İRAN ÜZERİNE AYAK ÜSTÜ NOTLAR

Bizim memleketimizde yaşı kırkı geçmişler için ayrı bir kamus hazırlansa yeridir. Ya da ne bileyim “Kırklı Yaşlar İçin Önyargı Kırma Rehberi” diye bir kılavuz kitap hazırlansa hiç de fena olmaz gibi geliyor bana. Şimdi bu da nereden çıktı demeyin. İnsan bazı şeyleri yerinde gördükçe önyargıların özünde bir takip mesafesi sorunu olduğunu fark edip durduğu yerden emin olmak istiyor. Ülkeler ve şehirlerle ilgili kanaatlerimiz resmi dizgelere ve kolektif yalanlara göre biçimlenip şekil alıyor. O kenti yerinde gördüğümüz zaman da durum değişmiyor. Kafamızdaki ön kabule uydurmak için epey çaba sarf ediyoruz.

 

Benim de içinde bulunduğum kuşak sadece birden fazla ihtilale maruz bırakılmakla kalmadı ayrıca modern dünyanın ilk kez bir İslam devrimi ile buluşmasına tanık oldu. Sadece kitaplarda, kürsülerde, hayallerde ve rüyalarda olabilir dediğimiz şeyler, 1979 yılının İran’ında gerçekleşti. Dünyanın gözü önünde Şah Rıza Pehlevi devrilerek Ayetullah Humeyni  İran’ın siyasi ve dini lideri oldu. İran İslam Devrimi ilan edildi. Yaşanan çağ böylesine büyük bir iddiayı ne denli kaldırabilirdi, bunu ileride zaman gösterecekti. Zamanı kendi inisiyatiflerine geçirip uhdelerine alanlar daha erken davranarak zamanın ağzından konuşmayı yeğ tuttular nedense. İran’da gerçekleşen siyasi ve kültürel devrim sosyolojik bir okumaya müracaat edilmeksizin ifrat ve tefrite tabi tutularak ya yerin dibine batırıldı ya da göklere çıkarıldı.

 

Modernizm ve sanayileşmenin kutsanıp dinleştiği bir yüzyılda geleneği ile irtibatı kaybolmuş bir siyasal İslam’ın yeniden neşet etmesi sanıldığı gibi kolay olmayacaktır. Devrim sonrası Türkiye’den İran’a bakıldığında sanki kıtalar ötesi uzakta bir ülke manzarası vardır. Hakkında efsaneler üretilen, mezhepsel tutukluk yaşayan bir ülkedir. İran olmamak için kapımızı ve penceremizi sımsıkı kapayıp kilitlemeli, serin havalarda güneşe aldanmayıp sıkı giyinmeliyiz. Yoksa bir anda topyekun İran oluveririz kaygısıyla neler yumurtlanmadı ki.

 

Ne yalan söyleyeyim benim zihnimdeki İran fotoğrafı da bu etkilerden çok da bağımsız değildi. Adım başı darağaçlarının kurulduğu, idam sehpalarının yer aldığı, kadınların çarşaf dışında başka bir kıyafet giymeyip sadece devrim destekli gösteriler için sokağa çıkabildiği, mide kaldırmayacak denli Hz. Ali pereştişkarlığı, adım başı nefislerini teskin etmek isteyen erkekler için kurulmuş muta büroları…Algı oluşturmanın da bir tür savaş taktiği olduğunu düşündüğümüzde bütün bu kanaatlerin kime ve neye hizmet ettiğini anlamak hiç de zor değil. Cihan Aktaş’ın yerinde bir ifadeyle “Yakın Yabancı” tanımlamasına çok uygun bir muhayyel Türkiye İran’ından bahsediyorum. Kafamızdaki, kağıt üzerindeki ya da sokaktaki adamın dilindeki İran’dan. Bize o kadar yakın, o kadar komşu, fakat bir o kadar uzak ve başkası.

 

Çoktandır niyet edip de bir türlü gezip göremediğim İran’ı görme fırsatını geçtiğimiz kurban bayramı öncesi yakalamıştım. Bir dizi kültürel ve edebi etkinlik için İran’dan davet aldım. “Sky of Children” ana başlığıyla savaşların çocuklar üzerindeki etkisini konuşmak, çocukların ölmediği, savaşsız bir dünya çağrısı yapmak için tercüman arkadaşım Doğan Bey’le birlikte Tahran’a bekleniyorduk. Tahran ve Abadan’da yapılacak etkinliklere batıdan ve doğudan olmak üzere dünyanın her yerinden onlarca şair çağırılmıştı. Yaklaşık 3 saat süren uçak yolculuğundan sonra Tahran havaalanına indik. Uçaktan inen misafirlerini güllerle karşılayan İranlıları görünce yol yorgunluğumu unutuverdim, uykum açıldı. Organize heyetinden bir grup, minibüsle bizi karşılamaya gelmişti. Yarım saati aşkın bir yolculuktan sonra misafir şairlerin kaldığı Baba Tahir oteline yerleştik. Baba Tahir-i Üryan, Hayyam’dan 100, Mevlana’dan 250 yıl önce yaşamış İran’lı bir rubai ustası. Klasik Kürt edebiyatının en önemli ismi olarak biliniyor. Şairlerin bir şairin isminin verildiği böyle bir otelde ağırlanması da ayrıca bir incelik.

 

İran’da yaralı bir şehir görüntüsü hiç yok. Var fakat belli etmiyor da olabilir. Tahran dünyanın havası en kirli şehirlerinin başında yer alıyor. Bağ ve bahçelerin daha yoğun olduğu Kuzey Tahran’da bu kirliliğin etkisi hiç hissedilmiyor bile. Oteller temiz ve hizmet kaliteli. Sabah namazından sonra otelde odamıza çekilip tam yatmaya hazırlanıyorduk ki kapı çalındı, kapıdaki kişi, karşı odadan geldiğimizi haber alan bir İranlı şiir sever. Bize hoş geldin için kocaman bir meyve tabağını uzatıp gitti. Bu tür ikramların İran toplumunda çok olağan olduğunu, jest anlamı taşımadığını sonradan anlayacaktık. Zira birkaç gün süreyle bu ikram faslı, sabahlı akşamlı devam etti.

 

Bu toplumda şiire ve şaire göstermelik olmayan samimi ve derin bir saygı var. Sokaktaki seyyar satıcı bile Hafız divanından, Firdevsi’den beyitler okuyabilir. Şiir programlarına halkın katılımı oldukça yüksek. Hat ve minyatürün yanı sıra İran’da resim ve heykel sanatının da oldukça gelişmiş olduğu gözlerden kaçmıyor. Resim ve heykelde özgün bir tevhidi form arayışı dikkat çekiyor. Yarım asrı aşan İran sineması özellikle devrim sonrası daha bir kalıcı eserler üretmiştir. İran’da pek çok kadın sinemacının yanı sıra tanınmış kadın yönetmenler de var. İran’da bugün itibariyle 300’ü aşkın sinema salonu olduğu söyleniyor. 

 

Bu estetik, sanatsal bilinç -araç trafiği hariç- büyük oranda sokaktaki adamın hareket ve tavırlarına yansımış durumda. Kibarlık, yardımseverlik, konukseverlik İran’da artık kökleşmiş bir toplumsal karakter. Ne yazık ki yayaları hiç dikkate almayan araç kullanıcıların hoyratça araba kullanmaları, Arap değil acem saçına dönen trafik kuralsızlığı bu iyimser yargımızı tıkıyor. Tahran’ın ana caddelerinde ve merkezi yollarında karşıdan karşıya geçmek yeşil ışığa rağmen neredeyse mümkün değil. Bütün otomobiller istedikleri zaman ticari taksiye dönüşüp müşteri alabiliyorlar. Bizdeki sarı taksiler ise Tahran’da kişiye mahsus değil, dolmuş vazifesi görüyor. Türk olduğunuzu söylediğinizde yediden yetmişe İran’da herkesi bir heyecan kaplıyor ve hemen herkesin sorduğu aynı soruyu soruyorlar: İbrahim Tatlıses nasıl, yaşıyor mu? Yaşıyorsa hâlâ türkü söylüyor mu? Türkiye muhabbeti Mahzun Kırmızıgül, Küçük Emrah ve hassaten Sibel Can’la devam ediyor.

 

Sokakta konuştuğumuz genç  ve orta yaşlıların çoğuna göre Türkiye –özellikle İstanbul- bir nefes alma yeri. Hali vakti yerinde olanlar özgürlük havasını koklamak için daha çok İstanbul ve Dubai’ye gitmeyi tercih ediyorlarmış. Türk dizi filmleri tüm Ortadoğu’da olduğu gibi İran’da da oldukça rağbette. Günlük muhabbetlerin arasına mutlaka bir Türk dizisinden kesit sokuşturulabiliyor. Bir ortamda bu mevzuu konuşurken kulak misafiri olan bir Arap şair (Galiba Lübnan’lıydı) konuşmamıza bir yanıyla dahil olarak şöyle demişti: “Ortadoğu halklarının ağzında yayılan son küfürün ne olduğunu söyleyeyim mi: ‘Senin anneni Türk dizilerinde görmüşler!’”

 

Bir memleketi en iyi tanımanın yolu sokaklarda gelişigüzel dolaşmak, taksi şoförleriyle muhabbet etmek ve o kentteki zaman-mekan ilişkisini çok iyi okumaktan geçer. Tahran’da gezerken çok güvenli bir şehirde geziyorum hissi herkesin duyumsadığı bir his. Dolmuş şoförleri ülkenin hali pür melalini beş dakikada kendi üsluplarınca özetleyiveriyorlar. Yöneticileri eleştirme korkusu yok. İran’da geçirdiğim bir hafta süresince geniş katılımlı kültür edebiyat etkinlikleri dahil hiçbir yerde tek bir polise rastlamadım. Bunu merak edip sorduğumda İran istihbaratının çok güçlü oluşuna bağlayanlar oldu. Ama benim gibi birçok kişinin kokladığı hava, hiçbir güvenlik gücüne ihtiyaç hissettirmeyecek kadar sükunet telkin eden bir şehir olmasıdır Tahran’ın. İdamdan arta kalan meydanlardan ziyade piknik yapan, tenis oynayan ya da eşiyle el ele gezen insanların yoğunlukta olduğu meydanlar gördüm. İnsanların yüzlerinde bir şeyi beklemeye koyulmuş koyu bir sessizlik vardı. “Dur hele zaman ne gösterir bir bakalım,” ile tefsir edilebilecek bir sessizlik. Bu sessizliği adım başı önünüzden hırlayarak geçen motorların gürültüsü bastırıyor neyse ki. Cadde üzerlerinde her köşe başına yerleştirilmiş sadaka kutularına bakılırsa ülkede sosyal adalet, gelir dağılımındaki denge istenilen düzeyde değil. Ülkede Amerika’nın elçiliği yok, ama Coca Cola’sı var. Coca Cola tüketimi had safhada. İşin ilginç tarafı bu konuda hiçbir çekince de yok. Belki Mc Donald’s yok; fakat dikkat çekecek oranda fast food usulü yiyecek dükkanları var. İran’da halkın Avrupa kültürüne daha bir meyilli olduğu gözlerden kaçmıyor. Amerika’ya hayır, ama her evde Amerikan mutfağına evet! Bu paradoks İran toplumunu çok iyi anlatıyor. Tabii bir de kadınların başı çektiği estetik ameliyatları. İran’ın estetik ameliyatta 1. sırada olduğu söyleniyor, hemen ikinci sırada ise ABD yer alıyormuş. Sokakta ya da kafelerde bunu yakından görmek mümkün. Sokak İran için turnusol kağıdı gibi. Devlet emriyle baş kapatma biçimi sembolik olmaktan öteye geçmiyor. Şu anki reform yanlısı yönetim insanları giyim kuşam noktasında sıkmaktan, bunaltmaktan yana değil, zira bunun birtakım ters sonuçları  olabileceğini düşünüyor olmalılar. Bu yüzden Tahran’da sokaklar sanıldığı gibi tek renk ve tek şekil değil. Bu anlamda Türk usulü bir muhafazakâr oldukları da söylenemez. Göğe doğru uzanan minareleriyle görkemli camileri görebilmek için biraz çaba sarf etmek gerekiyor. İran’da camiler sosyal ve beşeri hayattan pek yalıtılmış yerler değil. Sadece namaz kılınıp dağılınacak müsait bir yer. Cemaat, camiden  ziyade sosyal hayatta kenetlenme ve örgütlenme vazifesi gören bir birliktelik. Ne beş vakitlik namazı üç vakitte kılışlarıyla, ne ezanda ilave olarak söyledikleri “Eşhedü enne Aliyye veliyullah!” seslenişiyle ne de yolunu bekledikleri 12. imamıyla başka mezheplerdeki insanların dinsel dengesini bozuyor değiller. Şiilik ve Sünnilik ortak mazlumiyet söz konusu olduğunda adeta unutulup gidiyor.

 

Şık kaçmayacağını bile bile muta nikahı konusunu da sormadan edemedim. Aldığım cevaplar hep aynıydı: “İranlı kadınlar çok gururludur, böyle bir şeye izin vermezler. Bu tür şeyler kınandığı için gizli yapılır. Söylendiği gibi muta yaygın olmuş olsaydı buradan o işler için İstanbul’a ve Dubai’ye gidilmezdi.”

 

On binlerce  insanını devrimde, yüz binlercesini Irak’la savaşında yitirmiş, ağır yaralı bir ülke, yıllardır uygulanan topyekun ambargoya rağmen kendi yerli otomobilini ve uçağını yapabilecek kıvama gelmiş ve ayakları üzerinde durmayı başarmışsa tebriki fazlasıyla hak ediyor demektir. İslam’ı rükünleri ve umdeleriyle Fars kültüründen öğrenmiş bir millet olarak (salat değil namaz deriz, savm değil oruç deriz, resul değil peygamber deriz) ortak bir kelimede buluşup birleşmekten başka şansımız yok demektir. Şirazlı Türk güzelinin yüzündeki bene Buhara ile Semerkant’ı feda ederim diyen Şirazlı Hafız’ın gönlüne yakın bir yüreğimiz olursa kalp coğrafyasının ülkelerin coğrafyasından çok daha geniş olduğunu anlamakta zorluk çekmeyiz.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *