AY VE GÜNEŞ KUMPANYASI

Bir merdiveni tırmanıyor yazar. Her basamakta olağan dünyadan bir adım daha yükseliyor. Yükseltiyor. Her basamakla büyülü bir dünyaya bir adım daha yaklaşıyor. Yaklaştırıyor. Naime Erkovan’dan bahsediyoruz. Todorov’un tarifiyle “olağan dünyaya bir gedik” açan fantastik edebiyatın en başarılı Türk temsilcilerinden olan yazar, yeni kitabıyla bir gedik daha açıyor; sıradan dünyamızın üzerine taze bir ışık süzülecek.

Uzun bir yolculuk bu, yorucu ve meşakkatli. Zengin hayal gücünün ışığında zor bir mecrada- fantastik edebiyatta- kısa sürede adını duyurdu bundan beş yıl önce Erkovan. Merdivenin birinci basamağı, 1. durak: Beşinci Düğme.

Akıcı ve yalın dili, güçlü kurguları ve yazarın her zaman en büyük silahı olan sınırsız hayal gücü ile hazırladığı ilginç sonlar karşıladı okuru eserde. Okurun zekâsına güvenen Erkovan pasif okuyucuya değil aktif okuyucuya talip. Bu yüzden ucu açık sonlar sundu okuruna ve yazım sürecine onları da davet etti, sunduğu büyülü alanda her şey mümkün. Belki bu özgürlük okurun dikkatini hemen çekti ve eser buluştuğu zihinlerden kısa sürede onay aldı.

Yazar hikâyelerinde okuru yepyeni ve sınırı kestirilemeyen boyutlara taşıyarak farklı bir dünyaya davet ediyordu: Fantastik. Böylece güncel Türk edebiyatının yabancısı olduğu fantastik edebiyatı yazın gündemine sokmayı başaran Erkovan, Beşinci Düğme ile bu alandaki büyük boşluğu doldurmaya aday olduğunun sinyallerini vermişti.

Öyle de oldu. Merdivenin 2. basamağındayız. Durak: Soğuk Taht. Birbirine bağlı öykülerden oluşan Soğuk Taht yine fantastiğin özgür alanında koşarken yazarının ironik dili ile de dikkat çekiyordu. Bir ayağı aşina olduğumuz gerçek dünyaya basan eser diğer ayağıyla çarpıcı ve alışılmadık diyarların topraklarında gezdiriyordu okuru. Soğuk Taht Naime Erkovan’a, artık göğsünden çıkmayacak iki nişan, iki nitelik iliştirdi. Fantastik ve ironide yetkinlik. Yormayan dili ve şaşırtıcı detaylarıyla eser, Naime Erkovan kalemini okurun gözünde özgün bir yere konumlandırmayı başarmıştı.

Yolculuk devam ediyor. Verimli bir kalem Erkovan. Sürekli üretmeye programlı zihni yol aldırıyor yazara. 3. Basamaktayız. Durak: Asılsız Hikâyeler. Alanında kendini ispatlayan yazar bu sefer deneysel bir öykü kitabıyla okurun karşısına çıkıyor. Her kitabında sınırını bir adım ileriye taşıyan Erkovan yirmi bir ayrı teknikle kaleme aldığı hikâyeleriyle, büyük dikkat çekti. Ondan ayrılmaz iki parçası fantastik ve ironi ile harmanlanan öykülerle Türk yazın tarihinde denenmemişi denedi. Diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da bir sorumluluk yüklenmekten geri durmayan yazar “Türk hikâyeciliğinde yeni ne yapılabilir”in kaygısını güdüyordu. Şüphesiz bu eser ülke hikâyeciliğinde özel bir yer edinmeyi hak etti.

Uzun bir yolculuk bu. Şimdi yeni bir basamaktayız. 4. basamak, 4. durak: Ay ve Güneş Kumpanyası. Alışık olduğumuz dili daha güçlenen yazar masalsı üslubu ile karşımızda. Büyük bir yük aldı Erkovan omuzlarına bu kitapta, her zamankinden daha fazla belki. Bu onun ustalık eseri. Doğu’yu ve Batı’yı iyi tanıyan yazar iki ayrı âlemin efsanevi karakterlerini birbirlerinin dünyalarına taşıyor Ay ve Güneş Kumpanyası’nda. On dört fantastik masal anlatacak Erkovan, açın hayal dünyanızı.

Masal kadar yalın, masal kadar ciddi ve çarpıcı anlatımıyla Erkovan bu kitabın –kitapta efsanevi Şehrazat’ı görecek olsak da- gizli Şehrazat’ı aslında. Tahmin edilemeyeceksonlarla okuruna büyülü hikâyeler sunan.

Yazar birleştirici bir ayetle aralatıyor kitabın kapağını. “İki doğunun ve iki batının Rabbi’dir O.” (Rahman,17) Niyetini baştan temizliyor. Ayna tutacak iki ayrı âleme.

Riskli bir alanda geziyor bu kitabıyla yazar, diye düşünülebilir. Önemli mesajlar içeren öykülerini didaktikliğe düşmeden verebilmeli. Ancak bu risk Erkovan’ı korkutmuyor. Okurun zekâsına duyduğu güvenle hikâyelerini şeffaf örtülere sararak anlatıyor. İpucu vermek onun işi. Okur izini sürmeli ipuçlarının.

Kitap Yönlerin Savruluşuile başlıyor, Şehrazat Batı’nın gri sokaklarında. Şehrazat’ı sokakta, yani aşağıda; masal dinleyenleri –Batılı’yı- apartman dairelerinde, yani yukarıda konumlandırarak Batı insanının Doğulu’ya üstten bakışını ve bencilliğini sezdirmek ilk işi yazarın. Hikâye boyunca yüzümüze çarpacak: Görmediğine inanmayan Batı zihniyeti pragmatist, rasyonel ve materyalist tarafıyla hayatını şekillendirir.

Diğer taraftan üsluba kulak kabartmalı. Yazar her zaman yaptığı gibi anlatımıyla, zihinlerde canlandırabildiği resim ve sahnelerle okurun dimağınıkolaylıkla harekete geçiriyor. Çoğumuzun uykuya dalan hayal dünyası yazarın kalemiyle dürtülüp uyandırılıyor. Çok ustaca resimler çizerek hikâyenin içine çekiyor zihinleri ve mesajı kısa ve ince vuruşlarla veriyor. Daha derine iniyor bu haliyle cümleler:

“Pencere ya da balkonlardan indirilen ve istendiği kadar uzatılabilen bu işitme borularının bir ucu dinleyenin kulağında, huni şeklindeki diğer ucuysa kaldırıma yakın olurdu. Aşağıdaki kısmı genişti, çünkü konuşanlar çoktu; diğer kısmı dardı, çünkü dinleyen tekti.”

Gözü satırlarda gezen her okur, çizilen resmi zihninde oluşturuveriyor. Naime Erkovan sakin ve kolaylıkla yazılabilirmiş gibi duran cümleleriyle ustalığını gösteriyor. Yetkinliğin, üstü örtüldükçe parlayan bir vasıf olduğu yazarın çoğaltabileceğimiz bu tür cümleleriyle bir kez daha anlaşılıyor. Bununla birlikte görsel yanımızı harekete geçiren tasvirleri de Naime Erkovan’ın göze çarpan en büyük özelliklerinden biri: “Aradıkları sesi yakalayamayınca bir göz gibi çevrildi boruların ucu.”

Hikâyede Batı’nın akılcı ve sayılar üzerinden sorgulayan tavrı da ustaca koyuluyor ortaya; yalın, iddiadan uzak olmasıyla iddialı ve akıcı:

“ ‘978.555 kilometre uzaklıktaki diyarda bir kral yaşarmış...’

‘Tek gözlü dememiş miydiniz? Bu sefer atladınız...’

‘Tek gözlü bir kral yaşarmış. Fakat o tek gözü yüzünde değil, avucunun içindeymiş...’

‘Bu mümkün değil! Gözlerinin yerinde başka bir şey olamaz insanın. Lütfen o gözü yüzüne koyun, öyle devam edin!’ ”

Anlatılan masallara itiraz eden Batılı yetişkinler, sayılarla nicelikle ve somut olanla ilgilenerek maddeciliğin ne olduğunu Şehrazat’a yani bizlere hatırlatıyor hikâye sürdükçe.

Diğer yandan Batı’nın Doğu’ya olan patolojik bakış açısı bir annenin “vezir” tabirine itirazıyla sezdiriliyor okura. Ayrıca Batı’nın emperyal yönününü de kendine has bir dille işaret ediyor Erkovan:

“Bu ülkeye ve zamana nasıl geldiğini bir türlü hatırlayamaz, sokaklarda yaşar ve açlıktan ölmemek için masal anlatırdı. Çünkü burada yaşayan insanların kimseye karşılıksız bir şey vermediklerini öğrenmişti.”

Yazar Batı’nın Doğu’ya ait olana tahammülsüzlüğünü Şehrazat’ı isyan ettiren bir masal anlattırarak ortaya koyuyor. Kendine benzemeyen, kendisine dönüştüremediği herkesi ölüme terk eden Batı dünyası rasyonellikleri ve bencil yanlarıyla yine, geçmiş ve mevcut tutumlarına sadık kalıyorlar hikâye boyu.

Kitapta her hikâye bir yolculuk. Doğu Batı karşılaştırması yaparken Noel Baba’nın bu toprakları ziyaret etmemesi beklenemezdi. Kıyasta dengeyi gözeten yazar, modern Doğu’da yaşanan kültür bulamacını aktarıyor Mutlu Ho Ho’lar’da. İroni ve göze sokmadan eleştiride mahir olan yazar, bu hikâyede Doğu’yu iğnelemekten geri durmuyor. Başka inancın kültürünü kulaktan dolma bilgilerle ve özentiyle üzerine giymeye çalışan Doğulu’nun sakil haline ayna tutuyor Erkovan.

Bu öyküyle eleştiride en etkin enstrüman olan mizahtan faydalanan yazar, ince zekâsına yaslanıp muzip yanını da ara ara sezdiriyor. Bu topraklara yabancı olan Noel Baba’nın öfkesi ve hayal kırıklığı yansıtılırken öykü ironi ve mizah tozuna miktarınca bulanarak okuru daha çok içine çekiyor. Hikâyenin bir yerinde “kardan adamlarla” karşılaşan Noel Baba’nın tepkisi oldukça eğlenceli bir dille ifade ediliyor:

“Başını diğer duvara çevirdiğinde çocuklarla oynayan, gülen ve arkadaşlık eden kardan adamlar gördü. Yılın ona ait bu zamanını sürekli gülen bu beyaz hantalla paylaşmaktan nefret ediyordu. Ayrıca hiçbir şey yapmadığı halde çocukların onu sevmesinden de nefret ediyordu. Hâlbuki kendisini, ancak şeker ya da hediye getirdiğinde seviyorlardı. Kimsenin görmediğinden emin olduktan sonra kardan adamların bedenlerinde yırtıklar açtı. ‘Şimdi güzel oldun,’ dedi Santa fısıldayarak.”

Diğer yandan Batı hayranlığına cehaletin eklenmesi ile ortaya çıkan manzara da acı bir tebessüm bıraktırarak gösteriliyor. Esasında Batılı’nın şükran günü yediği hindiyi, başka bir tarihte kutladığı Noel’i, çam ağaçlarını ve yılbaşını taklitçi Doğu’nun aynı tarihe sığdırışı; patlayan havai fişekler, Noel yılbaşı ayrımından bihaber oluş… Tüm bu komik ve küçük düşüren haller hikâyede Noel Baba’nın öfkesi aracılığıyla anlatılıyor.

Naime Erkovan yeni bir şey söylemenin derdinde olduğu gibi yeni şeyler denemenin; biçem olarak da hikâyeciliğe yeni bir soluk kazandırmanın da peşinde. Her kitabında denenmemişi deneyerek bir risk de alıyor ki Erkovan’ı Türk yazın tarihinde kalıcı kılacak olan unsurlardan biri de yenilik arayışı ve bunun için kaçınmadan risk alışı. İşte bunun yeni örneğini kitabın içinden geçirdiği bir uçan halı ile veriyor. Okurun gözü sayfalarda. Olup biteni anlamaya çalışırken bir sürprizle karşılaşmanın keyfine de varıyor. Uçan Halı diğer öykülerin arasından, zaman zamanbelirerek birkaç cümlelik öyküsüyle geçip giderken ironik yanıyla da okuru etkiliyor.

Sinbad’la birlikte Doğu Batı karşılaştırılmasını sürdürüyor yazar. Batı’nın Doğu’dan ithal ettiği bu kahramana da hak ettiği bir hikâye hazırlıyor Erkovan. Soylu Sinbad adını taşıyan öyküde Doğu’nun babacan tavrı, gücü yahut zekâyı sömürmek yerine bildiğini aktarma arzusu, Sinbad’ı yetiştiren kaptanların üzerinden de okura geçiriliyor:

Gözü pekliğini daha o zamanlarda gören babacan kaptanlar, sahiplendi onu küçük yaşta. Sahiplendi ve bildikleri her şeyi, oğula bırakılan bir mirasın güveniyle öğrettiler kendisine. Bir denizcinin hayatı boyunca öğrenemeyeceği şeyleri Sinbad, genç yaşta öğrendi. Bu nedenle usta bir denizci olması için, yaşlanması gerekmedi.”

Elbette tamı tamına pembe bir tablo çizmeden yazıyor hikâyesini Erkovan. Doğu’yu pirüpak göstermenin eserine zarar vereceğinin farkında ve bu konuda objektif yazar. Tayfaların Sinbad’ı kıskanışı ve bu haset duygusunun hikâyeye rota çizmesi, hikâyenin inandırıcılığı ve yazarın nesnel yaklaşımı açısından büyük önem taşıyor.

Doğu’yu süregelen“ darbe” geleneğinden ötürü de eleştiriyor, altın ve para hırsı üzerinden yaptığı göndermelerle Naime Erkovan. Doğu toprağı sayabileceğimiz Sinbad’ın gemisinde ayak oyunları çeviren tayfanın yaptığı “darbe” ve kötücül hırsları kendi geleceklerini şekillendiriyor: Batı esareti. Değişmeyen bu Doğulu gafletinin sonuçlarını etkileyici bir dille aktarıyor okura yazar. Ancak bunun bedelini Sinbad’ın ödemesine razı değil; Batı’nın onu dönüştürmesini kabul ettirmiyor Erkovan kahramanına ve Sinbad’ı özüne evirip onurlu bir son armağan ediyor ona.

Doğu efsanelerinden Anka da Ay ve Güneş Kumpanyası’na konuk. Kaf Dağı’ndan Olimpus’a; sıcaktan soğuğa zorlu bir yolculuk bekliyor Anka’yı. Doğu efsanesinin gözlere görünmeyen kuşunu Batı’ya gösteriyor yazar ve insanın somut bir tanrıya tapma eğilimini bu öyküsüyle apaçık sunuyor okura.

Hikâyede Anka’nın asil ve göz alıcı güzelliği ile ürkütücü Batı heykellerini yan yana getirerek, okurun zihnine görüntülerle desteklenmiş bir örneklik sunuyor Erkovan: “Tahtlardan birine yaklaştı. Heybetli ayaklarına tunçtan yılanlar dolanmıştı. Bazılarının gözleri ışıldıyordu bazılarının iştahları. Anka tedirgin oldu; merhametsizlik dört yandan sardı onu. Başka bir tahta yöneldi. Yırtıcı ağızlarını, kanatlarının arkasına gizleyen taştan ejderhalarla göz göze geldi. Durduğu yerden ayrılmadan etrafına baktı. Aç deniz canavarları, zehirli sarmaşıklar, kindar yıldırımlarla kuşatılmıştı dört yanı.”

 Anka’nın Olimpus’a nasıl yabancı olduğu, Kaf Dağı ile Olimpus Dağı arasındaki uçurumu sade ve net biçimde tasvir ediliyor. Gördüğünü tanrılaştırmaya hazır Batılı’nın zafiyetinin -hatta tüm insanlığın zafiyetinin- Anka’yı görür görmez kabarışı ve onu bir puta, kutsala çevirip tapınmaya kalkışı hikâyede vurgulanan diğer bir unsur. Mucizenin kaynağına değil mucizeye tapan Olimpus ahalisi, parmağın gösterdiğine değil parmağa bakarak, görmesi gerekeni ıskalıyor. Naime Erkovan bu hayati gerçekliği edebî bir kalıba koyarak mesajı üslubunca ulaştırıyor:

“Görünmeyen bir yaratıcının varlığına iman edecek kadar çok şey yaşamış olan Anka, bu eylemi kabul etmediğini göstermek için biraz daha yükseğe havalandı. “Bana secde etmekten vazgeçin,” diye seslendi köylülere.”

Anka’nın bu yolculuğu Kutsal Mübadele hikâyesiyle tamamlanıyor aslında, bir değişimle. Kaf Dağı efsanesini Batı’ya taşıyan yazar işini yarım bırakmıyor; Olimpus tanrılarını da alıp Kaf Dağı’na getiriyor. Bütün mitleşmiş ölümlülerden intikamını onların özelliklerini sayarak alıyor yazar, kalemiyle putları bir dokunuşta deviriyor.

Yaratıcı bir zihnin ürünü bu eser. Orijinal olanın peşinde koşan Erkovan eserin bütününde bunu zaten yakalıyorsa da bazı öyküler bu yönüyle daha fazla öne çıkıyor. Batı’ya Çağrılan Şiir de bunlardan biri. Doğu ve Batı edebiyatının birbiri ile alışverişi hem tebessüm ettiren hem orijinalliği ile dikkat toplayan bir teknikle anlatılıyor. Nesirden ibaret Batı edebiyatının Doğu’nun güçlü şiir damarıyla beslenip zenginleşmesi ele alınarak farklı bir Doğu Batı kıyası gerçekleştiriliyor. Ayrıca iki ayrı türün aralarına koyacağı mesafenin varoluşlarının devamı için ne kadar mühim olduğu da vurgulanıyor eserde.

 Şiir ve nesiri kişileştirerek konuşturan Erkovan bu edebî alışverişi okurun aklına yaklaştırdığı gibi özgün bir yolda yürütüyor hikâyesini:

Bir şiir kendini sadece uzaktayken ona karşı koruyabilir. Hâlbuki ben ona yürüyordum. Kapısının önüne geldiğimi ve hiç tereddüt etmeden evine girdiğimi biliyorum. Bu kadar yaklaştıktan sonra felaket kaçınılmazdı. Adamın gözleri öfkeyle parladı fakat hızlıca kendini toparladı ve beni yatıştırmak için ilk konuşmasını bıraktığı yerden devraldı: ‘Seniburayanedençağırdığımımerakediyorolmalısınbendenkorkmanagerekyok.’ ”

Doğu ve Batı efsanelerinin dünyasında gezinince gözlerimiz Ferhat’ı da arıyor. İşte Dağ Sesleri’nde karşımızda Ferhat. Ferhat ve aşkından aldığı destekle dağı delen gücü; Batılı’nın dişlerini gıcırdatan tarafıyla “iş gücü”. Nerede sömürülecek bir güç görse sivrilen dişlerini geçirdiği beyaz adamın elinden kurtaramıyor yazar Ferhat’ı. Batı eline geçirdiği kahramanın gücünü son damlasına kadar kullanıp bir kenara atışını karanlık bir atmosferde anlatıyor. Erkovan’ın hikâyesinde kullandığı sahneler heyecan ve dehşet uyandırarak beyaz adamın bu karanlık ve acımasız tarafını gereğince aktarıyor Dağ Sesleri’nde.

“Ferhat iyice gevşemesin diye yüzüne düşen güneşin önüne geçerek gölge etmedi; öyle bir yerde durdu ki, güneş parçalanarak yüzüne düştü. Bir gözü tamamen korunuyorken diğeri ışığa teslimdi. Bu halde Ferhat’ın uykuya dalması ya da kendinden geçmesi mümkün değildi. Aslında böyle yaparak varlığını hissettiriyordu adam. Tek kelime konuşmadan öylece dikildi tepesinde.”

Batı dünyasını yakından tanımanın avantajını yaşayan Naime Erkovan bize daha evvel bilmediğimiz efsanevi kahramanları da tanıtıyor, onları topraklarımıza taşıyarak. Parsival, Uçan Hollandalı, Kum Adam gibi efsaneleri, öğretici bir üslupla değil masallarının bir parçası yaparak konuk ediyor eserine. Doğu’nun özelliklerini bu yabancı karakterlere anlatırken bize de kendi değerlerimizi hatırlatmaya çalışıyor.

Batan bir gemi efsanesinin kahramanı olan Uçan Hollandalı ile Batı’nın, topraklarına gelene karşı mesafeli hatta soğuk ve şüpheci duruşunun karşısına Doğu’nun meraklı ve misafirperver duruşu yerleştirilerek farkın altı çiziliyor. Yazar Doğu’nun “insan” kalışını bu hikâyeyle anlatırken Parsival ile de durumun pek farklı olmadığını gösteriyor. Batılı’nın soğuk ve acımasız yüzüne karşı Doğu’nun sevecen ve gönlü geniş tarafını kıyaslıyor yine. Safdil Parsival’in yüzüne bakmayan Batı’ya inat, onu içlerine kabul eden Doğulu bir kervan oluyor. Öyle bir kervan ki Parsival’i hayal edemeyeceği kadar güzel bir yolculuğa çıkarıyor.

Naime Erkovan, anlattığı her hikâyenin ruhuna uygun bir dil kullanıyor eserinde. Korkut Dede’nin ağırlandığı Hey Hey öyküsü de destansı bir dile sahip bu anlamda. Dede Korkut’un Vatikan’da bulunan nüshasından yola çıkılarak anlattığı hikâyede Batı’nın kendine ait olmayan eserleri nasıl yağmaladığını farklı bir açıyla anlatan Naime Erkovan, ruhban sınıfının avama üstten bakışını güçlü ifadelerle dile getiriyor. Hikâye, içerdiği tasvir ve resimleriyle de okuru bir kardinalin karanlığını ve soğukluğunu hissettiriyor. Erkovan, Dede Korkut’un diliyle ettiği dualar eşliğinde Türk kültürünün sırtını dayadığı kadim değerlere sahip çıkıyor Hey Hey’de.

Ay ve Güneş Kumpanyası’nın her hikâyesi ayrı ayrı derin incelemelere tâbi tutulacak kadar değerli. Leyla da bunlardan biri. Samimiyeti, sahiciliği ve ruhtan taşarak yazılışıyla özel bir ilgiyi hak ediyor bu hikâye.

Çirkinliğin suç olduğu bir dünyaya götürülüyor Leyla. Bir zamanlar, kadın ruhunun varlığı- yokluğu hatta insan olup olmadığı üzerinde tartışıldığı, “cadı”ların diri diri yakıldığı topraklara. Leyla Yolu tüm bunları ve daha fazlasını hatırlatıyor okurken, içinde barındırıyor parça parça.

Güzel olmaya mahkûm edilen, ancak bu şekilde varlığına ve cinsiyetine “kıymet” biçilen kadının konumu bu hikâyenin derdi. Modern dünyada iyice doruk noktasına ulaşan, kadını bir meta olarak görme hâli bir “kalbi” olan herkesi kalplerini yoklamaya yöneltiyor.

 Bir kafese tıkılan Leyla’nın; Doğu’nun aşk figürü Leyla’nın çaresizliğini ve mutsuzluğunu ustaca aktarıyor Naime Erkovan. Öte yandan katmanlı mesajlara da sahip bu hikâye. Kafesteki Leyla fotoğrafı akıllara siyahilerin, bir dönem hayvanat bahçesinde sergilenişini getiriyor. Diğer katmanını aralarsak kasabaya musallat olan kıtlığı bile çirkin bir yüze yoran ahalinin tepkileriyle sıra dışı olan her kadını diri diri yakarak cadı avı yapan Batı dünyasına bir gönderme barındırdığını da söyleyebiliriz hikâyenin:

“Böylesi çirkinliğin Tanrı’nın değil, şeytanın işi olduğuna hükmettikleri için, uğursuzluğun kendilerini ele geçirdiğine inandılar. Peş peşe yaşadıkları tuhaflıklar, bu inançlarını pekiştirdi.”

Leyla hikâyesinde tek suçlunun Batı olduğu zannedilmemeli. Yazar kalemini Doğu’ya da doğrultmaktan geri durmadı. Zira bu noktada, kadını güzellik üzerinden değerlendirme zafiyetini Doğu âlemi de gösterdi, göstermeye devam ediyor: Kadın varoluşunu gerekçelendirmek zorunda. Bu da ancak güzellik ile mümkün mevcut dünya algısında. Yoksa kadın anlam kazanmıyor hiçbir zihinde.

 Yazar, Leyla’nın annesinin taşıdığı kaygılar üzerinden kadına yüklenen, kadından beklenen vazgeçilmez “ özelliği” satırların arasına yedirerek veriyor: Hayır Doğu her zaman erdemin var olduğu topraklar değil, söz konusu kadınsa. Beyazlığın asaletle eş değer olduğu inancı tüm insan ırkına ait olmalı ki Leyla’nın annesi de kızının geceye benzemesinden kaygılı, dolayısıyla çirkin oluşundan mustarip. Annedeki ısrarlı beyaza dönüştürme çabası iç burkan şu satırlarla veriliyor:

“Bu gerçeğin korkusunu taşıyan ilk kişi annesiydi. Kızının, doğduğunda kurumuş bir üzüm kadar kara ve buruşuk olan teninin, büyüdükçe açılacağına inandı. Umut, en çaresiz anlarda tatlanıyordu ve annesi, böyle bekledi gelecek günleri. Dedikoducu gözlerden sakındırmak için, beşiğin üstünden bebeğin yüzüne doğru bembeyaz bir örtü sarkıttı. Köy bebeği değil, saray bebeğiymiş gibi davrandı annesi ona. Ve Leyla, gece gündüz beyazlığı görerek ama ona ulaşamayarak büyüdü.”

Ele alınan konunun önemi ve uyandırdığı etki onun nasıl anlatıldığıyla da bire bir bağlantılı. Onlarca kez yazılan Leyla hikâyelerinin arasında neden bu kadar derinden etkilemiş olabilir bizi bu hikâye: İçerdiği mesaj, acı, hüzün yahut çaresizlik ne kadar az kelimeyle anlatılıyorsa o kadar derine saplanıyor. İki kelime okurun ruhunu hırpalamaya yetiyor: Leyla çirkindi. Bir eserin çıkabileceği en yüksek yere çıkarak yakalıyor bizi yazar: Sadelik.

Derinden etkileyen cümleleriyle Erkovan manzarayı şöyle detaylandırıyor:

“Çirkinim, dedi Leyla.

Suçlusun yani, diye karşılık verdi bekçi.

Sadece çirkinim, dedi Leyla ve ikisi de sustu.”

Çirkinliğin bir suç olduğuna inandırılan Leyla’nın aşk ile nasıl güzelleştiği Erkovan’ın sakin dilinden tane tane dökülüyor. Leyla’yı okurun zihni ve kalbinin diplerine usulca indiren Naime Erkovan, Leyla hikâyelerinin içinde kendi hikâyesini bir adım öne taşıyor:

“Mecnun isimli bir genç âşık oldu bana. Gözü yanımdaki güzel kızlara kaymamıştı da sadece beni görmüştü. Onun aşkı, arkadaşlarımı benden uzaklaştırdı. Dünyanın en güzel kızıymışım gibi davranmasına hiçbiri tahammül edemedi. O kadar samimiydi ki bazen zannettiğim kadar çirkin olmadığımı düşünüyordum. Fakat Mecnun yanımda değilken ve ben yüzümü bir su birikintisinde ya da bir bakır tencerenin gövdesinde gördüğümde her şeyin eskisi gibi olduğunu anlıyordum. Güzelleşen ben değildim; onun bakışıydı.”

Bir merdiveni tırmanıyor Naime Erkovan. Her basamakta olağan dünyadan bir adım daha yükseliyor. Her basamakla büyülü bir dünyaya bir adım daha yaklaşıyor. “Sıradan”dan sıkılanlar, Erkovan’ın adımlarını takip ederek sıra dışı olana varmak için yola çıkmalı Ay ve Güneş Kumpanyası ile.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *