BOŞLUK

boşluğunu da alıp gidebilirsin

geride hiçbir şey kalmayacak

ben de kalmayacağım

mavilikler, kibrit kutuları ve tosbağalar

aynı anda bakışlarımız

kesişmeler ve kıvrımlı halleri sokakların

 

bazen sisli gri havalar

kabarık camgöbeği, sevdiğimiz renkleri boğazın

gidemediğimiz yerler

caddelerin kavuştuğu köşebaşları

kalmayacak geride

ben de kalmayacağım

 

bahçelerine bayıldığımız evler

ortancalar ve upuzun begonvil

mevsimsiz, incecik ve inatçı

yağ kutularındaki tırnak çiçekleri

kalmayacak tozu toprağı

 

kendini tamamlayan bulutlar

güneşle büzülen akşamsefaları

bitmesini istemediğimiz günler

serinlikte dans eden sürüyle sığırcık

kalmayacak kımıltıları

 

kullanmaya kıyamadığımız sözler

saklayıp biriktirdiklerimiz

doğuya doğru bitmeyen yolculukların

sonrasında akmayan zamanlar

 

en çok yazlar yakışır sana

her şeye denk geldiğini söylesem

tekrar tekrar hiç bıkmadan

yüzünde nar çiçekleri açtığında

her zerreye bir parçanı bulaştırıp

kafeslere sığmıyor varlığın

 

geride hiçbir şey kalmayacak

ben de kalmayacağım

BOŞLUK

Eskimiş çamurlu ayakkabılarıyla marketin kapısından giren bu çocuğun gözlerindeki tedirginlik, kimsenin dikkatini çekmedi.  Ezberlenmiş adımlarla soğuk yiyecek dolabının önüne doğru yürürken, sağlı sollu dizilmiş bisküvilere, çikolatalara, içeceklere ve dahası bunların önünde duran birkaç çocuğun itişip kakışmasına bakmadı bile. Dolabın önünde durdu; boş gözlerle birkaç saniye dolaba baktıktan sonra kayıtsız elleriyle onca çeşidin arasından, önceden kendisi koymuş gibi bir tane yoğurt aldı. Yine ezberlenmiş adımlarla sağında solunda sıra sıra dizilmiş oyuncaklara, sakızlara ve rengârenk şekerlere aldırış etmeden kasanın önüne geldi. Kasanın önünde sıra bekleyen üç kişi vardı. Çocuk, onların sabırsız bekleyişlerine aldırış etmeden kasiyer kıza yoğurdu uzattı. Sanki orada bekleyen üç kişiyi gömüyordu. Hatta belki de o markete girdiği andan beri, dolaptan aldığı yoğurttan başka hiçbir şeyi görmüyordu. Öyle ki, yoğurdu kasadaki kıza değil de bir boşluğa uzatıyor gibiydi. Bir zaman helezonuna, bir geçmiş dehlizine uzatıyordu. Uzatır uzatmaz da yoğurtla birlikte o da düşüveriyordu o dehlizden içeri. Kendini ansızın kavurucu bir sıcağın altında, çocuk seslerine karışmış toprak kokusunun ve kapıları dünyaya açılan dükkânların saçaklarının altından gelen kahkahaların içinde buluyordu. Bir çocuk cennetiydi sanki burası. Akşamın olmasını istemediği, akşam gelip eteklerinden yakaladığında isteksiz adımlarla gittiği evde sabahı iple çektiği bir cennetti.

Bir evinin, bir odasının bir yatağının olduğu, dahası kendi sokağının, kendi caddesinin ve kendi mahallesinin olduğu bir cennet… Tarif edemese de bir yere ait hissetmekten gelen bir güvenle uyanıyordu sabaha. Aşina yüzler, aşina gözler ve aşina sözler sarıp sarmalıyordu onu. Kahvaltısını eder etmez atıyordu kendini sokağa ve gidip her günkü gibi dedesinin kapısını vuruyordu. Ninesinin güleç yüzü açıyordu kapıyı, dedesinin ihtiyar kucağı karşılıyordu. Dedesi cebinden bir şeker çıkartıp veriyordu, o şekeri açarken dedesi ihtiyar radyosunu kurcalıyor, derken bir yerde kurcalamaya son veriyor ve pür dikkat dinliyordu radyoyu. Uzak ve ne dediğini tam bilmediği bir ses “vurmak”tan, “yıkmak”tan, “Halep”ten “Şam”dan filan bahsediyordu. O soğuk sesle birlikte dedesinin sıcak yüzüne de bir soğukluk geliyordu birden ve yaşından beklenmeyecek bir çabuklukla radyoyu azarlar gibi kapatıveriyordu. Çocuk elindeki oyuncak arabayı dedesinin dizlerinde gezdirmeye başlıyordu o sırada, ellerinde gezdirmeye başlıyordu ve elleri soğuk oluyordu dedesinin, kayıtsız oluyordu, yabancı oluyordu. İşte o zaman dedesinin yüzüne bakıp, bir sıcaklık arıyordu da o aradıkça daha da buz kesiyordu dedesinin yüzü, bakışları daha da anlamsızlaşıyordu. Neden sonra hasta olduğunu ve çıkıp, dışarıda diğer çocuklarla oynamasını söylüyordu ona. O da umduğunu bulamayıp, başını omuzlarına gömerek çıkıp gidiyordu. Neyse ki çok uzun sürmüyordu bu mutsuzluk. Sokağa çıkar çıkmaz kimi akraba kimi komşu çocuğu, akranlarıyla karşılaşıyordu keyifleniveriyordu birdenbire. Çok geçmeden sokak baştan sona çocuk sesleriyle doluyordu. Bisiklete binen, sek sek oynayan, ip atlayan, futbol oynayan… Böylece kaç saat geçtiğini, dahası saatin ve zamanın ne olduğunu bile unutuyordu. Unutkanlık, annesi onu çağırana kadar sürüyordu.  Çocuk bir rüyadan uyanır gibi, sağa sola koşuşan, mutluluktan kan ter içinde kalmış onca çocuğun arasından sıyrılıp, annesine doğru koşuyordu. Derken bir kapı açılıyordu yavaşça ve annesi kucağında kardeşiyle birlikte beliriyordu kapıda. Başını okşuyor, sırtını yokluyor, yüzündeki boncuk boncuk terleri siliyor ve saçından şefkatle öpüyordu. Biraz daha oynamasına izin veriyordu tabii annesi ve o da uçarcasına gidip çocuk kalabalığının arasına karışıyordu.

Bu mutluluk böyle günleri haftalara, haftaları aylara ve ayları da yıllara bağlaya bağlaya devam edip gidiyordu ki, bir gün sokak yine çocuk sesleriyle doluyken o güne kadar hiç duymadıkları bir sesle irkildiler. Bütün sesler kesiliverdi önce, kulakları sağır edercesine üstlerinden geçen uçaklara çevirdiler gözlerini. Uçaklar geçtikçe kulakları daha da sağır eden, bununla da kalmayıp küçücük bedenlerden, kocaman binalara kadar ne varsa her şeyi titreten gürültüler duyuldu. Sonra göğe yükselen dumanlara karışan, insan çığlıkları geldi kulaklarına. Annelerin çocukların kanını donduran ağıtlarına, babaların feryatları eklendi. Ne yapacaklarını, nereye kaçacaklarını, nasıl saklanacaklarını bilmeyen yüzlerce insanla dolup taştı sokaklar. Artık kahvehanelerden kahkaha sesleri duyulmuyor, çocukların sevinç çığlıkları sokakları doldurmuyordu. Bunların yerini sadece kulakları sağır eden bir bomba sesiyle bozulabilen ve herkesi korkutan kocaman bir sessizlik dolduruyordu. Çocukların bu sessizlikten yapılmış boşlukta oynayıp, günlerin bu boşlukta ilerlediği bir gün çocuk gök gürlemesine benzer ses duydu önce, sonra korkunç bir uğultu yapıştı kulaklarına, yakıcı bir sıcaklık yoklayıp geçti yanaklarını, küçük vücudu rüzgârın önündeki bir yaprak gibi savruluverdi. Hissettiği tek engelleyemediği titremeydi. Kulakları uğulduyor, bağırış çağırışları duyuyor ama anlamıyor, etrafında koşan insanları görüyor ama bunlara bir mana veremiyordu. Derken annesi kucağındaki kardeşiyle elleri ayakları birbirine dolaşa dolaşa ona doğru koşuyor, bir taraftan da ona bağıra çağıra bir şeyler söylüyordu. Kalakalmıştı o hengâmenin ortasında. Annesini görüyor ama duymuyordu, onu çağırdığını anlıyor ama hareket edemiyordu. Çivi gibi çakılmıştı, hareket edemiyordu. Annesi bir elinde kardeşi, diğer eliyle onu sarsıyor, kendine getirmeye çalışıyordu. Ancak annesi sarstıkça çocuk kendine gelmek yerine biraz daha kaybediyordu bilincini. Elleri, ayakları ve dudakları uyuşuyor, parmaklarından kanlar çekiliyordu.  Birden her şey simsiyah kesiliverdi. Hissettiği tek şey omuzunu birinin sarsmasıydı.

Çocuk,  “Sıra benim!” diyen bir sesin, omuzundan sarsmasıyla irkildi. Çocuk marketin kapısından içeri girdiğinden beri devam eden kusursuz akış, bu ses ve sarsmayla birlikte kesiliverdi. Böyledir, “Bir tel kopar ve âhenk ebediyyen kesilir.” Marketin kapısından girdiği andan beri markete, marketin içindeki albenili yiyecek ve içeceklere, kendi yaşıtı çocuklara, çocukların seslerine, koşuşturmalarına ve dahası sırada gergin bir halde bekleyen insanlara aldırmayan çocuk, bu sesle birlikte önce konuşan orta yaşlı adama, sonra da kasiyer kıza baktı. Kasiyer kız bu çıkışı beklemiyordu, bir an durakladı, yoğurdu çocuğa vermeyi düşündü, sonra vazgeçti, “Abi hemen geçireyim bunu, sizinkini de alacağım,” deyiverdi. Adamın geri adım atmaya niyeti yoktu, soğuk ve ciddi bir ses tonuyla, “Hayır, öğrensin sırada beklemeyi!” diyerek diretti. Sırada bekleyen biri genç, diğeri yaşlı iki kişiden genç olanı biraz bozulur gibi olduysa da ses etmedi. Kasiyer kız, çaresiz çocuğa el işaretiyle sıraya geçip beklemesini söyledi. Çocuk birkaç el hareketinden sonra durumu anlayıp sıranın arkasına geçti. Ancak markete girdiğinden beri üzerine bir kıyafet gibi yapışmış mekanik ve ezberlenmiş hareketlerinden eser kalmadı. Gözlerine birden bir endişe çöküverdi. Avucunun içindeki parayı daha bir sıkı tutmaya, yoğurt kabını daha bir güçlü kavramaya başladı. Çocuk zihninden bir fırtına hızıyla bu düşünceler geçerken, ona sıra dersi vermenin hazzını yaşayan adam kasiyere ödeme yapıyor, bir yandan da yaptığının doğru olduğuna kasiyer kızı da ikna etmeye çalışıyordu. “Ağaç yaşken eğilir, öğrensinler! Suriyeli herhâlde değil mi? Hmmm, alışsınlar buranın düzenine!” Kasiyer kız, çocuğun Suriyeli olduğunu doğrulamaktan başka bir tepki vermedi. Adam kapıdan çıktıktan sonra, yüzüne çocuğa yapılan muamelenin rahatsızlığı vurmuş genç, kasiyer kıza “Önce çocuk geçsin,” diyerek, çocuğu kasaya çağırdı. Çocuk önceden hazırladığı parasını verir vermez hızla kapıdan çıktı. Tam kapıdan çıkıp sağa dönmüştü ki, az önce ona kızıp, omuzlarından sarsan adamla göz göze geldiler. Adam elindeki poşetleri yere bıraktı, çocuk donmuş gözlerle ona bakıyordu. Birden bir siren sesi duyuldu, hemen üstlerindeki taraçadan bir kuş sürüsü havalandı. Adam tam ağzını açıp bir şeyler söyleyecekti ki, elindeki yoğurdu daha bir sıkı tutan çocuk, gözlerini indirip, duvar dibinden hızlıca uzaklaştı. Adam birkaç saniye öylece kaldıktan sonra eğilip poşetlerini alıyordu ki, market kapısının köşesine kıvrılmış köpekle göz göze geldi. Köpek ona boş gözlerle bakıyordu.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *