TÜYLÜ YILAN

Asla kim olacağıma karar vermedim. Ruhlar seçti beni. Chicken Itza’da kalbi sökülen kurban, İskoçya’da büyücü, Mısır’da Musa’nın sepetini Nil’den alıp firavunun karısına teslim eden hizmetçi de bendim. Bebeğin kokusu hâlâ kollarımda.

Geçmişe süzülmek, farklı lezzetler tadıp bilmediğim çiçekleri koklamak, vahşi bir aslana dokunmak beni ben yapıyordu. Rüzgâr aynı değildi her yerde; bazen sivri dilli, bazen yumuşak.

Şehirler sanatçıların ruhundan parçalar taşıyarak yükseldi topraktan. İşte bu yüzden dünyanın hiçbir şehri benzemedi birbirine. Ben de farklı olanı arayıp geçmişe dokunmak istedim. Kukulkan Piramidi’nin basamaklarını çıktıkça bin beş yüz yıllık taşlar sızlanıp kanıyordu. Yıllarca kurban edilen insanların hayatıydı beni çağıran. Ürkek değil, hırçın ve gururlu.

Ölmek için seçilmek kutsaldı. Maçı kazanan pelote* takımının şefi basamakları yanımda çıkarken uyuşturucuya rağmen titriyor, soğuk terler ensesinden belini saran kuşağına kadar süzülüyordu. Gururla bir yıldaki gün sayısı kadar basamaklı piramide kuzey tarafından tırmandı. Hayatın devamlılığı için hiç sönmeyen ateşe bir avuç toz attı şaman. Gök gürledi, olmayan yılanlar tısladı. Bilge adamın gözünün akı karardı, ben diyeyim gecenin zifiri, sen de kömürün karası. Kurban obsidyen kamayla kalbi söküldüğünde gülümsedi daha iyi bir dünyada gözünü açabilmek için. Yüreği rahibin parmaklarında atarken kafası, kesilen vücudu merdivenlerden aşağı atıldı. Yaşam gücü son defa aktı taş sunağa.

Daha birkaç saat önce topu, elini ayağını kullanmadan kalçasıyla havalandırmış, omzuyla pas verdiğinde takım arkadaşı başıyla karşılamıştı. Kaptanın gözleri yuvarlak meşindeydi ve tek vuruşta halkadan geçirirse ölümü kazanacaktı. Ne güzel şeydi göçüp gitmek ve daha güzel bir dünyada tekrar yaşama dönmek. On üçüncü kutsal katmanda oturan tanrıya yakın olmaktı hayali. Topu çemberden geçiremeyince ellerini kullanabilmek için meşini tutuşturdu. Avuçlar ateş. Parmaklar ateş. Top yanarak çemberden geçerken mutluluk çığlığı atmıştı, ölümü kazandığı için.

Piramit’in  ölçüleri gökbiliminin bugün açığa çıkan sırlarını taşırken yüzlerce yıl evvel yapılan doğru hesaplar daha da gizem katıyor Mayalara. Efsaneler yetersiz kaldığında uzaydan gelen güçlerin izini arıyor hayalperest tarihçiler. Ama ister inanın ister inanmayın dünyanın en uzun ve en kısa gününde ışığın düşüşüyle hareketlenip canlanıyor basamakların iki yanını süsleyen kutsal yılanlar. Elli iki yılda bir üstüne yapılan yeni bir piramitle yükselen tapınak iç içe girmiş matruşka bebekleri anımsatıyor. Çıngıraklı yılanın kuyruğu gökyüzünü göstermiyor artık. Sunağın duvarları yan yatmış. Basamaklar kırık. Pelote sahasında selfi çekiyor turistler; Bin Direkli Tapınak ölen askerlerin anısına hâlâ ayakta, satıcılar dolaşıyor tarihin taşlaşmış mekânında. Boyalı kafatasları, rengârenk hamaklar, maskeler, hasır şapkalar. Küçük çocuk avucuna sıkıştırdığı düdükten kaplan sesi çıkarıyor. İki şaşkın bukalemun renkten renge girerek kaçıyor. Bir damla kan düşüyor toprağa. Kurban edilen kaptan mıyım; yoksa onun kalbini söken şaman mı? Parmaklarıma bulaşan yapışkan sıvı ılık, gözlerim alev, kin lime lime parçalarken etlerimi, ateş soğuk, kıvılcımlar karanlık. Merhametim yok benim. Daha önce tanışmadığım o hırçın nefreti salamam. Kapadım kapıları, kilit üstüne kilit...

Şehrin kuzey ve güneyinde Tanrı’nın eliyle hazırladığı ölüm kuyusu obruklar, ağızlarını açmış pis yeşil suları, taşlardan fışkıran kıvrık vahşi dallarıyla canlı insan eti bekliyorlardı. Tanrı’nın azabından korkan halk, geri gelirse lanetlenmemek için kurbanın ayağına taş bağlayıp içkiyle sarhoş etmişti. Göçüğün bıçak kadar keskin kenarına yaklaşmak istemedi kimse. Kurban tek başına yürüdüğünde bulanık su cennetin kapısı, kıvrık sivri dallar tanrının kucağıydı. Bakmadı arkasına, bakamadı. Önce küçük zavallı bir kaya kopup yuvarlandı. Sular halka halka genişlerken rüzgâr kurbanı uyandırmak istedi. O da gözlerini kapayıp son kez sıkı sıkı bastı toprağa. Şaman asasıyla dokundu delikanlının sırtına.

Chicken Itza’dan Mayalar’ın izini silememiş İspanyollar. Ne büyük şehirlerdeki gibi piramitlerin üstüne kilise dikmişler ne de taşlarını söküp malikaneler yapmışlar. Terk edilmiş bu şehir. Altın uğruna dünyanın en büyük katliamlarından birini yapan Cortes o kadar çok can almış ki tanrılara kurban vermeyi unutmuş yerli halk.

52 yılda bir, üç takvimin başlangıcı aynı güne denk geldiği kutsal yılda tanrının lanetini veya mucizesini bekler köse ayalar. Cortes, gemisinden inerken güneş vurur kızıl sakallarına, beklenen tanrıdır, tüylü yılandır gelen. Tanrının kutsal içeceğinden sunarlar, ılık, tatlı ve kışkırtıcı. Sıcak çikolata sadece Cortes’e verilir, Tüylü Yılan’a, beklenen tanrıya. Sır odaları açılır tapınakların, değersiz altın aynayla takas edilir. Kadın ilk defa kendisini gördüğünde tanımadığı yüzüne dokunur. Kimine gurur, kimine hüzün düşer büyülü camdan. Büyük Okyanus’a gömülen efsanevi Mu kıtasından geldiğine inanılan Mayaların yüzü kayıp, geçmişi, kaderi kayıp.

Küçük bir çocukken kayan yıldızları izlemek ve tutuşarak ölen kaya parçalarından istekte bulunmak  ne kadar masumdu. Oysa dünyayı yok edecek kadar güçlü, başına buyruk ateş topları 66 milyon yıl önce yeryüzüne çarptığında dinozorlar dâhil canlı türlerinin pek çoğunu yok edip kraterler oluşturdu. Yucatan yarımadasının başkenti Merida’ya geldiğimde dünyanın en büyük kraterinin merkezindeydim. Şeytanın gazabına uğrayan toprak, yıllar içinde geçmişini unutmuş, şehir üstüne şehir kurulmuştu.

Beyaz şehir: Merida, adını ateş saçan oklar taşıyarak yerlileri kolayca avlayan ve dört ayaklı canavara binen –ki bu canavarlar yerlilerin daha önce görmedikleri atlardı- beyaz adamdan aldı. Mayalar özgürlükleriyle beraber topraklarını ve inançlarını kaybettiler. Bu şehri kurup yöneten Montejo ailesi o kadar ileri gitti ki evinin dış duvarlarını Mayalar’ın başını ezen, vahşi gözlerle ileriye bakan İspanyol fatihlerinin kabartmalarıyla süsledi. Hâlâ meydanda bu soykırımı Meksikalılara haykıran duvarların içinde nasıl huzuru yakaladım ben de bilmiyorum. Yemyeşil avlu, yüksek tavanlar, panjurlu pencereler Endülüs’ü anımsatırken  siyah beyaz resimler geçmişe götürdü beni. Koltuğun üstüne bırakılmış bir şal, dantelleri sararmış yelpaze, daha dün tozu alınmış gibi parlayan kristaller...

Uxmal’a vardığımızda arabadan inip Meksika şapkaları satan tezgâhtan en renklisini seçip başıma geçirdim. Zika virüsünden korkan arkadaşım baştan ayağa sinek kovucu spreyle yıkanmış; zehirlenmek üzereydi. Şeffaf kanatlılar değil ona, yanında yürüyen bizlere bile yaklaşamıyordu. Peçeli, ellerini dahi örtmüş Japon bir delikanlı geçti yanımdan. Duvarlara “Dikkat sivrisinek!” uyarısı asılmıştı. Tozlu yolda kalın yapış yapış parmaklarıyla mango, mamai, papaya soyan şişman sevimli kadından aldığım meyveleri sadece ben yedim.

Köşeleri yuvarlak piramidin tepesinde tapınaklarını terk etmeyen kara ruhlar -bunlar bildiğimiz kartaldı- döne döne uçuyordu. Büyücünün tapınağı farklıydı, sihir değmişti taşlara. Üçgen maya kapıları rahibeler tapınağına açılırken halkın sadece törenlerde girdiği ziggurat, rahiplerin; kaplumbağalar evi ise Yağmur Tanrısı’nındı. Ter ve buharla kötü ruhlardan kurtulduklarına inandı Toltekler. Prenses bin yıl önce girdiği saunada, gözlerinin karası kaybolana kadar oturdu. Başı arkaya sarkıp ruhu bilinmeyen yerlerde gezinirken ağzını sonuna kadar açtı ve içindeki kederi kustu. Mavi yasemin kokulu bir duman kapladı etrafı. Kötülük her zamanki gibi alımlı ve çekiciydi.

Kurbanların içinde kaybolduğu sunağın karanlık girişi büyücünün ağzıydı. Anasının sıcacık karnı yerine yumurtadan çıkıp bir gecede Uxmal tapınağını inşa eden cüce, efsanelerde kalmıştı; sıra dışı kabiliyetleri olan erkek çocuklardan seçildi kâhinler. Kanla dolu havuzda bekledi, ateşin karşısında durdu, jaguarın nefesi nefesine karıştığında kanıtladı kendini ve o andan itibaren başladı eğitim. Kâhin el verene kadar her deneni yaptı, uluların ulusu olabilmek için. Süslemelerin sırrı hâlâ çözülemese de tüylü yılan quetzlcoatl tüm tanrıların efendisi taşlar arasında dolaştı. Güneşten  kaçmak için sığındığım ağaca mavi sarmaşıklar sarılmıştı. Kokladım üzüntü, kokladım hüzün.

İspanyolların mayalardan ve korsanlardan korumak için surlarla çevrelediği şehir, Campeche. Beş burç yükseliyor eski duvarlar arasından ve ben şehre arkamı dönmüş deniz kapısından Meksika körfezine bakıyorum. Bir zamanlar petrolle kirlenen mavi sular pırıl pırıl. Birkaç kuş balık avlıyor. Sahil yolu doldurulmuş, güneş yavaş yavaş yok oluyor ufukta. Şehri temsil eden Fransiskan papaz, İspanyol asker ve maya yerlisi tunçtan birer gölge.

Bahçeleri olmayan rengârenk binaların pencereleri o kadar alçak ki evlerin içini görerek yürüyorum dar sokaklarda. Küçük bir çocuk bebeğinin saçından tutmuş sürüklüyor, ihtiyar kadın pazarda satılan rengarenk çiçekli gömleklerden işlerken yan komşusu atletinden fırlayan göbeğini ovuştura ovuştura televizyon seyrediyor. Satıcı kadınlar şapkalarına, elde ördükleri boncuklu anahtarlıkları asmışlar. Kollarında sıra sıra kemerler, çantalar, renkli bilezikler hareket eden birer dükkân gibi dolanıyorlar.

Bu şehrin İsa’sı zenci. Halk kendini yakın hissetsin, peygamberin onlardan olduğuna inansın diye renk değiştirmiş.

Sekiz günde dokuz şehir gezdim. Okyanusa kendimi bıraktığımda çalan düdükler yorgunluktan kulağımın çınlaması değil, cankurtaranın gelgite karşı uyarısıydı.1970’lerde sadece yüz yirmi sekiz kişinin yaşadığı Cancun, otellerin açılmasıyla ünlenmişti. Karayip Denizi’nin yedi tonu kıyılara yansırken dört milyondan fazla turist sere serpe uzanır mercan kumsallara. Hava karardığında başlayan müzik, susmadan güneşin doğuşunu bekler ve bu şehir erkek sinekle dişiyi görse evlendirmeye çalışan bir kocakarı gibi her sene kırk altı binden fazla düğüne ev sahipliği yapar.

Bugünkü adını almadan önce Yılan Yuvası olarak anılan Cancun, Küba’ya o kadar yakın ki sahilde ayaklarımı güneşe rağmen kurumayan, beyaz ipeksi kumlara gömüp -ki bunlar ufalanmış mercan parçalarıydı-  gözümü kapandığımda uzaklardan  havana purosunun kokusunu aldım. Gittikçe yaklaşan şeker, baharat ve erkeksi kokunun sahibi, köpeğini gezdirmeye çıkaran tıknaz, güneşten kavrulmuş genç bir kadından başkası değildi. Karşı kıyıda purosunun dumanını seyreden Hemingway’i düşündüm. Meksika’dayken bile farklı bir ülkenin hayalini kuruyordum. Zihnim bedenimden daha hızlı, daha çılgın, sınır tanımaz bir gezgindi. Onu karşı kıyıdan çağırdığımda yazarın yarısı içilmiş, dumanı tüten purosuyla geri geldi.

 

* Mayalar’ın iki takımla oynadığı top oyunu.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *