BÖLÜNMÜŞ ÜLKE HATIRASI

Masanın etrafında sekiz kişiydiler. Bir de ufaklık, dokuz. Çocuklu misafirlere alışık olmayan ev sahibi Fikriye Hanım, üç yaşındaki oğlunu baştaki koltuğa oturtup kendisi de hemen yanındakine kurulan arkadaşına ses çıkarmadı ve mutfaktan getirdiği tabureyle masanın köşesine sıkışıverdi. Misafir hanımlar, beyaz rengin hakim olduğu masada zarif porselen tabaklardan, özenle katlanmış pembe çiçekli peçetelerden, tam ortaya yerleştirilmiş küçük güllerle dolu yayvan vazodan gözlerini alamıyor, arada bir mutfağa gidip gelerek fırından yeni çıkardığı börek çöreklerle masayı donatan ev sahibine iltifatlar ediyorlardı. Onun mutfağa gitmesini fırsat bilen Necla Hanım, oğlunun burnunu silerek:

- Tabii, dedi, çoluk yok, çocuk yok. Vakti bol maşallah.

 

 Sonra mutfaktan dönen Fikriye Hanım’a:

- Onu diyordum Fikriye, dedi, döktürmüşsün yine. Ellerine sağlık.

 

Kendi halinde biriydi Fikriye Hanım. Hemen her kadın gibi ne kadar diyet yapsa veremediği kilolarından şikayet eden, biraz büyücek burunlu, sivri çeneli, küçük ve neredeyse kirpiksiz gözleri, kılcal damarları belirginleştiği için daima kırmızı ve etli yüzüyle kırk yedi yaşında olduğu halde kendisine “Aaa canım yaşını hiç göstermiyorsun. Olsa olsa otuz dokuz” dedikleri zaman aradaki sekiz yıllık farkı yok sayanlara daha bir yakınlık gösteren, tombulca bir ev hanımı. Tam adı Fikriye Saygılı. Saygılı, eşinin soyadı. İsmini hiç beğenmez Fikriye Hanım. Kardeşlerine moda isimler veren ailesi, diğerleriyle hiçbir alakası olmayan bu alaturka ismi nerden bulduklarını ona söyle anlatırlardı: Kendisi doğduğu gün altı yaşında olan ağabeyi eline geçirdiği takvimde o günün kız ve erkek isimlerini güç bela okur. Erkek ismi: Fikri; kız ismi Fikriye. “Kardeşimin ismi bu olsun” diye tutturur. Erkek çocuklarına gösterilen imtiyazla dediği yapılır. Böylece takvimi hazırlayan münasebetsizin bir anda aklına geliveren bu isim, gelişigüzel atılmış bir ok gibi doğduğu günün yaprağına isabet eder.

 

Pek çok arkadaşı gibi o da, modaya uyarak baba soyadını şimdiki soyadıyla birlikte kullanmak istedi ama kızlık soyadı Çamur. Bu şekilde ortaya çıkan isim Fikriye Çamur Saygılı. Çaresiz vazgeçti. Kızlık soyadını kullanmayanları erkek hegemonyasına girmekle itham eden feminist arkadaşları uzunca bir süre alay etmişlerdi bu yüzden onunla. Fakat bir zaman sonra bu mesele unutuldu. Hem artık onlarla kırk yılda bir görüşüyordu. En yakın arkadaşları Nurten ve Şefika Hanımlara, “Eşim sadece kendi soyadını taşımamı istiyor,” demiş; ne giyeceklerinden hangi partiye oy vereceklerine kadar her şeyi kocalarına soran bu iki komşusunun takdirini toplamıştı.

 

Her biri kilolarından şikayetçi hanımlar, börek çörek ne varsa hiçbirini gücendirmeyip tabakları yarıya indirince, bir müddet diyet usullerinden bir müddet de çoluk çocuktan bahsedip ikili üçlü gruplar halinde sohbete başladılar. Karşılıklı ve bir ağızdan konuşmalarıyla akşam vaktindeki bir semt pazarının gürültüsünü yayan bu sekiz kadının içindeki tek erkek, bu kadar ihmal edilişine dayanamadığından olacak, dakikalardır eline tutuşturulan oyuncağından bir anda sıkılıp yere fırlattı ve çığlığı bastı. Çocuğunun psikolojisini her şeyin üstünde tutan Necla Hanım, ona doğru eğildi ve ne istediğini sordu. Çocuk masanın üzerini gösteriyor, annesinin teker teker uzattığı yiyeceklerin hepsini başını iki yana sallayıp reddederek ağlamaya devam ediyordu. Sabrı tükenen kadın sonunda çikolatalı pastadan bir dilimi çocuğun eline tutuşturup kaçırdığı sohbetin ucundan yakalayıverdi. Çocuk, bu ihanetin hıncını almak için bir müddet mıncıkladığı pasta dilimini de oyuncağının yanına gönderdikten sonra uzanıp masa örtüsünü tuttu. Bu esnada eline bulaşan çikolataların bir kısmından da kurtulmuştu. Burnunun alt kısmını tamamen kaplayıp ağzına girmeye başlayan yeşilimsi ıslaklığın bir kısmını yaladıktan sonra kalanını da örtünün kenarına sürdü. Annesine baktı, sonra uzanıp alıverdiği kaşıkla hemen önündeki tabağın kenarına var gücüyle vurdu. Fikriye Hanım duyduğu sesle irkilip önce tabağa, sonra çıkarttığı sesten keyiflenerek bir sonraki darbeye hazırlanan çocuğa baktıysa da çocuk oralı olmadı ve aralıklarla tabağın kenarına vurmaya devam etti. Sofradakiler, kendi gürültülerinin yanında sivrisinek vızıltısı kalan bu sese aldırmayıp akşamki dizide, kızın vurulup vurulmadığını tartışıyorlardı. Makbule Hanım’a göre kız diziden ayrılmıştı da o yüzden böyle bir numara yapmışlardı. Nermin Hanım’sa ısrarla başrol oyuncusunun kolay kolay ölmeyeceğini, çok çok yaralanıp üç beş bölüm sonra iyileşeceğini söylüyordu. Bütün dikkatiyle kırılmak üzere olan tabağına odaklanmış Fikriye Hanım konuşulanları duymuyordu bile. Şimdi o, çocuğum olmuyor diye doktor doktor gezdiği günleri, yaşadığı üzüntüleri düşünerek kendine kızıyor, kapıdan girerken yalancıktan okşadığı bu afacanın kafasına şimdi bir tane patlatıp tabağını kurtarmanın yollarını arıyordu.

 

Doğduğu andan itibaren hayatında heyecan verici hiçbir şey yaşamamıştı Fikriye Hanım. O da herkes gibi ufak tefek hastalıklar geçirmiş, ortalama başarıyla bitirdiği okullardan sonra üniversite sınavını ilk denemede kazanamayıp tekrar hazırlanırken görücü usulü bir evlilik yapmış, üniversiteye dair hayalleri de böylece yarıda kalmıştı. Üç ay süren nişanlılık döneminde müstakbel kocası, Fikriye Hanım’ın anasınıfı öğretmenliğini kazanmak istediğini duyunca kulağına eğilip “Sen de kendi çocuklarının öğretmeni olursun canım,” şeklinde bir teselli cümlesi kurmasaydı, belki  bu hayalinin peşine düşerdi. Fakat olan bitenler evliliğinin üçüncü senesinde onu başka şeyler peşinde koşmak zorunda bıraktı. Aileler, akrabalar, konu komşu istedikleri haberi bir türlü duyamayınca Fikriye Hanım eşiyle birlikte o doktor senin bu doktor benim dolaşmaya başladı. Tahliller, teşhisler hiçbir problem olmadığını söylüyor, karı koca ümitlenip bekliyor fakat her seferinde hayal kırıklıklarına bir yenisi ekleniyordu. Bu sonu gelmez bekleyişten ilk usanan kocası oldu. Çok sevdiği eşini de vazgeçirmeye çalıştı. “Olmazsa olmasın canım,” diyordu. “Bu kadar kafana takma.” Fakat Fikriye Hanım, bir zamanlar “Kendi çocuklarının öğretmeni olursun” diyerek birden fazla çocuk hayal eden kocasına bir tane bile verememiş olmasından dolayı kahroluyor, onun gittikçe seyrelen saçlarına, kamburlaşan sırtına baktıkça “Bu yaştan sonra olsa ne olacak,” diyerek gerçeği yavaş yavaş kendisi de kabullenmeye başlıyordu.

 

Yirmi beş yıl peşinde koşturduğu çocuk hayalini, erken menapozla rafa kaldırmak zorunda kaldığı günden itibaren Fikriye Hanım’ın en büyük merakı ev eşyaları oluverdi. Diğer eşyalara değil, porselen yemek takımlarına zaafı vardı. Çarşı pazar dolaşırken pek çok hanım gibi kuyumcu vitrinlerini değil porselen yemek takımlarını dakikalarca seyreder, çok beğendiklerine içeri girip bakar, tabakları ışığa tutarak inceliklerini ölçerdi. Porselen tabağın makbulü ardındaki ışığı gösterecek kadar ince olanıdır diye okumuştu internette. Ev işlerini bitirdikten sonra bilgisayarın başına oturur ve onlarla ilgili her şeyi öğrenmeye çalışırdı. Hatta en ünlülerinin Çekoslovak malı olduğunu öğrendiğinden beri Çekoslovakya’ya gitmeyi bile düşünmüş, fakat ülkenin 1993’te Slovakya ve Çek Cumhuriyeti olarak ikiye bölündüğünü öğrenince, cânım porselenlerin hangi ülkede kaldığından emin olamayarak bu hayalinden de vazgeçmişti.

 

Annesinin çeyiziyle birlikte verdiği yemek takımından iyice sıkılmıştı. Zaten memur babasının maaşıyla alınmış sıradan bir şeydi ve modası çoktan geçmişti. İki senedir mutfak harçlığından ayırdıklarıyla ve altın gününe katılmak için kocasından güç bela kopardığı paralarla kafasına koyduğu takımı almak için yanıp tutuşuyordu. Aslında alacağı takım belliydi. Kocasına söylese “Adamın yüreğine iner maazallah,” diye düşünüp nereden bakılsa ikinci el bir araba alınabilecek miktardaki fiyatından ona hiç bahsetmemeye karar verdi. Hem tabağın iyisinden kötüsünden de anlamazdı. Değil porselen, seramiği melaminden ayırt edemez, önüne konan yemeğin sadece lezzetiyle alakadar olurdu. Yalnız bir keresinde yine yemek takımıyla ilgili bir münakaşada kocasına, “İlahi bey,” demişti. “Şu köfteleri dolmaları sofraya bizim Tekir’in mama kabında getirsem onu bile fark etmeyeceksin.” Bu söze darılan adamcağız iki gün Fikriye Hanım’la konuşmamış, yemek takımı mevzusu da bir daha açılmamıştı.

 

Fikriye Hanım parayı denkleştirip istediği takımı alalı bir hafta olmuştu. Artık sabahları sevinçle uyanıyor, bu mutluluğun kaynağına koşarak aylarca vitrin camının arkasından bakmak zorunda kaldığı tabakları dakikalarca seyredip kabartmalı kenar süslerine elini sürerek onlara sahip olmanın tadını çıkarıyordu.

 

Şimdi sıra onları gösteriş meraklısı komsularına sergilemekteydi. İşte bugünkü kalabalığın sebebi de buydu. Yalnız bir şeyi hesap edememişti Fikriye Hanım: Necla Hanım’ın oğlunu. Onu yuvaya yazdırdığını söylemişti halbuki. “Canım hiç bu yaşta çocuk yuvaya verilir mi!” diyenlere “IQ’su çok yüksekmiş de şimdiden eğitilmeli dedi uzman psikolog” diye cevap veriyordu. Fikriye Hanım da bu yüzden çağırmıştı Necla’yı. Kırk yaşından sonra kavuştuğu oğluyla kafayı bozduğu herkesçe malumdu. Fakat küçük bir burun akıntısını bahane edip çocuğunu o gün okula göndermeyeceğini nereden bilebilirdi. Belki de mahsustan getirdi şu veledi, diye düşündü. Zira karı koca, psikolojisi bozulmasın diye çocuklarının her istediğini yapıyordu. Bu yüzden evlerinde kırılmadık eşya, lekelenmemiş koltuk kalmamıştı. İşin kötüsü anneyle baba, gittikleri her yerde aynı rahatlık içindeydiler. “Günahı boynuna, herkesin evi  kendisininki gibi talan olsun istiyor da ondan yapıyor,” dedi Fikriye Hanım. Gözünden sakındığı porselen takımını bu canavara yem etmemeye kararlıydı. Lakin, dedikoducu anasının yanında bunu nasıl başaracaktı? Açık açık söylese o,

 

- Canım biz bu takımın aynısını evde günlük kullanıyoruz, diyerek asabını bozacak; sesini çıkarmasa çocuğun çay kaşığıyla habire vurduğu tabak göz göre göre kırılacaktı. 

 

Hemen harekete geçerek misafirlerine,

 

- Hanımlar, dedi, sandalyede rahatsız olmuşsunuzdur. İsterseniz kahvemizi koltukta içelim.

 

Niyeti öncelikle çocuğun önündekileri toplamaktı. Misafirler hep birden kalkıp kotuklara geçti. Necla Hanım da oğlunun burnunu sildi. Birkaç küçük tabağı oğlunun önüne doğru iterek ona yeni melodiler çıkarma konusunda yardımcı olduktan sonra arkadaşlarına katıldı. Fikriye Hanım, masanın üzerindekileri süratle mutfağa taşımaya başladı. Tam çocuğun önündekilere uzanacağı sırada Necla Hanım oturduğu yerden seslendi:

- Fikriye’ciğim benimkinin önündekileri alma olmaz mı? Sizde oyuncak da yoktur şimdi. Oynayıversin şunlarla. Baksana nasıl da keyifli.

 

Sonra diğer hanımlara dönüp:

- Müziğe de yetenekli. Maşallah benim oğluma, dedi.

 

Planları bir anda alt üst olan Fikriye Hanım’ın kırmızı yanakları sinirden daha bir kızardı. Çocuğu olmadığı için ne kadar şanslı olduğunu düşündü. Tedavi gördüğü dönemde sık sık görüştüğü iki çocuklu arkadaşını hatırladı. Evlerine uğradığı bir gün oğlanlar kendi odalarında futbol oynayıp camı çerçeveyi indirmişlerdi de anneleri onları terlikle evire çevire dövüp banyoya kapatmış, sonra attığı dayaktan yorulunca:

- Halimi görmüyor musun, demişti, boğasım geliyor şu çocukları. Üzüleceğine sevin. Olmayanın bir, olanın bin derdi var.

 

Sonra mutfak penceresinden küçük çimenliği göstererek:

- Daha çok çocuğum olsaydı boğup boğup şu bahçeye gömüverirdim herhalde.

 

Fikriye Hanım, sümüklü yumurcağa bakıp oraya küçük bir mezar daha ekledi.

 

Hangi akla hizmet anaokulu öğretmeni olmak istemişti acaba! Aslında küçüklüğünden beri sevmezdi çocukları. Misafirliğe gelenleri, oyuncaklarını kırıp yatağının üzerinde zıpladıkları için çimdikleyerek ağlatır, çocuğun annesi gelince de:

- Ah canım n’oldu niye ağlıyorsun, diyerek korkulu gözlerle kendisine bakan çocuğun başını okşardı. Şimdi de aynısını yapsam mı, diye geçirdi içinden. Nasılsa bu “çok zeki ve yetenekli” çocuk hâlâ konuşamıyordu. Sonra vazgeçti.

 

Bu sırada beklenmedik bir şey oldu ve çocuk tabaklara vurmayı kesti. Bu oyundan usanmış, yere düşen çatalın kendisine verdiği ilhamla masadakileri yere atma oyununa başlamıştı. Misafirler şimdi de mayalı poğaçanın nasıl pofur pofur kabarıp lezzetli olacağını tartışıyorlardı. Bu yüzden konserin bittiğini fark etmediler. Tehlikenin daha da büyüdüğünü anlayan Fikriye Hanım, telaşla çocuğa doğru ilerledi. Tam yanına varacakken önce oyuncağa takılıp sendeledi, sonra da karıncaların üşüştüğü pasta dilimine basarak kaydı. Çocuk, gürültüyle üzerine doğru gelen kadından korktu.  Ağlayarak yere inmek istedi fakat ayağı yere yetişmiyordu. Örtünün kenarına yapıştı. Dengesini güç bela sağlayan Fikriye Hanım örtüyü diğer ucundan yakaladı. İki taraftan çekiştirilen örtü bir sağa bir sola gidip geldi. Mücadeleden ilk vazgeçen çocuk oldu. Bu ani hareketi beklemeyen Fikriye Hanım, sinirle çekiştirdiği örtünün, beş altı tabak, vazo, peçeteler, birkaç çay kaşığı ve bolca kırıntıyla birlikte hızla üzerine geldiğini anladığında iş işten geçmişti.

 

Necla Hanım, masa çevresindeki hareketlenmeyi fark edince sohbeti yarıda keserek koştu fakat çocuğun çenesini masanın kenarına çarparak düşmesine engel olamadı. Dudağı hafifçe kanayan yumurcağın salya sümük ağlamasına karışan şangırtıyla diğer hanımlar da kalkıp masaya koştular.

 

- Ah yavrum, diyordu Necla Hanım eline geçirdiği çiçekli peçetelerle oğlunun ağzını silerken, nazar değdi yavruma, nazar!

 

Bir haftalık porselen takımından beş tanesini kendi elleriyle elim bir kazaya kurban veren Fikriye Hanım hâlâ sıkı sıkı yapıştığı örtünün ucu elinde, masasından kalan enkaza baktı, baktı, baktı ve bir köşeciğe yığılıverdi. Çocuğun etrafına toplaşan misafirler, ev sahibinin bayıldığını çok  sonra fark ettiler. ∎

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *