SEL DAĞI’NIN ROMANI: TANRI ve ASTRONOT

Her keşif bir rüyadır. İnsanı bulunduğu eşikten atlatıp yeni diyarlara, bambaşka kapılara eriştirir. Asırlar boyu süregelen bu arayışın sonu yok. Çünkü yürünmüş yolları sevmiyor insan. Ayak izinin değil; taze, el değmemiş toprağın savaşını veriyor. Ayak izlerine o kadar çok basılmış ki biliyor adımını atsa yuvarlanacak dipsiz kuyulara. Fakat ne yaparsa yapsın düştüğü yer yine orası oluyor. Taş, ateş, bakır, tunç, demir, yazı, uzay… Hayal ettiğinin ötesinde ulaştığı bütün kaynaklar onu yıkıma sürüklüyor. Çünkü insan sadece istiyor, bozuyor ve tüketiyor. Bu yüzden Dünya’dan başka bir gezegende yaşam sahası bulmalıdır artık.

Dawn! NASA’nın ateşlediği birçok uzay aracından biri. Yaklaşık sekiz yıl süren seferini bu senenin başlarında tamamlamış, ilk olarak 1801’de İtalyan Astronom Giuseppe Piazzi’nin keşfettiği cüce gezegen Ceres’in yörüngesine girmişti. Ana asteroit kuşağında yer alan Ceres, Mars ile Jüpiter arasındaki en büyük cisim.

Uzay araştırmacıları; Dawn’ın, Ceres’te gözlemlediği bulguları bilimsel zemine oturtmaya çalışadursun Ceres; edebiyat âleminde, Mucize Astronot’un yürürken bulunduğu bir gezegen oldu bile!

Karabatak Dergisi’nde yayınlanan şiirlerinden tanıdığımız Çayan Özvaran’ın geçtiğimiz ay Şule Yayınları’ndan çıkarttığı eserin adı: Tanrı ve Astronot. Yazar, ilk kitabı olan bu romanını ‘’Yuâl’e’’ ithaf ediyor. İnsanlı uzay aracıyla cüce gezegene gönderilen astronot Gökmen Şafak’ın yolculuğunu konu alan roman üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde Tanrı’ya inanmayan astronotun iç dünyası yansıtılırken, ikinci bölümde Gökmen Şafak’ın senarist olan ikiz kardeşinin kurgusu açılıyor ve aslında burada içinde bulunduğumuz zamanı okumaya başlıyoruz. Son bölümde ise ütopyanın distopyaya dönüşmesi ve yok oluşu var. Eserin başkarakterinin ifadesiyle; “Bu film insanların dünyasında bir süper kahraman değil, süper kahramanların dünyasında iki insanın hikâyesi… Bunu birinin yapması gerekiyordu. Daima süper kahramanlar üreten o hayal gücünün dünyası tersine dönecek. Aslında uç bir düşünce yahut hayal değil, tıp ve teknoloji çok ilerledi, bunu yapabiliriz. İnsanların; mutantlara, androidlere ya da süper kahramanlara ihtiyacı olmadı hiç. Ama fantastik istekler her geçen gün biraz daha kuvvetleniyor. Bilmiyorum; insanlar belki de kendilerinin yerini alacak bir tür istiyor. İstedikleri olacak. Diğer bütün insanlığın yok olduğu yeryüzünde, saçma ve süper kahramanların elinde yalnız iki insan… Ben bu filmi gördüm.’’ (s.18)

Tanrı ve Astronot, bilimselliği göz ardı etmeden yazılmış olsa da ana kaygısının bilim olmadığını görüyoruz. Gerçekliğe bağlı kalmayan ama gerçek-dışı da olmayan bir roman. Büyüteciyle realiteye yaklaşırken onu abartarak bir makine hayaletine dönüştürüp gözümüzün içine sokmuyor. “Bilim hep uzay mı kurar? Neden bu kurguların mekân tasarımları hep farklıdır? Mesela tamamı küçük bir odada geçen bir bilimkurgu yapılamaz-yazılamaz mı? Ya sadece bir beyinde?” Bilimkurgu edebiyatının yapaylığını bu şekilde sorgulayan Özvaran’ın durduğu yer, Ursula K.Le Guin’in bakış açısına yakın diyebiliriz. Nitekim Guin’e göre; “Göremediklerimize baktığımız zaman gördüklerimiz, kafamızın içindekilerdir. Düşüncelerimiz ve düşlerimiz, iyi olanlar ve kötü olanlar. Ve bana öyle geliyor ki, bilimkurgu gerçekten işini yaptığında ilgilendiği şey tam da budur.”

Dawn’ın aylar önce Ceres’te gözlemlediği iki ışık kaynağı gibi, biz de Tanrı ve Astronot’ta bir kadın ve bir erkek olmak üzere iki ışık kaynağını müşahede ediyoruz. İnsan merkezli bir dünya kuruyor bize roman. Süper kahramanların dünyasına giden yalnız iki insan. Biri; Celestia Aurora. Celestia, Havva anlamına da geliyor ve yazar Yunus’un şiirine benzetiyor onu. Bir sığınak kadar güçlü aynı zamanda. Diğeri; Gökmen Şafak, Kitap’ın taşıyıcısı. Ne zamandır kalbine uğramamış bir arayıcı belki. Demirin ve zamanın ötesindeki ilacını nerede bulacak? Bulacak mı? Merak ediyoruz kitap boyunca. Kim olduğunu bağırmıyor hiç. Ama zihnine kurduğu aynaduvarda birden fazla Gökmen Şafak var. Bütün karakterler ona çıkıyor; Ajan G.Ş., Himmel Morgen, Sema Hanım…İnsanın bu bölünmüşlüğünü bir solucan örneği üzerinden aktaran Özvaran, derinden sarsıyor bizi; “Kıvranmaya başlıyor solucan. Baş tarafı gövdesinden ayrılıyor. Bakıyorsun, doğal bölünme değil bu, görmediğin bir şey koparıyor solucanı. Bir parçası daha kopuyor. Biri daha. ‘Dur!’ diye bağırıyorsun çaresiz. Sesin yankıdan paramparça dönüyor geri, yılkıdan değil. Solucanın dört parçası ayrı ayrı kıvranıyor. Ölüm değil bu, doğum da değil. Can solucanın hangi parçasında?’’(s.155)

Kitap’ın taşıyıcısı demiştim yukarıda. Kitap bir süper kahraman. Omuzlarında iki kar baykuşu var. Baykuşların ara ara belirip bilgece konuşmaları, romana fantastik bir hava katıyor; “Karanlık ihaneti doğurmaz! Karanlık sadakati öldürmez!”(s.125)

“Bir çocuk elimden tuttuğunda rüzgar diniyor,” diyen Özvaran, Kitap’ı çocuk görünümünde kurguluyor. Çocukların bazen konuştukları zaman büyükleri hayrete düşürmesi gibi şaşırtıyor bizi; “Çocuğun Kitap olduğu çıkıyor aklımızdan.”

Eserdeki diyaloglar sadeliği ve derinliğiyle dikkat çekiyor; “Burada dinlenmeliyiz. Baykuşlar havalanıp yer gösteriyor çocuğa. Arkamı döndüğümde herkesin benimle aynı elbiseyi giydiğini görüyorum. Ne zaman giydiklerini soruyorum Kitap’a ‘İnandıktan sonra’diyor. Neden daha önce inanmıyorlar mıydı?

Hayır. Umut ediyordu hepsi.

Ama sınandıktan sonra inanmak ne kadar doğrudur?

Sınanmak inanmaya direnmekten iyidir.”(s.87)

“Zaman düz bir çizgi midir, daire mi?

Çizgi olmalı.

O halde neden her şey başladığı yere dönüyor?

Ölçek meselesi galiba. Çok yakından bakarsan daire de, düz çizgilerden oluşur.” (s.33)

 Cahit Zarifoğlu’nu çok seven bir yazar Özvaran. “Kırkikindi Şiirleri”’ni ona ithaf etmişti. Romanında da alıntıladığı mısralarla yâd ediyor usta şairi. Cenaze evlerindeki çocuklara Yürekdede’yi anlatan bir kahramanı var aynı zamanda: “Çocuklar ölümden uzaklaşıyor ben masal anlattıkça! Yerini yatağını bilmediğim bir acı çekiyorum. Dünyada bir sokak var, oradan çıkamıyorum ve bütün ölümler o sokağın değişmeyen tek gerçeği olarak yerini koruyor hep.”(s.37)

 

Tanrı ve Astronot, toplumsal ve politik yönü de ağır basan bir roman. Fakat Özvaran; başta da dediğim gibi romanını nasıl alışılmış bilimkurgu romanlarından sıyırıp insanı merkeze almayı başardıysa, kullandığı pek çok sembol ve imgeyle de var olan devlet düzenine ve içtimai sorunlara karşı tavrını ince bir başkaldırı diliyle ortaya koyuyor; O sesle başlıyor benim kimliğim. Kimlik başlar mı, başlıyor bazen. Ben ilkin orada karışıyorum. Gelip kendimin elinden tutuyorum. Buna ihtiyacım var. Bir soru takılmıyor aklıma. Merak etmiyorum hangisinin gözüyle gördüğümü (…) Kendini, kendi çocukluğuyla beraber, üstelik hangisinin gözüyle dünyaya baktığını bilmeden, gören biri; kayıptır. Kimliğimin başladığı o yerde bölünüyorum ilkin. Sonra o bölünmeler, ayrışmalar öyle uzun sürüyor ki bu sesin şeytani ahengiyle zamanlar tanıyor, yaşlanıyorum.”(s.116)

“Uzuvların, tanıyor musun uzuvlarını sen?” diye soran Özvaran, insanın anadilini anneyle bağdaştırıyor; “Göz bağışlanınca görmeye başlıyor insan. Bunlar ellerimdir. Anne diye bir uzvum yok (…) Unuttum. Bir de dilim olacak. Olmalı. Vardı. Bu ağzımdaki şey benim değil. Dil bile değil belki. Alacaklılar alıyor hakkını. Geriye kalan bir meydan var. Ah! Evet meydan. Bir köy mü burası, daha mı büyük bir yer. Saklanıyorum. Kaç yaşındayım. Bir tek ben saklanabiliyorum. Diğer herkes orada. Çocuk muyum? Yoksa daha mı çocuk! Başkaları da var. Silahları, yumrukları, elbiseleri…Yüzleri yok ama. Hiçbirinin yüzü yok Tanrım! Bir ses var… Annem yok. Resmin boyası akıyor. Tanrım diyorum şu kaya açmaz mı kovuğunu bana? Art arda patlıyor silahlar.”(s.117)

Cumhuriyet tarihinin en önemli ve en fazla tartışılan siyasi projelerinden biri olan Demokratik Açılım süreciyle yakından takip ettiğimiz; anadilde eğitim hakkı, klavye özgürlüğü, köy isimlerindeki yasakların kalkması gibi gelişmelerle; “inkâr ve asimilasyon”, yerini “tanıma ve geçmişle yüzleşme”’ye bıraktı günümüzde. Tanrı ve Astronot, aslında bu dönüm noktasının ilk meyvesidir diyebiliriz. Kitap’ın, Astronot’u iyileştirmek için götürdüğü hastane Sel Dağı’ndadır. Nabi Tepesi, Beyaz Mescid ve Siyah Ev ile beraber özenle seçilmiş bir imgedir bu dağ. Bir yanıyla, insanın yok ettiği yeryüzünde ayakta kalmayı başaran bir kutsal diyar iken; bir yanıyla da bize anadilinde şarkı söylemek istediği için sürgün edilen Ahmet Kaya’nın “Sel Dağ” şarkısını anımsatıyor;

“Ağlar dağlar

Dağlar ağlar

Yüreğimi sancı sarar

Sel dağda kalır gitmez

Sel altında güller bitmez”.

Direnişle isyan arasında duran bir evdir Sel Dağı. “Ajans, devlet, ordu; felaketlere, fenalıklara imza atan bütün o güç odakları; ya bunlardan kendisine düşen pay… Şimdi Astronot acısını çıkarmaya kalksa hakkı değil mi, düşmanlık beslese… Belki de hâlâ bilmiyordur kim olduğunu.’Saçmalama!’” (s.124) İsyanı “Saçmalama!” diye bastıran iç ses koyuyor belki de direnişle isyan arasındaki o sınırı; “Kendimizi direnişçi olarak tanımlamıyoruz. Her iki sıfatın da bizim gerçekliğimize gölge düşüren bir edası var. Dışarıda onları ağırlayacak başka hane olmadığı için; her iki sıfatın da hanemizde yeri var.”(s.195)

“Yaptıklarımızın adil olduğuna inanmakla başlıyor zulüm.”, diyen Özvaran; adaleti anlamak ve dahası tesis etmek için, akıl ve iradeden fazlası gerektiğini vurguluyor. Bunun yolu da öncelikle adaletin en büyük düşmanı kör inançların farkına varmaktan geçiyor; “Kurşuna değil ışığa dizilmek…”

Eserin diğer unsurlarına (ZGND, Turap Perde, Cephe, Hareket) baktığımızda yaşadığımız dünyayı açıkça görüyoruz; Şehirlerin nasıl gettolara dönüştüğünü, Stockholm sendromunu, Ortadoğu sancısını, iç savaşları, işkenceleri, zaman hastalığını vs… “Cellat isyan etmeliydi. Geldiğim zamanın zıddı ancak böyle oluşabilirdi. Yönetilenlerin celladına âşık olmalarında büyük bir efsun da yok. İnsanın köklerinde var bu. Ama cellat kurbana âşık olup iktidara isyan etseydi, biz de ona katılabilirdik.’’ (s.166)

“Başından ayaklarına kadar inen beyaz bir elbise içinde cellat, kurbanına âşık olabilecek mi acaba? Ve dünya, bizden başka kimsenin olmadığı bir eve dönüşebilecek mi?

Sekiz yüz yetmiş altı milyondan fazla kişiyiz ve tek bir dille anlaşabiliyoruz… İşte bu bizim gerçek devrimimiz! -Hepimizin bildiği gibi bu dilin yapımı hiç de kolay olmadı.- Gerçi siz, sizden öncekilerin asla inanmayacağı olaylar yaşadınız. Bizler, burada toplanmış insanlar, dünyanın gerçek sahipleriyiz. Sekiz yüz yetmiş altı milyon kişi! Net rakam vermiyorum çünkü canımı sıkıyor küsuratlar. Bu nüfus, dünyanın toplam nüfusunun yüzde doksan dokuzundan fazla. Bu sizlere ne anlatıyor bilmiyorum ama beni heyecanlandırıyor. Siz de heyecanlanın insanlar. Bizden başka kimse yok evde…” (s.147)

Sahibinin hayallerini görmek için yola çıkmış bir gölgenin ardı sıra sürüklüyor bizi Çayan Özvaran. Etraf aydınlandıkça küçülüyor gölge, karardıkça büyüyor. Hiç var olmayan ama daima içinde bulunduğumuz saf siyahı keşfediyoruz. Bir fenerle üretebileceğimiz ışığa benzemiyor ve karanlık da değil. Su ile suyun arasındaki perde gibi, perde çekilince;

“Ne ayna duvar kalıyor, ne işkence, ne de kaçış. Zaman, bilincinden bir zar gibi sıyrılıp düşüyor, hissedebiliyorsun. Hızlı, daha hızlı, bütün gücünle koşuyorsun. Çarpacak bir şey aradığın yok, bu his, bu bedeninde duran, birkaç çivinin kabullerine çaktığı mekân hissi kayboluyor sen koştukça. Gördüğün, dokunduğun, duyduğun hiçbir şey yok. Nefesin tükenmiyor, giderek ayaklarından kurtuluyorsun, giderek ciğerinden, mesafelerden… Sıfır çift sayı falan değil.” (s.156)

 

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *