MİS KOKULU AĞIZLAR

Birkaç asır geriye gitmek, hatta Vefa’daki ahşap evlerden birine sessizce girip oturmak kabil olsaydı keşke. Büyükanneden cicianneye, kalfadan dadıya evin hanımlarının terzilikteki maharetini cem ederek dört yaşında bir sabi için yeni esvaplar dikme telaşı izlenebilseydi; ipek mintan, hilalî gömlek, kâtibi kavuk, lâhurî şal ve dahi atlastan cüz kesesi ile kadifeden minder… Atılan her teyele, işlenen her nakşa nice duanın sindiği; köşede durup bu hazırlıkları seyreden musanna bir rahle ile bir çift pabucun bile ne kadar heyecanlı olduğu görülseydi keşke. O vakit İstanbul’da dört yaşına girmek ne demek pekâlâ anlaşılırdı.

Zira dört yaşına girmiş bir çocuğun okuma yaşı gelmiş demekti. Mektebe başlayacağı gün şehzadeler gibi giydirilen çocuk, ev ahalisinden gördüğü alakada bir fevkaladelik, bir başkalık hisseder, kaç gündür kulağına çalınan hoca, mektep, Recai Efendi, âmin, dua kelimelerini birleştirip küçücük hafızasında mânâlı bir resim çizemez, hâsılı bunların ne anlama geldiğini idrak edemezdi. Ta ki ilahiler söyleyerek kapısının önüne gelen âmin alayını görene kadar.

Boy boy dizilmiş mektep çocuklarıydı âmin alayındakiler. Başlarında hoca efendi, kalfanın işaretiyle içlerinden bir kısmı ilahiler okur, bir kısmı da her dörtlükte araya girip “Âmiin!” diye bağırırdı:

-Sensin ilâhım / Püşt ü penahım / Affet günahım / Sultanım Allah

-Âmiin!

-Nefsimi bildir / Aslımı buldur / Ölmeden öldür / Sultanım Allah[1]

-Âmiin!

Sözleri birbirinden manidar, besteleri birbirinden güzel ilahilerin ardından hoca efendi dua eder; çocuğun peder ve validesi, müzeyyen bir bohça içinde kendisine iki top ipekli kumaş, bir bel şalı ve cübbelik çuha ile kırmızı kese içinde bir miktar para verirdi.[2] Hocanın yanı sıra kalfa ve bevvaba, mektep çocuklarına, konu komşuya ve alayı seyretmek için gelen herkese lokmalar, şerbetler ikram etmek ev ahalisinin sadece vazifesi değil, aynı zamanda yüz akıydı. Hatta çocuklarının mektebe başlaması hürmetine o gün için fukaradan yahut eytamdan birkaç sabi giydirmek de âdettendi.

Gür bir ses, “Allah Allah daim hayy!” diye üç kez nida ettiğinde, herkes bilirdi ki cenazelerde, düğünlerde, seyahatlerde ve sair merasimlerde olduğu gibi bed’i besmele cemiyetinde de gülbank okunacak ve birazdan şüheda yâd edilecek: [3]

-Eli kan, kılıcı kan, sinesi üryan, ciğeri püryan, dini mübin şehit olan gaziler aşkına!

-Hûû!

-Evveli gaza, âhiri gaza, inayeti hüda, kasdi adâ, dini mübin şehit olan gaziler aşkına!

-Hûû!

Gürül gürül okunan mektep gülbangı, yedisinden yetmişe herkesi coşturup omuzlarını dikleştirir, sefere çıkmaya hazır bir ordu gibi hizaya sokardı. Gördüğü manzara karşısında şaşkına dönen çocuk, evvelce pabuçlarını bile anasının yardımıyla giyerken o gün kapıda bekleyen midillinin sırtına biner binmez kocaman adam olur, hatta kendisini diğer çocukların sultanı zannetmeye başlardı. Mektebin bevvabı, çocuğun rahlesi ile minderini başının üzerine alır; önde ilahiciler, arkada âminciler, hepsinin önünde midilli ve sırtında küçük sultan, Recai Efendi Sıbyan Mektebi’ne doğru, yine ilahiler söyleyerek yola düşerdi.

Vefa’nın bütün sokaklarını dolaşan âmin alayı ve o güne mahsus çocuğun ailesi ile yakınları da mektebe gelir; çocuk, ilk dersini almak için hoca efendinin huzuruna çıkıp diz üstü mindere otururdu. Ona telkin edilen duaları, mânâsını bilmediği lafızları tekrar ettikçe, kâh korkudan kâh heyecandan buz gibi olan çıplak ayakları her kıpırdadığında ve küçük elleri, kucağındaki cüz kesesinin boncuklarıyla her oynadığında, bu lisanı sadece validesi tercüme edebilirdi.

Eûzu besmelenin ardından, “Rabbi yessir,” derdi hoca efendi. Arkasından çocuk… Göreceği dersleri, okuyacağı kitapları, gideceği medreseleri, önünde diz çökeceği üstatları bilmeden “Kolaylaştır Allah’ım,” diye dua ederdi istikbali için. Zorlaştırma. Tamamına erdir hayırla. Böylece her ilim erbabı, aslında bir sabinin duasını alarak başlamış olurdu tahsile.

Çocuğa ilk dersi verildikten ve talebelerden biri aşr-ı şerif okuduktan sonra hoca efendinin duası ve taze mekteplinin el öpmesiyle merasim sona ererdi. O gece bir sürü melek gelirdi çocuğun yanına. Çünkü onlar besmele çeken ağzı bilir ve onu öpmek isterlerdi. Bu yüzden analar, “Ağzı mis kokulu yavrum,” diye severlerdi uyandıklarında evlatlarını.

İkinci gün kendi minder ve rahlesini diğer çocuklarınkiyle beraber derslikte gören çocuk, zatına ait bu iki parça eşyanın, daha dün adım attığı mektepte gecelediğini fark edince belki de hayatında ilk defa evinden başka bir mekâna daha aidiyet duymaya başlardı. O güne kadar zihninde, sokağın başındaki taş mektep olmaktan öteye geçmeyen Recai Efendi, artık onun için sadece pencereden gördüğü bir komşu değil, birkaç parça eşyasıyla kendisini ağırlayan bir ev sahibi olurdu.

Recai Efendi Sıbyan Mektebi, tıpkı diğer mahalle mektepleri gibi iki katlı bir yapıydı. Zira İstanbul evlerinin ekserisi iki katlıydı ve her çocuk, eviyle mektebi arasındaki bu benzerliği mutlaka yakalar ve ürkekliğini daha çabuk atardı. Hatta bir külliye yapılacak ve içinde bir de sıbyan mektebi bulunacaksa, kapısı mahalleye döndürülürdü ki çocuk hem zihnen hem de bedenen, kendisine karmaşık gelen bir yapının içinde kaybolmasın. Recai Efendi gibi müstakil mektepler, yine çocuğu evinden ve muhitinden bir anda koparmamak için sokak başlarına yahut mahalle mescitlerinin hemen yanına yapılırdı.

Kalenderhane Mahallesi’nin sıbyan mektebi de Recai Efendi’ydi. Kız, erkek demeden etrafındaki bütün çocuklara Kur’ân okumayı, namaz kılmayı, kamış tutmayı, ilmihal ve tecvit bilgilerini öğretmişti. Buranın bir sıbyan mektebi olduğunu anlamak için ne penceresinden taşan amme, tebareke seslerini duymaya ne de kapısındaki kitabeyi okumaya ihtiyaç vardı. Medreselere nispetle daha küçük inşa edilen binası, bir sürü yetişkinin arasında oturan tek bir çocuk gibi hemen fark edilirdi. Hatta mektebin kapısı o kadar küçüktü ki şayet tek kanadı açık değilse, içeri girmek isteyen kişinin yan dönmesi; girişteki duvarların arasını ölçmek için iki kolunu açacak olsa, birini kırması icap ederdi.

Çocukların okuyacağı derslik mektebin üst katında, hoca efendi ile onun yardımcısı olan kalfanın odası ise alt katındaydı. Bevvab, mektebi açıp kapar, ortalığı temizler, üstelik her sabah kapı kapı dolaşıp çocukları evlerinden alır, yemek çıkınlarını omzundaki sırığa dizer ve hepsini mektebe getirirdi. Bu hizmetin karşılığı olarak hiçbir çocuktan para alınmazdı. Çünkü Recai Efendi Sıbyan Mektebi’nin İstanbul, Üsküdar ve Galata’da bostanları; Fındıklı, Beyazıt ve Üsküdar’daki mülklerinden aldığı kira gelirleri; Hacı İsa Pazarı’ndan gelen öşür vergileri vardı.[4]

Hoca efendi, kalfa ve bevvabın yanı sıra maşrapaları doldurup su dağıtan ve onları korumak için sebilin önünde bekleyen sâkî ile su yollarını temizleyip tamiriyle ilgilenen su nazırının maaşları da bu akarlardan temin ediliyordu. Üstelik fakir ve yetim çocuklara yemek ve harçlık veriliyor, Recai Efendi’nin “mekteb-i mezbûrda ta’allüm eden müstahikkinden otuz nefer sıbyana birer boğası kabama verile” şartı üzerine, bayram arefelerinde otuz çocuğa kuşağından donuna, fesinden entarisine kadar takım halinde “kapama” dağıtılıyordu. Bu yüzden İstanbul’da çocuk olmak bahtiyarlıktı. Fakat Konstantin’de değil… Çünkü Konstantin’de okuyabilmek için zengin olmak gerekiyordu. Sadece zengin insanların çocukları eğitim alabiliyor, onların kitaplarını bile hizmetkârlar taşıyordu.[5]

Hâlbuki Recai Efendi gibi hayır sahiplerinin yaşadığı topraklarda, ister varlıklı ister yoksul, ister kız ister erkek olsun her çocuk okuyabiliyordu. Garp bu ya, hakiki zenginliği göremiyor; nargilesi, tespihi ve sopasıyla iri kıyım bir hoca efendi ve karşısında iki büklüm fukara çocuklar olarak resmediyordu sıbyan mekteplerini. Meleklerin öptüğü hiçbir sabi yoktu ki yüzündeki güzelliği hakkıyla resmedebilen bir Garplı çıksın.

Mekteplerde hoca korkusu vardı elbet. Zira orada çocuk da vardı, kabahat de… Fakat bu hoca korkusunda çocuğun bile tarif edemediği bir şey vardı. Cin, peri, evliya gibi çarpıp yangın bakırı gibi eğri büğrü, yamru yumru etmiyordu insanı. Dev gibi bir atışta dişinin kovuğuna tıkayıp hortlak gibi mezarlıklarda yemiyor, cadı gibi ateşli kırbaçlarla yakıp savurmuyordu. Hırsız gibi gözleri kırmızı, elinde kanlı bıçaklar saldırır takımından da değildi.[6] Bu hoca korkusunda, büyüdüğü zaman o günleri özleten bir şey vardı. “Bana şimdi o çağımı iade eden olsa, falakanın altına nasıl da seve seve yatarım,[7] dedirten bir şey…

İhtimal o ki Recai Efendi de kendi okuduğu mektebi ve hocasını hayırla yâd ediyordu. Tersane eminliği, sadaret kethüdalığı, reisü’l-küttablık, defter eminliği gibi türlü vazifeler alacak kadar yetkili ve yetenekli bir âdem olmasını, ilk besmelesini hayırlı bir ağızdan almasına bağlıyordu. Belki de onun vesilesiyle yüzlerce çocuk okusun ve adam olsun diye, sırf bu mektebin ve sebilin yapılması için Allah, Recai Efendi’yi ağır bir hastalıkla imtihan etmiş, o da sıhhatine kavuştuğunda bir mektep ve sebil yaptıracağını vadetmişti. Vaadi gerçekleştiğinde sene 1775’ti. Recai Efendi vakfiyesini hazırlıyor, her ay fukaraya altı yüz akçe dağıtılmasını, “her biri üçer ihlâs-ı şerif tilâvet edüp kemal-i keremlerinden sevabını ruhuma ihdâ buyuralar” diyerek karşılığında sadece dualarını almayı murat ediyordu.

Recai Efendi felç geçirip vefat ettikten sonra bile yıllarca mektebin pencerelerinden Allah kelamını okuyan çocuk sesleri gelmeye devam etti. Ta ki 1924’e kadar. O günden sonra kimi mektepler yıkıldı, kimi satıldı yahut kiraya verildi, kimi de savaşın paramparça ettiği bir çocuk bedeni gibi tek duvarıyla kalakaldı. Takdir-i ilahi, Recai Mehmet Efendi Mektebi’nin canını sağ koydu, fakat esir düşmüş bir asker gibi yıllarca yanı başındaki bir cıvata fabrikasının atölyesi olarak çalıştı. Sonra bir kütüphane, sonra yine kapılarına kilit vurulmuş bir mahpus…

Mektebe sırtını dayamış sebilin kitabesinde yazdığı gibi Allah kullarına karşı lütufkârdı.[8] Yıllar sonra yeniden kapıları açıldı ve yine bir kütüphane olarak hizmet vermeye başladı. Fakat Recai Efendi Sıbyan Mektebi’nin en büyük kederi, etrafında oyunlar oynayıp koşturan çocukların içeri girmemesi değil, ona bakarken tanıdık birini görmemeleriydi. Asırlarca aynı mahallede, aynı sokakta oturan birinin, bir sabah uyandığında bütün komşularının değiştiğini görmesi gibi bir yalnızlık, bir yabancılık içindeydi. Bânisi gibi felç geçirip bu dünyadan göçmüyorsa ona emanet edilen kitabeyi yere düşürmemek içindi. Zira kitabede yazan Allah kelamıydı: Kendiniz için yaptığınız her hayrın karşılığını Allah katında bulacaksınız.[9]


 

[1] Haz. İsmail Kara-Ali Birinci, Bir Eğitim Tasavvuru Olarak Mahalle/Sıbyan Mektepleri, Dergâh Yayınları, 1. Baskı, sf. 33, İstanbul-2005.

[2] Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, sf. 55-73, İstanbul-1995.

[3] Mehmet Zeki Pakalın, “Gülbank” Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB, 1. Fasikül, sf. 683-685, İstanbul-1971.

[4] Mikail Uğuş, Recai Mehmed Efendi Sıbyan Mektebi Sebili ve Çeşmesi, İlim Yayma Vakfı, sf. 69, İstanbul-2013.

[5] Özgönül Aksoy, Osmanlı Devri İstanbul Sıbyân Mektepleri Üzerine Bir İnceleme, İsmail Akgün Matbaası, sf. 37-38, İstanbul-1968.

[6] Ahmet Rasim, Falaka, Arba, Ankara-1969, sf. 25-36.

[7] Ercüment Ekrem, Dünden Hatıralar, İstanbul, Yedigün Neşriyat, İstanbul, sf. 36.

[8] Şura Sûresi, 19. âyet.

[9] Bakara Sûresi, 110. âyet.

Eser Sahibi:
1 Yorum Bulunmaktadır.
  1. Mehmet Emin Keskin
    Istanbul da sibyan mektebinde okumamiş ve o ortamda yasamamis olmakla birlikte ders aldigim o yaştaki hayatimin bir kismi anlatilmis sanki. Ilmek ilmek dokunan hali misali satirlara dökülmüş bir yazi gösteriyor ki araştırmacı yazar Rahşan Tekşenin. Ayak sesleri geliyor.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *