OH MY BUDHA!!!

Yaralı ağaç kanıyor. Yol yol akmış reçinesi, dallarının arasında saklı yuvalar, yavru kuşları sabahın ayazından korumaya çalışan yapraklar habersiz, ölüyor. Adi rüzgâr birkaç çalı çırpıyı yuvadan kopardığında tüysüz çirkin bir surat uzanıyor, meraklı ve titrek. Arkamda Tayland’ın bambu ormanları, karşımda sisler arasında kaybolmuş Burma tapınağı, Laos toprakları; Tibet’ten gelen sulara kar kokusu saklanmış. Üç ülkenin üstünde ayaklarım, ıslak ve çamurlu. Avucuma sert kıllar batıyor, babamın küçükken beni öptüğünde yüzümü acıtan, yanaklarımı tahriş eden sakallarından çok daha sert. Kulaklarının üstünden tutuyorum kuvvetlice. Teni buruşuk, gördüğüm en yaşlı kadınınkinden bile buruşuk, kalın, et et, zımparayı andıran derisinin, yılların silemediği yara izinin  üstünde geziniyor parmaklarım. Yaprağın suya değişi, sivrisineğin öpücüğü, omuzlardan düşen bir tel saç gibi hissetmiyor ellerimi. O kızılcık sopasına, metal kancalara alışık.

 

Korkmuyorum ama bacaklarım titriyor heyecandan. Cesaretli olmak başka bir filin boynuna oturup çamurlu sularda beline kadar ıslanarak, nehirde yüzen yılanları hayalinde büyütmek ve daha kendine gelemeden serinlemeye çalışan Bounma’nın1 hortumundan duş almak başka. Sırtımdan bacaklarıma, saçlarımın arasından sımsıkı kapadığım ağzımın kenarına süzülen çamurlu nehir sularının bir filin burnundan çıktığını düşünmeden “Pai pai...2” diyerek ayaklarımla kulaklarının arkasına bütün gücümle vurup bir buçuk ton hayvanı nehirden çıkardığımda ikimizin vücudu bir düğüm gibi bağlanmış, düşmemek için sıktığım bacaklarım titriyor. Onun için ağaçlar dal, tepeler basamak, çalılar otlak. Gezintimiz bittiğinde bir salkım muzu tek tek yediriyorum. Dişinin kovuğuna bile gitmiyor meyveler.

 

Yapış yapış elbiselerden kurtulup temizlenir temizlenmez, üzerime geçirdiğim keten sabahlıkla, terlik bile giymeye vakit harcamadan, dağınık çadırı, serinleyen havayı, bacaklarımı her fırsatta ısıran sivri sinekleri, açmam gereken telefonları umursamadan geniş, rahat, bir sedire  uzanmış, nehre kadar inen ağaçları, homurdana homurdana yürüyüp hatta yürüme zahmetine katlanmadan üzerlerine uzanan dalları, ayaklarının altındaki her çeşit otu tüketen filleri ve gecenin adım adım yaklaşmasını seyrediyorum. Balkona dizilmiş fenerleri yakmadan, yalnız ama kesinlikle ümitsiz değil, mutlu, özgür, besleyici bir yalnızlıkla oturuyorum. Sıcak çayımın içindeki mandalina kabukları pazarın kokusunu burnumdan henüz silmedi. Ne hayatımda gördüğüm en büyük böceklerin karın karına bağlanıp hamsi balığı gibi ızgaralık hazırlanışına, ne ateşin üstünde pişen kurbağalara ve akıbetini yeşil bir leğende üstlerindeki fileye rağmen taklalar atarak bekleyen taze, canlı kurbağalara, ne de yan tezgahta kızaran ipek böceklerine alışıktım. Pazara girerken aldığım mısır elimde kalakalmıştı. Kardeşim gibi kaçmadım tezgahlardan, ama tatlarına bakacak kadar cesaretim de yoktu. On beş gün çay deminde kaldıktan sonra kırk gün toprağa gömülen yumurtaların içi siyah jöleye dönüp kabukları pembe renge boyanmıştı. Bir tane satın alıp ikiye böldürdüm. Ne çürüktü ne de bozuk, sadece karaydı. Zeytin kadar kara.

 

Kamptan uzun kuyruklu jet motorlarla ayrılırken çadırlar yeşil ormana demirlemiş yelkenlilere benziyordu. Mekong Nehri’nin sularını yararak ilerleyen iki motor birbiriyle yarışıyor, kollarımızın bacaklarımızın ıslanmasına ses çıkarmadıkça da hızlarını arttırıp dalga yaparak turuncu can yelekleri içinde bizi hoplata hoplata, su içmeye gelen fillerin, pirinç tarlalarının, yalnız balıkçıların arasından geçirip iskeleye götürüyordu.

 

Uzun araba yolculukları yorucu, sıkıcı bazen de çekilmez olmasına rağmen farklı manzaralar, ağaçlar, insanlar görüp bir ülkeyi tanımanın, toprağını hissedip kırsalını koklamanın tek yoludur. Chiang Rai’de tapınağı yıkılmış eski bir pagodayı ziyaret edip çıktım yola. Buda’yı temsil eden bina kış geldiğinden üşümemesi için sarı bir kumaşla sarıp sarmalanmıştı. Kaşlarını, saçlarını tıraş edip turunculara bürünen kutsal adamlar, halktan gelen yiyeceklerle günde bir kere karınlarını doyuran, hayatın her anını, yürümeyi, su içmeyi, nefes almayı, uyumayı tanrıyı düşünen, bize göre tefekkür onlara göre meditasyonla geçiren rahipleri kıskandım, onlara acıdım, hürmet ettim.

 

Beyaz tapınak, harcına katılan aynalarla masal sarayları gibi parlayıp ulaşılmaz gözüküyor. Dilek ağaçlarına bağlanan ziller, rüzgar estikçe duaları tanrıya taşırken mistik bir ortam yaratıyordu. Su, beyaz havuzda rengini kaybetmişti. Köprünün karanlık çukurdan uzanan elleri ızdıraptan kasılıp, damarları şişmişti; onunla ulaşılıyordu kutsal mabede. Sırat köprüsüydü üzerinde durduğum; henüz alevler dağlamamıştı bembeyaz elleri. Tapınağın resimli üç duvarı kutsal tarihi anlatırken giriş kapısının etrafındaki çizimler çok tanıdıktı. Elvis elinde gitarı  kutsal ağacın altında dinlenirken Matrix sanal âlemi uyandırıyor ve Angry Birds, Michael Jackson gibi yirminci yüzyıl ikonları tapınağın duvarında yerlerini almış, zamanın geçmesini bekliyorlardı. Yüzyıllar sonra bugünü, bizlerin inancını, yaşamını, tutkularını ve tarihimizi geleceğe anlatmak üzere resmedilmişlerdi.

 

Araba yolculuğu devam ederken haritada işaretlediğim her noktada durdum, ama bu yolculuğun esas amacı Burma’dan kaçıp Tayland topraklarına sığınan zürafa kadınları ziyaret etmekti. Dolunayda doğan Kayan kabilesinin kızları pirinç kolyelere mahkum olduğunda ormanın kralı aslan boyunlarından yakalayıp savuramadı onları. Her sene eklenerek çoğalan halkalar bedeninin süsü, kocasının gururu, babasının ahdi, kadının ızdırabı, ailenin geçim kaynağıydı. Bir gün boynundaki mengeneden sıkılıp kurtulmak istese, zayıflayan kasları başını taşıyamaz oracıkta kırılırdı. Geleneğin onurlandıran baskısı altında halkalara bir yenisi daha eklendi. Boynu uzamadı. Omuzları çöküp ses telleri gerilirken göğüsleri karnına, elleri dizlerine sarktı.

 

Zürafa kadınla fotoğraf çektirmek isteyen yabancı kız yanına oturduğunda kadın ince zincir kolyeye baktı. Aynı anda dokundular boyunlarına ikisi de şaşkın, ikisi de eksik. Genç kadın vücudunun bozulmasına, ağrılarının artmasına, bir bardak suyu kamışsız içememesine rağmen ömür boyu rahat bir yastık yüzü görmeden, ilk kolyesini beş yaşındaki kızına takabildi. Mutluydu çocuk. Yatağına giren akrebi oyuncak zanneden bebek kadar mutlu.

 

Küçük bir çocuk belden aşağısı çıplak, bir kova suda zıplarken tavuklar yerli kadınların açtığı tezgahlarda geziniyordu. Kulak memelerini omuzlarına kadar uzatan genç kızdan ve omuzları ezilmiş yaşlı zürafa kadından ne bulduysam aldım. Küçük bir çocukken köyün en bilge kadını dizine yatırmış, annesinin mırıldandığı ninniye benzer mırıltılar eşliğinde, kulak memesini kızgın iğneyle delip genişletmişti. İnandı. Küçük kız zalim ruhların vücuduna girmeden bu tünelden geçip gideceğine inandı ama bir daha ne ninni dinledi ne de söyledi.

 

Birkaç gün önce aynı ülkede, Bangkok’ta gökdelenin tepesinde akşam yemeği yerken  şehrin ufka uzanan ışıklarını seyredip gelen geçen şık kadınları baştan aşağı süzüyordum. Oysa kabile okulunun pencereleri bile yoktu.

 

Chiang Mai’nin dışında pirinç tarlalarına bakan otele geldiğimde kurbağalar çığlık çığlığa karanlıkta dolanıyor, kandiller yolları aydınlatıyordu. Yemek bulamadığında canavara dönüşenleri, doğaya dokunmadan mutlu olamayanları, adrenalin düşkünlerini ve tatilde sırt üstü yatıp dinlenmek isteyenleri asla hayal kırıklığına uğratmayan bir şehirdeyim.

 

Bir gün kaplan krallığını ziyaret edeceğimi ve bu vahşi hayvanın karnını yastık niyetine kullanıp yeni doğmuş yavrularla oynayacağımı, kahve benekli, yumuşacık patilerini oğlumun omzuna atmasına göz yumarken kızımın kendinden üç kat iri kaplana sarılmış pozlarını tekrar tekrar çekeceğime asla inanmazdım. Vahşi, yırtıcı, katil ama bir o kadar da çekici bu hayvana dokunup göz göze gelene kadar onu hiç sevimli bulmamıştım. Minik yavrunun yumuşak sarı tüyleri, gözümün içine bakan meraklı bakışları, kuyruğunu arkasından sürüyüp kucağıma çıkışı onu masum gösterse de elektrik telleriyle sarılmış bir kafesin içine yapmamamız gereken şeyleri öğrenip girmiştik. Bakıcıların elinde ucuna et parçası sıkıştırılmış sopalar vardı. Uykulu, mayışık koca kedilerin burnuna tuttu mu istediği yöne hareket ettiriyor, havuzun sularından uzağa, ayaklarımızın dibine kadar getiriyordu. Karınları tok, belki de ilaçlı, benden çok daha iri kaplanlarla aynı kafesteydim ve kaçıp saklanacak bir deliğim yoktu. Unuttum. Elimi belinden yukarı çıkarmamam gerektiğini unuttum ve koca kedi bir anda dönüp hırladığında sıcak nefesi genzime doldu. Keskin dişleri arasından gözüken ağzı kesinlikle süt kokmuyordu.

 

Bu toprakların insanı albino hayvanları kutsal saydı. Kimse dokunmadı onlara, tanrının nefesi kadar özgürdüler. Beyaz fil yeşil ormanlardan bulutların dokunduğu dağa tırmanırken merakla yürüdüler peşinden ve hortumunu üç kere öttürüp diz çöktüğü yere Lanna Kralı, Doi Suthep tapınağını inşa ettirdi. Bu ülkede Siddhartha’nın heykelleri yeşim taşından da yapılsa külçe külçe altından da gözleri çekik, hatları yumuşaktı. Başında düşüncenin alevi, saçlarında kıvrım kıvrım düğümlenmiş dertler. Kulakları büyüktü, duyduklarına güvenmeden önce düşünmeyi salık vermek için. Ayaklarının altına sıralanan hediyeler Budistlerin ümidiydi. Rahiplere sarı kumaş getiren kıyafete, yemek sunan bolluğa, ilaç hediye eden sıhhate kavuştu. Çiçekler bir sonraki hayatta güzel dünyaya gelebilmek için kondu vazolara. Yılan başlı ejderhanın koruduğu 300 basamaklı merdivenden indim. Toprakların tanrıçası uzun kara saçlarını sıktıkça yağmur yağıyor, seller taşı toprağı birbirine katarak ilerliyordu.

 

Kadınlar rengarenk giyinip tuk tuklar3 taze çiçeklerle süslendiğinde Chiang Mai çiçek festivali başlayabilirdi. Şehir surlarının yıkık dökük izlerini takip ettim. İnsan eliyle açılan kanallar şehrin ışıldayan kolyesi, çeşitli tapınaklar ve tarihi binalar da süsüydü. Kanal sularının kıyısında, kökleri dışarı sarkmış rengarenk orkidelerin, ulu ağaçların gövdesinde balık ve noodle4 yedim. Tai mutfağı kendi ülkesinde çekinmeden maharetlerini sergiledi. Ne şişman bir Amerikalıyı ne kibirli bir Fransız’ı ne de diyetteki bir kadını mutlu etme kaygısı taşımadan pişirildiğinde, benim damak tadıma uygun veya uzak , gerçek lezzetindeydi.

 

Tayland’ın kuzeyi ılıman iklimiyle rahatlatıcı. Bolca  sebze, meyve yetişen bölgede orkide çiftlikleri kurulmuş. Bin üç yüz çeşit orkidenin yetiştiği ülkede yollar, bahçeler, ağaçlar, vazolar, otel odasında yatağımın üstü çiçeklerle bezenmişti. İlk defa kokusu olan orkideye bu çiftliklerde rastladım. Ne yasemin kadar hülyalıydı ne de sümbül kadar baş döndürücü. Küçüktü. Misket tanesi kadar minik ve renkli. İflah olmaz bir romantiğim. Orkide tarlasında kaybolsam da bana uzatılan tek çiçeğe hasret.

 

Bir zamanlar engebeli arazinin ayırdığı, sadece fillerle ulaşılan tarlalara arabayla gitmiştim gitmesine ama fil kampında durmadan da geçemedim. Eskiden keresteleri nehre taşıyan fillerin üstüne oturabilmemiz için tahta sandıklar bağlanmıştı. Bu sefer fili kullanan bakıcısıydı ve ben nehirden geçerken ıslanmadan, arkada, elimde fotoğraf makinam, geçtiğimiz ormanı, bebek filleri, kulübeleri, açık kapıdan kaçan çıplak çocuğu seyredip sağa sola devrilerek yol alıyordum. Fil ufak bir tepe oluşturacak kadar terslediğinde, durup kalçasını kalın ağaca dayayıp haşur huşur kaşırken duyulan çatırtılara “Oh my Budha!” diye isyan eden bakıcısı yolculuğun arta kalan zamanında, beni Arap zannedip öğrendiği alakalı alakasız bütün Arapça kelimeleri arka arkaya sıralayarak sürdü fili. Muz satıcısı ağacın üstüne kurduğu barakadan kafasını uzatmış pazarlık yapıyordu. Aldığım muzların çoğunu bakıcı yediğinde çarpılmaktan korkmasam ben de “Oh my Budha!” diye bağıracaktım.

 

Filden indiğimde adam bahşişini bayrak gibi sallarken son öğrendiği kelimeyi tekrarlıyordu. “Gule gule gule...” ∎

 

 

(1) Filin adı

(2) Filin ilerlemesi için verilen emir            

(3) Motosikletli taksiler

(4) Uzakdoğu makarnası

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *