ANNESİNE HİÇ BENZEMİYOR

            Hikâyesini anlatırken durduk yere susar, parmaklarını çıtlatmaya başlardı. O suskunlukları hızla geçmelisin. Sakın, kemiklerin çıtırtısını dinleme. Özlem’i değil de parmaklarını dinlersen hikâyenin dışına fırlatıldın demektir. Orası çöl. Geceleri parıldayan yıldızları görmeyi bekleme. Özlem’in çölünde kaktüslere de kertenkelelere de yer yok. Sadece kum. Yolunu da bulamazsın, boşuna arama. Sen iyisi mi, Özlem susup parmaklarıyla oynamaya başladığı zaman, sessizliğe kulak asma. Sonra hikâyenin devamını merak eder boşlukta sallanıverirsin. Tıpkı benim gibi. Özlem’in boşluklarında sallanmayı bana sor.

            Lacivert tişörtünü üstüne geçirdiği gün, makyajlı yüzüne erkeksi bir hava katarak, ilkokulu bırakıp para kazanmak için çalışmaya başladığını anlattı. “Fabrikada usta oldum,” dedi omuzlarını iyice kaldırıp gözlerini kaçırarak. Birkaç küfür savurdu ortalığa. “Kovuldum,” dedi fakat arkasını getirmedi. “Neden kovuldun?” deyince yarım yamalak bir şeyler söyledi. Hemen karate hocasından bahsetmeye başladı. Kore’deki turnuvalara hazırlıyordu Özlem’i. Karateye başladığı gün, “Sen yapamazsın bu işi, vuruşlarını kontrol edemiyorsun,” demişti hocası ama Özlem çalışarak gözüne girmişti adamın. Erkek kardeşi hastalanınca ilkokulu terk ettiği gibi karateyi de bırakmıştı. Bırakmasaydı, okulundaki bütün erkekleri hastanelik edecekti.

            Saçları topuz, alnında birkaç perçem, salonda kuğu gibi süzüldüğüne göre, Özlem bugün şarkıcı olmak istiyor. Kahvesinden bir yudum içip fincanı tabağa gözle görülür bir özenle yerleştiriyor. Konservatuara gidip işi ehlinden öğrenecek. Arada bir yanık türküler mırıldanarak hikâyesini destekliyor. Sonra susup parmaklarını çıtırdatmaya başlıyor. Hikâyede bir şey ters gidiyor olmalı. Salonda süzülen kuğu yok oldu. Özlem’in omuzları düştü. Tokasını çözüp saçlarını dağıtırken yanlışlıkla eli fincana çarptı. Kahveden geri kalan telve halıya döküldü. Peçeteyle halıdaki telveyi temizlerken, “Yok, vazgeçtim. Ailem istemedi konservatuara gitmemi. Hem daha açık öğretimden okulumu bitirmem lazım. Sınavları da kaçırdım,” dedi. Ağzını bıçak açmadı bütün gün, parmaklarıyla uğraşmadı. İçine gömüldü. Seni de fırlatıp attı hikayesinden. Virüs gibi dolaşıp durma kızın damarlarında. Yarın gel. O zamana kadar toparlanır elbet.

            Sabah uyku mahmuru mutfağa girdim. Gözümün önünden kapkara bir “Ahmet” yazısı geçip duruyor. Hayal mi görüyorum, henüz uyanamadım mı diye düşünürken Özlem’in bileğini kavradım. “Ahmet” yazısının altından kalın bir damar geçiyordu. “Kim bu Ahmet?” diye sordum. Neden daha önce bu dövmeyi görmedim. Dövmeyi parmaklarıyla silip atabilecekmiş gibi bileğini ovuşturup, “Başkasıyla nişanlandı hayvan,” dedi, “Kız sekiz kere bozmuş nişanı. Ne zaman nişan atsa, ilk benim haberim oluyor. Mahalleli koşturup yanıma geliyor,” derken bir yandan da  mutfak beziyle tezgahı temizliyordu. “Sildireceğim dövmeyi. Buldum birini, iki yüz kâğıda halledecek. Ama önce para ayarlamam lazım.” Birden hatırlıyorum, Özlem o koluna hep saat takardı. Tezgahı silmeye devam ederken durup gözlerimin içine baktı, “Dün gece mesaj atmış, “Affet,” diyor.” Islak bezi, parmaklarının arasında buruşturdu. Anladım, bugün saati neden kolundan çıkardığını. “Sakın affetme hayvanı,” dedim.

            Finn Rebick’in o meşhur Böğürtlen Ülkesi’ni eline almış bugün. Kitabın ismi değil ama kapağındaki kara ağaç dikkatini çekmiş. “Severim böyle öyküleri,” dedi. “Al oku, bitirince verirsin,” dediğimde gözleri parladı. Günde kaç sayfa okuduğumu öğrenip ortalıktan sıvıştı. Arada bir yanıma gelip “Ellinci sayfadayım, altmışıncı sayfadayım,” diyerek beni yokluyor. Gizleme gereği duymadan okuma yarışı başlattı. Sayfaları yavaşça çevirdiğimi görünce sevinip kitaba gömülüyordu. Öyküleri bitirip başından sonuna anlatınca, “Biliyorsun senden sonra ben okuyacağım o kitabı. Ne olup bittiğini önceden öğrenmek istemiyorum,” dedim. Hınzırca gülüp, “Zaten asıl hikâyeyi anlatmıyorum, bunlar sadece beğendiklerim,” diyerek gözlerini satırlara çevirdi. Bir sabah uyandığımda kitabı başucumda buldum. Aynı gün karşılaşınca somurtarak, “Dün odana geldim ama seni bulamadım. Kitabı başucuna koyup gittim,” dedi. Nerede olduğumu deli gibi merak ediyor, kitap hakkında bir şeyler sormamı bekliyordu. Bu sefer ben onu sallandırdım boşluğumda.

            Bir yandan fasulye ayıklarken bir yandan haberleri izliyoruz. Annesi çocuğuna işkence yapmış, abisi ötekini bıçaklamış diye anlatıyor haber spikeri. Böyle zamanlarda “Psikiyatrist olacağım,” der. Tabii önce liseyi bitirmesi lazım geldiğini ikimiz de biliriz. Sonra yine kaçırdığı sınavlar, açık öğretim sorunundan yakınır. Konuştur onu. Parmaklarıyla oynamaya başlarsa ebediyen susacak. Özlem sustuğu zaman asık yüzü çekilmez olur. Gözlerine yaş birikir. Gidip rimelini temizler. Makyaj yapmadığı zaman daha güzel olduğunu söylerim ama ne mümkün. İnandıramam bir türlü. Kuaförde çalışırken öğrendiği teknikleri uygulamadan yapamaz.

            Yengesinin Almanya’dan getirdiği kremi neredeyse hediye edecekti. “Kuaförde bu markayı kullanırız,” diyerek kremin kapağını açıp burnuma dayadı, “Mis gibi kokuyor,” dedi fikrimi sormadan. Her sene özellikle o markayı sipariş ettiğini söylerken, kremi çekmeceme koydu. “Oraya koyma kaybedersin,” dedim. “Olsun,” dedi ama bir türlü bana hediye ettiğini söylemedi. Bir sevgi belirtisiydi sanırım. Her seferinde çekmecede duran kremi hatırlattım ona. Elini sürmediği gibi kullan da demedi. “Annemle babam esmer ama ben dedeme çekmişim,” diyerek beyaz ellerini gösterdi. “Beyaz tenli olsam da anneme benziyorum,” deyince durdum. Sen de dur. Bak, Özlem hiç annesine benziyor mu?

            Yokuş yukarı yürüyen şalvarlı kadını gördün mü? Elinde boş bir kova var. Yemenisini başına sıkıca bağlamış. Birazdan kapıyı çalıp boş kovayı gösterecek. Kovanın dibinde bir şeyler görme umuduyla eğilip bakacağım. Yeşil gözlerini bana dikip anlamam gerekirmiş gibi bekleyecek. “Ne istiyorsun?” diye soracağım. “Su.” Ne yapacak su dolu kovayı bu kadın diye düşüneceğim kendi kendime. Halime’yle ilk böyle tanıştım. Özlem’den önce. Halime, küçük hikâyelere sığacak kadın değil. Ne ıssız çölleri vardır, ne de rengarenk geçmişi. Uçurumlarından düşmezsin. Yeşil gözlerini üstüme dikip bir şeyler mırıldanır. “Ne dedin?” diye sorarım illa. Yorgunsam anlamadan başımı sallarım. Halime’nin dilini çözmek güç. Cümleleri yarım bırakmayı sever. Gözlerinden anlamaya çalışırım onu. Özlem öyle değil. Suskunluğuyla döver insanı.

            Babasının ismi Galip. Hiç görmedim onu fakat yolda karşılaşsam hemen  tanırım. Topallayarak yürür. Tavuk haşlamayı pek sever. Salata yapar. Bütün gün evdedir. Özlem babasına da benzemiyor. Gökten zembille inmiş mübarek. Bir gün odasının kapısını açtım. Yatağında sigara içiyordu. Belli ki ağlamıştı. Gözlerinde rimel yok. Sormadım ne olduğunu. “Yarın yüzmeye gidelim mi?” diye sordu. Ben cevap vermeden ne kadar iyi yüzücü olduğunu anlattı. Uzaklara açılmayı severmiş. Kıyılar hiç ona göre değilmiş. Ertesi gün gittik deniz kenarına. Arkama bakmadan atladım. “Hadi Özlem!” diye bağırınca o da atladı. Fakat denizin üstüne bir türlü çıkmıyordu. Denizin dibinde elleriyle ayakları birbirine karışıyor, saçları dalgalarla beraber dağılıyordu.

            Omuzlarından tutup kıyıya çektim. Bir hayli su yutmuş, nefessiz kalmıştı. Uzun süre öksürdü. Her hafta özenle fön çektiği karamel saçları yüzüne yapışmıştı. Rimelleri akmış, paslı demirlere çarpan ayakları çizilmişti. Hızla fışkıran kanı, taşları boyamıştı. Özlem’in rengarenk sayfalarından ikimiz de kovulmuştuk bu sefer. Boşluğa değil ama Özlem’in hep sakladığı yalansız hikâyesine düşmüştük. “Hani yüzme biliyordun?” deyince yüzüme bakmadan, “Bildiğimi sanıyordum,” dedi. İlk defa bu kadar netti. Ayaklarını temiz bir bezle silip yara bandı yapıştırırken makyajsız, korku dolu yüzüne baktım. “Özlem, sahiden de annene benziyormuşsun,” dedim. Parmaklarını çıtırdatmadan gülümsedi. Yeni bir hikâye uyduramayacak kadar yorgundu. Tetanos aşısı yaptırmaya giderken kendine geldi. İlkokuldan ayrılıp da fabrikada çalışmaya başladığı zaman parmaklarını dikiş makinalarına sıkıştırmış. “Bir daha ölürüm de o denize girmem,” dedi, “uzaktan bakınca bile başım dönüyor.” Makyajını yapıp sessizce oturdu. Gözleri dalıp durdu. Düştüğü ıssız çölden kurtaramadım onu.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *