, okunan ezanın farkına varmadan kolunu parmaklıklardan uzatmış denge sütununu döndürerek sürekli aynı adı sayıklıyordu: Mahperi. İkindi vakti gelmiş, sabahın ilk ışıklarında darüşşifanın kapısında beliren “Namaz kılan kadın silüeti” çoktan kaybolmuş, “Namaz kılan erkek silüeti” ise taç kapının süslemeleri arasında görünmek üzereydi. Güneşin sırlarını, yıldızların efsanesini bilen mimar ve ustaların karanlığa gizlediği birer imzaydı bu gölgeler.

     Kanuni’nin eklediği minare eskiyip türbedeki mezar taşları tozlanırken çeşmeler akmaz oldu. Ayetlerle süslü abanoz minber, sekiz yüz yaşındaydı ve dünya cennet kapısını seyretmeye geldi. Ah, o hayat ağacı meyve verseydi ilk koparan ben olurdum. Sadaka taşı boştu ben de parmağımdaki yüzüğü çıkarıp emanet sandığına koydum. Değil otuz sene, üç gün sonra dönsem bulamayacağımı biliyordum. Ama yıllar sonra kızımın Divriği’ne gelip bu yüzüğü  parmağına takmasını hayal etmek güzeldi.

Şifahanenin dik taş merdivenlerinden yukarı çıktım. Herkes dışarıdan kapıyı seyrederken ben bir kervan yolcusunun, bir mecnunun gözünden bakmak istedim bu benzersiz yapıya. Duvardaki karalamalar silinirken sakin bir melodi duyuldu. Parmaklıkların arasından elimi uzatıp denge sütununa dokundum. Aklıma bir isim düştü: Mahperi.

İbn-i Battuta’yı Sivas’a çağıran neydi, Aşık Veysel’i söyleten, Timur’u sinirlendiren? Yüz seksen bin askerin adımıyla yer sarsılıp duman aleve, toprak kana, bebeler kefene bürünene kadar kimse böyle bir zulmü ne görmüş ne de duymuştu. O günden sonra komşusuna kızan kadın, hasmının canını yakmak isteyen adam alnındaki damarlar şişip yüzü pancar gibi kızardığında ağzından tükürükler saçarak bağırdı: “Sana öyle bir kötülük edeyim ki, Timur Sivas’a etmemiş ola!”

Ne kadar değişirse değişsin yeni doğan bebeklerin çığlığı, askerlerin hasreti, gezginlerin merakı şehrin içine işlemiş. Şifaiye Medresesi hastasız, Eğri Köprü köşeli, Hükümet Konağı bütün heybetiyle meydana  kurulmuş; Kongre Binası’nda Cumhuriyet’in izleri. Ulu Cami’nin minaresi yorgun, Şeyh Hasan Bey kümbeti güdük. Ahi Emir türbesi, şehir yükseldikçe asfaltın, betonun altında küçücük kalmış, konaklar annemin dolabı gibi çam, sedir, ıhlamur kokuyor. Taş Han kalabalık; akan damına, tozlu avlusuna rağmen kalabalık. Rengârenk ayakkabılar buram buram plastik kokarken bavullar sıralanmış müşteri bekliyor. Aslanlı çeşmeden susuzluğumu giderip üst kata çıkıyorum; revakları ayakta tutan sütunlar yaşlı, çatlak ve bakımsız. Kemerlerde otlar bitmiş. Kırmızı sandalyeler eskilikten kapkara, çizik çizik olsa da tertemiz. Nargile fokurduyor. Kokluyorum, elma... Hayır, hayır kesinlikle kavun.

Yaşlı kara derisi buruş buruş bir adamın tezgâhından kemik tarak aldım. Üstündeki çiçekler beceriksiz bir çocuğun elinden çıkmış gibi yamuk, titrek ve özensizdi. Elimdeki meşhur kazan simidini dedeyle paylaştım. Torbanın içine, karısının ördüğü süslü yün çoraplardan “Al, Sivas geceleri soğuk olur,” diyerek bir çift attı. Ben de kıramadım onu, yorganın içine bile sokamadığım ayaklarıma takmaya söz verdiğimde öyle tatlı gülmüştü ki, varsın bir gece yanan ayaklarım uykusuz bıraksın beni, diye düşündüm.

Kral yolu üstünde yer alan Sivas’ın dışında gezilecek çok yer var. Dünyadaki ilk anlaşmanın* varisleri Hititli askerler; bir ellerinde mızrak diğerinde kalkan güneş tanrısının bereketini, fırtına tanrısının gücünü işlemişler Sarissa şehrine ve çoban köpeğiyle ünlü Kangal’da Anadolu aslanlarının tüyleri parlıyor. Kuzularla arkadaş, kurtlara düşman koca patili sevimli suratlar tozu toprağı birbirine katarak koşturuyor. Yavrular daha doğmadan sahipleri belli. Baba, bakıcısının omuzlarına koymuş ön patilerini ağzından salyalar akarak oyuna çağırıyor. Sarkık gıdısını sıkıştırdığımda masum bir bebek gibi kafasını elime yatırıyor, sıkı sıkı sarılmak istiyorum.

Bu şehrin sazı da sözü de kahvesi de meşhur. Kahveler köpük köpük, semaverde çay, duvarda eski bir radyo hemen yanına dizilmiş gaz lambaları, kömürlü ütü, kahve değirmeni, tahta kabzalı silahlar ve paslı bir kılıç. Yüzyıllardır âşıklar kahvesinde söz biter, saz başlar. Çerkez’in Kahvesi’nde bakır cezveler iki kere yanaşır kömüre, garson şekerli kahve isteyene küçümseyerek bakar. Acı kahve içmeyen benim gibi yabancısıdır bu meclisin. Ciddi adamlar derin konulara dalar gider. Her mezhepten, her görüşten insanı bir araya toplayan fikirhane kapısıdır bu kahve. Susmak ve dinlemek gerekir.

Sivas Orta Anadolu’nun saklı bahçesi, Selçuklu sanatıyla bezenmiş cumhuriyet şehri. Kahveden çıkıp meydana, medreseler diyarına yürüdüm; her köşede tarih. Gök Medrese ihtişamlı, süslü ama bir o kadar da derbeder. Mavi çinileri kırık dökük, çatısında, pencere pervazlarında kuş yuvaları, kubbesi gök mavi; avlusunda birkaç kırık şişeyle, Kur’ân sesine hasret, sarıklı cüppeli öğrencilerini bekliyor. Buruciye Medresesi’nde Kur’ân okunmasa da duvarlara sinmiş huzur. Parmaklarımı cennet meyveleriyle süslü oymalarda gezdirdikçe kan gibi, nehir gibi, yularından boşalan kısrak gibi akıp gitti sıkıntılarım. Yüzlerce yıl evvel duvarlara sinen huzur bitmeden tükenmeden bana da bulaşıyor, çocukluğumdan beri farkında olmadan sırtımda biriktirdiğim yükler birer birer dökülüyordu. Kırdığım vazo, gizlice yediğim şekerlemeler, yaz ramazanlarında musluktan içtiğim su, unuttuğum karabasanlar, duyduğum yalanlar, Mahperi...

 

                                                                        

*Kadeş Anlaşması

 

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *