ARAF

            Saliha yurt dışı anılarından bahsediyordu. Bir sabah güneş doğarken uyanmış. Perdeyi kaldırıp dışarı bakmış. Trafiğin sessizce aktığını ve insanların işe gittiğini görmüş. "Amerika filmlerde anlatıldığı gibi değil arkadaşlar, o bize yutturulan Amerika. Adamlar gece gündüz çalışıyorlar."

            Bakanlık, öğrencilerin sabah bir saat erken okula başlaması ile ilgili çalışma programı hazırlıyordu ama halkın çoğu karşıydı. İşte biz eğitimciler olarak bunu tartışıyorduk.  Gözüm, masanın bana en uzak köşesinde oturan Ebru'ya takıldı. Boşluğa bakıp sırıtıyor, gözlerini yuvalarında döndürüp duruyordu. İrkildim.

            İrkilmemle başıma darbe almam bir oldu. Yukarıdan, kim bilir kimin eliyle havalanmış bir cisim; kaza mı yoksa kader gereği mi bilmem, başımın yan tarafına çarptı. Önce kısa bir sessizlik, sonra hayret belirten ifadeler eşliğinde yere düştüm. Yanımdakiler beni kaldırmak için uzandılar. Kaldırdılar da. Ama boş bedenimi. Kalabalıkta bana yakın olan doktor arkadaş bir iki kontrol yaptı, "Ölmüş" dedi.

            Birden bire gelen ölümüm karşısında şaşkına döndüler. Bu şoku en iyi Saliha'nın yüzünde gördüm. Ağlamak istiyorlardı ama gözyaşları hazır değildi. Başımdaki yarayı kontrol ediyorlardı. "Ne oldu," dedim. Herkes biraz ürktü ve şöyle bir kenara çekildi. Beni çok seven dostlarım bile benden uzaklaşmak istediler. Ölüm birden bire onlarla arama bir set ördü ve tanışıklığımız tuzla buz oldu.

            "Öldün," dedi Songül, nabzımı dinlerken.

            Doktordu ne de olsa, bilirdi ölü kim diri kim.

            Etrafta dolaşan ruhumu görünce, öldüğüme inandım. Ölümün nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalıştım.

            Baktım herkes aynı. "İyi," dedim, "yaşamaktan farklı değilmiş." Sadece biraz başım ağrıyordu.

            "Dur," dedi Saliha, "kalkma, kanaman artacak."

            Songül ona baktı. "Öldü, istediği kadar kanayabilir," dedi kesin bir dille.

            Saliha'nın canı sıkkın görünüyordu. Fatma hemen Saliha'nın yanında oturmuştu. Bir tek o ağlıyordu. Ağlarken de mırıltılar çıkarıyor, burnunu çekiyordu. Diğerleri donuk donuk bana bakıyorlardı. Gözlerim İsmail'e takıldı. Ne de olsa on altı yıl aynı yastığa baş koymuştuk. Merak ediyordum ne yaptığını. Tedirgindi. Yeni ev almıştık, borçlarımız vardı. Hiç ölünecek zaman değildi. Ona karşı mahcuptum. Cebimden maaş kartımı çıkardım.

            "Bu ayı çekebilirsin. Bugün ayın son günü. Kusura bakma, yetmez biliyorum ama..."

            Uzandı aldı.

            "Kafanı biraz yana çekseydin bunlar olmazdı."

            "Haklısın," dedim. Aslında kendimi sohbete fazla kaptırmıştım, hatalıydım. Duruşumla tekrar özür diledim.

            Songül hemen yanımda oturuyordu.

            "Şimdi ne olacak?"

            Soğukkanlı bir sesle yanıtladı beni:

            "Böyle vakalar çok görüyoruz. Ama sen benim dostumsun. Sarsıldım biraz."

O an bütün bunların bir rüya olduğunu düşündüm. Sonra unutuverdim.

            "Resmi işlem yapılması gerekiyor. Morga alacaklar. Kokarsın yoksa," dedi Songül.

            "Hayır!"

            Eğer gördüğüm bir rüya idiyse sesim beni uyandırabilirdi.

            "Lütfen mani ol. Bronşitim var. Hem ben soğuğu sevmem."

            "Artık fark etmez."

            Saliha ağlamaya başladı. Teselli etmek için yanına gittim. Elimi omzuna koymak üzereydim ki geri çekildi.

            "Sadece başım ağrıyor, korkma," dedim.

            "Olsun" dedi, "alışık değilim." Ağlaması da kesilmişti.

            Fatma yaşlı gözlerle bana bakıyordu. "Çok yaklaşma, hamileyim biliyorsun," dedi.

            İsmail son maaşımı da çekmiş, geri dönmüştü.

            "Şimdi ne olacak," dedi. Haklıydı, bütün planlarımızı bozan bendim.

            "Ölüyken de işe gidebilirim. Kimseye söylemezseniz öldüğümü..."

            "Olmaz," dedi Songül, "göreve başlarken yemin ettim."

            "Ölenlerin öldüğünü söyleyeceğine mi?"

            "Onun gibi bir şey."

            "Songül haklı. Kokarsın, hastalık saçarsın etrafa. Bizlerin sağlığını tehlikeye atmak istemezsin öyle değil mi?" dedi Saliha.

            "Elbette."

             Ebru'ya bakma isteği duydum nedense. Bakışları masadaydı, hanım hanımcık  bir gülüş vardı yüzünde. Tam o sırada konuşmaya başladı, sanki ben konuşmasını istediğim için bakmışım gibi.

            "Bana sorarsanız çok bekletmeyelim, çünkü zaten tuhaf bir ölü. Bizlerle konuşuyor bakın. Ölü dediğin susar, gözlerini kapatır, sonsuz uykuya dalar. Bunda bir tuhaflık var. Zaten yaşarken de böyleydi rahmetli. Ama benden başka kimse farkında değildi. İşte tuhaflığını ölürken sergiledi. Bence konuşturup insanlıktan çıkarmayın. Bırakın adam gibi bir ölü olsun."

            Sözcükleri yuvarlıyordu. Sözcüklerle beraber gözleri de yuvalarında yuvarlanıp duruyordu. Kitaptan bir bölüm okuyor gibiydi. Ciddiyetle konuşmasını sürdürdü:

            "Önce morga koyalım ve soğuktan dilinin tutulmasını sağlayalım. Bu halde gömülmez. Konuşmayı sürdürürse her şeye müdahale eder."

            "Morga koymayın. Söz veriyorum gömülürken susacağım," dedim.

            Bana bakmadan konuştu:

            "Şu an konuşman kurallara aykırı."

            Songül elini havaya kaldırdı:

            "Vasiyetinin morga konulmamak olduğunu kabul etmek en mantıklısı."

            Gerçek bir doktordu Songül. Sevinçten tam sarılacaktım ki,

            "Şimdi olmaz, ben öldükten sonra sarılırız," dedi.

            Herkesle tek tek konuşmak istiyordum.

            Saliha'ya döndüm. "Bende olup da sende olmayan kitapların listesi kitaplığın alt çekmecesinde."

            Saliha'nın yüzünde minnet duygusu dalgalandı, başını yana eğdi, "sağ ol," dedi.

            Fatma hâlâ garip sesler çıkararak ağlıyordu.

            "Sadece başım ağrıyor, ağlaman gerekmez."  

            "Durduramıyorum kendimi, öldün sonuçta."

            "İki öyküm var, bakmanı istediğim." Çantamdan flaş belleği çıkarıp uzattım. "Düzeltir de bir dergiye gönderirsen sevinirim."

            "Olur kardeşim." Uzandı aldı flaş belleği. "Gözün arkada kalmasın," dedi.

Burnunu çektikten sonra devam etti:

            "Dergi editörümden senin için bir ölüm ilanı yayımlamasını isteyeceğim. Ne de olsa emeğin var."

            "Olur," dedim.

            "Bundan sonra ne yapacaksın," diye sordu Ali.

            "Bilmiyorum," dedim. Ölümümle gelen soğuk havadan hiç etkilenmemiş gibiydi.

            "Morgu kabul etmedin. O halde bugün gömülmen gerekiyor. Yarına kalırsan kokarsın."

            "Olur, ama akşama doğru gömün."

            "Olmaz, öğle namazını müteakiben."

            Böyle kelimelere önem verir Ali. Osmanlıca kelimeler bulur ve kullanır. Haklı da; insanı hem daha bilgili hem daha saygın gösteriyor.

            Bütün iyimserliğimi kaybedip, "sen karışma" diyecektim ki ölü olduğumu hatırladım. "N'olur!" dedim.

            Sonra birden gülümsemek, hatta gülmek geldi içimden. Ölümümdeki tuhaflık can sıkıcı bir neşeye dönüşmüştü.

            "Limonatalarınızı için arkadaşlar."

            Kimse aldırmadı, artık sözümün hiçbir geçerliliği yoktu.

            Mezarlık mevzusunu konuşmaya başladılar aralarında. Şehir mezarlığına gömelim diyordu bir kısmı. Bir kısmı da yakınlarımın yattığı mahalle mezarlığından bahsediyordu. Tartışma gittikçe uzadı.

            Fatma saatine baktı.

            "Bir an önce karar verin. Çünkü benim doktora randevum var," dedi.

            "En uygunu öğle namazını müteakip gömmek," dedi Ali. İtiraz ettim ama kabul edilmedi. Hatta artık benden  canları sıkılmıştı ve konuşursam eğer hemen şimdi gömmekle tehdit ettiler. Çaresiz, karar vermelerini bekledim.

            Sonunda şehir mezarlığında karar kıldılar. Manzarası güzel olan bir yer olsun dediler. Öykü yazıyordum ve hak ediyordum iyi bir manzarayı. Ben susunca hakkımda daha iyi şeyler düşünmeye başladıklarını fark ettim. Üzülüyorlardı. Ben hiç orada yokmuşum gibi. Belki de alışılmış bir cenaze merasimi için, konuşmayan bir ölü olmam gerekiyordu. Henüz genç olduğumdan ve ölümü bana yakıştıramadıklarından, yaptığım her işteki titizliğimden, öğrencilerimin çok üzüleceğinden çünkü beni çok sevdiklerinden, velilerin büyük bir hayal kırıklığına uğrayacağından çünkü benim gibi öğretmen bulamayacaklarından, öykü ağacının bir dalının kırıldığından... Onları dinliyordum ve kendimle gurur duymaya başlamıştım. Bu güzel sözleri duymak için bile ölürdü insan. Öldüğüme sevinmeye başlamıştım. Herkes çok duyguluydu. Ebru'nun bile ağzı büzüşüyor, içindeki gözyaşını çıkarmak için çaba sarf ediyordu. Demek 'ölü olan ben'i seviyordu. Bu duygusal atmosfer masanın etrafında oturan sekiz kişilik grubu etkisi altına almış, onları sersemletmişti. Ölümümden ben bile etkilenmeye başlamıştım. Gözlerim dolmuştu. Neredeyse ağlayacaktım. Toparlandım. Ama bu mistik havayı bozmamak için tek kelime etmedim.

            Son iyi hallerimi de göz önünde bulundurarak ikindi namazından sonra cenazemin kaldırılmasına karar verdiler. İkindi iyi bir vakitti.

            Mezarlıklar müdürlüğünü arayıp, bir ölü olduğunu, mezarlığa taşınması gerektiğini söylediler. Yakınlarıma haber verdiler. Herkes suskundu, önüne bakıyordu. Benimle ilgili anılarından bahsediyordu kimileri. Onlar anlatırken ben de hatırlıyordum o anları. Tam olarak anlattıkları gibi değildi. Bazen benimle ilgili kısımları düzeltip öyle anlatıyorlardı. Zararı yoktu; bir melektim şu an. Tartışmalarımızdan bahsedenler şimdi beni haklı buluyorlardı.

            Biraz sonra cenaze arabası geldi. Hepimiz dönüp ondan yana baktık.

            "Çok ürkütücü," dedi Saliha, " hele ona girecek olan insanın dostuysa."

Konuşurken bana bakmıyorlar, ben yokmuşum gibi davranıyorlardı. Sanki ölümüne üzüldükleri ben değildim de bir hayaldi. Ara sıra göz ucuyla beni yokluyorlar, gözlerimle karşılaştıkları vakit başka yöne bakıyorlardı.

            İsmail, tabuta yerleştirilmeme yardımcı olmak için yanıma geldi. Konuşmamam gerektiğini unuttum.

            "Dur, senin bel fıtığın var," dedim.

            Böylece havadaki o ağır duygusallığı silip süpürdüm. Herkesin yüzünde bir can sıkıntısı belirdi. Neyse artık tabuta girecektim nasıl olsa. Bir daha konuşmamak üzere kendime söz verdim. Tabuta kimsenin yardımı olmadan girdim. Oradakiler son görevi yerine getirememiş olmanın üzüntüsüyle hareketlerimi izliyorlardı.

            Mezarlıktaki yıkama odalarından birine aldılar beni. Songül dışarıda bu işten sorumlu olanlarla konuşuyordu:

            "Ölü soğuktan pek hoşlanmayan biri, morga alınmayacak. Yıkandıktan sonra gömülecek," dedi.

            Neyse ki kabul ettiler. Beni yıkamak için iki kadın içeri girdi. Onlara zahmet etmemelerini, halledebileceğimi söyledim. Şaşırıp kalan insanlara aldırmıyordum artık.

            Yıkanma işi bittikten sonra kadınlar beni sardı. Gerçek bir ölü olmak ve cenaze merasiminin olanaklarından sonuna kadar faydalanmak istiyordum. Yaşamım boyunca elde edemediğim bu iyimserliği, ölürken yaşama fırsatı bulmuştum. Benim için asla ağlamayacak insanlar ağlıyor, içleniyor, benim hakkımda herkes iyi konuşuyordu. Bu dokunaklı merasimin baş kahramanıydım. Kalabalık gittikçe artıyor olmalıydı, tabutuma dokunmak isteyenlerin iniltilerini duyuyordum. Cenaze namazım kılınmış, hoca "hakkınızı helal ediyor musunuz?" diye soruyordu. Kalabalık hep bir ağızdan, "ediyoruz!" diyordu.  Ne kadar dokunaklıydı! Bütün bunları tabutun içinde dinlemek zorundaydım.

             İlahiler söyleniyordu mezarımın başında. Bir grup kadın sırf değişiklik olsun diye böyle bir incelik düşünmüştü. Gençliğime ağlıyorlardı, şüphesiz bu yaşlıları incitiyor olmalıydı. Beni tabuttan çıkarıp hazır mezarlardan birine dikkatlice yerleştirdiler. Gözlerimi kapatmıştım. Açsam bütün bu hava dağılacak can sıkıcı bir hâl alacaktı.

            Göze alamadım.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *