SAKUNETİ SÜKÛNETİ

Aziz dostum Mehmet Sabri Genç’in, Karabatak dergisinin 23. sayısında yayınladığı, büyük Rus yönetmen Andrey Tarkovsky ile ilgili Yekpâre Hürriyet ve Şiirsel Sinema yazısını okuduğumda, üzerinden hayli zaman ve olay geçmiş fotoğraflarımın, derinlere gömülmüş hissiyatı yeniden açığa çıktı. Ticarî fotoğraf çalışmalarına yoğunlaşmanın getirdiği mekanikleşme içerisinde, bu an itibariyle yeni ancak öz itibariyle eski olan farkındalık, mutlu bir nefese sebep oldu haliyle.

Fotoğraf üzerine olan bazı internet sitelerinde, tamamen çekim şartları ve çekim tekniği odağında anlattığım fotoğraflarıma dair, hissiyat ve ruh anlatımına ilişkin ne zamandır zihnimde olan ancak bu ne zamandır sözünün kıymeti harbiyesinin hakkını verecek derecede de unutulmuş olan satırları yazmanın zamanı olduğunu hatırlamış oldum bu vesile ile.

Günümüzde artık dijital çağın getirdiği, basite indirgeme ve bireye oyuncak edilme basitliğinden doğal olarak nasibini almış olan fotoğraf kavramının aslen haiz olduğu anlatım ve hissiyat paylaşımı görevi, süslü hazır efektlerin girdabında unutulmuştur. Kavramsal fotoğraf yahut fotoröportaj başlığı altında kendi yoluna devam etmekte olan fotoğraf disiplini ise fikir ve duygu aktarımı amacından ödün vermemektedir.

Bu odak itibariyle, ilk paragrafta sözünü ettiğim fotoğrafları, 2011 yılında Gürcistan gezimiz sırasında çekmiştim. Bir hafta boyunca birçok yerini gezdiğimiz ve fotoğrafladığımız Gürcistan’da, Ahıska bölgesini, dönüş yolumuz üzerinde olması sebebiyle son güne bırakmıştık. Bu süreçte aslında niyetim, hâlen mevcut olanlardan bulabilirsek Ahıska Türkleri ile tanışmak ve sohbet etmekti. Ahıska’nın merkezinde ve yol üzerindeki bir kaç köyde öğrendiğimize göre artık buralarda bir Türk’e tesadüf etmek neredeyse imkânsızdı. Sürgünlere, çalışma kamplarına ve en ibtidâî şartlarda demiryollarında çalışmaya zorlanan bu insanlar, ya katledilmiş yahut sürgün ve göç yollarına düşmüşlerdi.

Son girdiğimiz köy ise Sakuneti isminde idi. Etrafta ilk başta kimseleri göremediğim köyün meydanında eski ve metruk bir yapı bulunuyordu. Biraz yaklaşıp kırık ve aralık ahşap pencerelerinden içeriye bakınca, bu mekânın eski bir mescit olduğunu fark ettim. Yani tam da bulunduğum nokta bir zamanlar Türk’lerin yaşadığı bir köy olmalıydı. Mescidin etrafında ve biraz da içinde çekim yaptıktan sonra dışarı çıktığımda, yurtlarından sürülmüş insanlarımızdan arda kalan, kültürümüzün ve geleneğimizin izine dair bir hüzne gark olmuşken, bir anda bu duygusal yoğunluktan başka bir algı ortamına geçmiş hâlde buldum kendimi.

Kendimi bir anda Andrey Tarkovsky filmlerinden birinde hissetmeme neden olmuştu gördüklerim. “Ayna” (Zerkalo) filmindekine benzer bir mekânda,  “İz Sürücü” (Сталкер) filminin tenhası ile hemhâl olmuşken, “Ivan’ın Çocukluğu” (Ivanovo Detstvo) yukarıdaki patikadan geliyordu. Andrey Tarkovsky’nin Rus sinemasına kazandırdığı bu devasa ruh filmlerinin beni içine çeken resimleri; belden yukarısı çıplak iki köy çocuğu, küçük besi domuzları ve kazlar eşliğinde bana doğru geliyordu. Hayatım boyunca unutamayacağım iki ismin sahibi onlardı artık. Jascha ve Gio... Orada geçirilen birkaç saat boyunca özellikle Jascha ile hiç ayrılmadık. Bildiğimiz ortak bir lisân yoktu, sadece gönül diliyle iletişim kurduk. Mescidin içinde ve dışında, köyün geri kalanında ve de terk edilmiş bir okul binasında çekimler yaptık Jascha ve Gio ile. Diğer arkadaşlarım benden sonra onu fotoğraflamak istediklerinde, Jascha sessizce bana dönüp bakmış ve ancak benden bir göz işareti ile onay aldıktan sonra onlara poz vermişti. Bu, o kısacık anların aramızda kurduğu güven ve dostluk duygusunun sonucu idi. Biz o anlarda ortaklaşa bir şekilde güvenin ve ortak duyguyla bakmanın fotoğraflarını çekiyorduk. İçimde hep “ruh fotoğrafı” diye tanımladığım türde bir şeye ortak oluyorduk. Kesinlikle Tarkovsky’nin henüz çekmediği ama zihninde hazır ettiği bir filmin içerisinde idim. Kelimelerin belirgin, tanımlı ve aynı zamanda kısıtlı anlatımlarından başka bir şeyle yürüyordu bu film. İz Sürücü filminde, tren raylarının üzerinde uzunca ve sessizce yapılan yolculuk yahut yasak bölge içinde konuşmadan yürüyen ve birbirinden farklı deneyimler yaşayan kahramanlarımız gibi sessiz ama anlaşılır bir iletişim dili idi bu söz konusu olan. Nasıl ki o filmde yasak bölgeye gidenler, kendi özlerinin en derininde olanla karşılaşıyorlarsa, biz de o an tam da olmamız gereken yerde idik. Başka açıklaması yoktu çünkü.

Muhabbetimizi ve sıcaklığımızı gören başka insanlar da gelip bir şeyler sormaya ve yanımızda vakit geçirmeye başladılar. Köyde İngilizce konuşan sadece bir kişi vardı. Onun sayesinde Jascha’yla çeviri aracılığı ile bir kaç cümlelik sohbetimiz oldu ancak hâlihazırda sahip olduğumuz iletişimin bu çeviri cümlelerinden daha anlamlı olduğunu fark edince, kendi bildiğimizce konuşmaya devam ettik.

Ayrılık vakti geldiğinde, Jascha ve Gio arkamızdan el sallıyorlardı. Jascha aramızda göz teması kalmayıncaya değin gülen gözleri ve gülen ruhuyla el salladı. Roger Waters’ın Each Small Candle şarkısında, “Her bir küçük mum, karanlığın bir köşesini aydınlatır,” dediği gibi, mekân dediğimiz boyutun farklı düzlemlerinde, farklı siyasî ülke sınırlarında küçük mumlardı onlar...

Sakuneti’den ayrılırken, Jascha ile artık göz temasımız kalmadığında, zihnimde Roger Waters’ın, Each Small Candle ve It’s a Miracle şarkıları dolanıyordu. Akşam ise derin bir sessizlik içinde çoktan çökmüştü günün üzerine…

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *