BİR GECE YARISI

“Kaybetmeye başladı mı önünü alamıyor insan,” dedi ölgün sesiyle. Sonra da başını kaldırıp etrafına bakındı; yakınından geçenlerin onu duyup duymadığını anlamaya çalıştı. İncelen pantolonundan içeri giren soğuk havanın etkisiyle titredi. Kafasını omuzları arasına gömdü, burnunu ve ağzını kazağın boğazına sakladı. Dün gece gördüğü rüyayı anımsadı birden: Şehir parça parça birbirinden kopmuştu. Boşlukta uçuşan bu parçalar bazen birbirine yaklaşıyor, bazen de uzaklaşıyorlardı. Yaklaştıklarında birinden diğerine atlıyor ama bir yere varamıyordu. Çok uzaklarda çakan şimşekler dışında etrafı aydınlatan hiçbir şey yoktu. Şimşekler yüzünden toprak parçaları sarsılıyordu. Yine de onların ışığına ihtiyacı vardı; kopan parçaları görebilmek için. Sonra birden etraf durulmuş, parçalar birleşmişti. Önünde sivri bir dağ vardı. O tırmandıkça dağ yükseliyordu. Zirveye ulaştığında uçsuz bucaksız yemyeşil bir düzlükle karşılaşmıştı.

 

Kararlarını rüyalara göre verecek değildi. Fakat birçok gece bunun için uyumuştu; göstermesini istemişti Allah’tan. “Ne yapmam gerektiğini bana göster,” demişti. Birkaç saat, bazen de birkaç gün avunuyordu rüyalarıyla, zararı yoktu.

 

Şehrin merkezine geldiğinde, ayaklarından sırtına doğru yayılan ağrı kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı. Arkadaşının küçük kızının birkaç saat önce söylediği sözcükleri düşündü. O minik ağız hâlâ karşısında kımıldıyor; öne, arkaya ve yanlara belirgin hareketlerle kayarak cümlesini tekrar ediyordu. “Sen babamın en iyi arkadaşısın,” demişti. Bir çocuk söylüyorsa eğer yalan değildir. Oysa dostlarının kendisinden uzaklaştıklarına inanıyordu: İşler kötüleştikçe etrafında oluşan uçuruma kimse yaklaşmak istemeyecekti. Uzaktan ve temkinli, dostluklarını belli sınırlar içerisinde sürdürmekten yana olacaklardı. Geçmişin çerçevesi onu, bugünden ve gelecekten ayırıyor; donuk, hareketsiz, ruhsuz bir resim haline getiriyordu.

 

Böyle bir havada paltosunun olması iyiydi. Kimse inanmazdı, “bu devirde” derlerdi. Ülkenin gittikçe kalkındığı şu zamanda inanılacak gibi değildi. Dükkânın arkasındaki küçük odayı ev olarak kullandığını bilenler de bu soğuk ve can sıkıcı gerçekle fazla meşgul olmak istemiyorlardı. Bir bakıma haklıydılar. Konforlu ve sıcak evlerinde kafalarını meşgul edecek bu tür durumların evin rahatlığını nasıl yok edeceğini bir düşünün. Diğer taraftan gerekliydi üzücü tablolar; içlerinde -ölü numarası yapan bir virüs gibi- bekleyen yazıklanma duygusunun canlanmaya ihtiyacı vardı.

 

Ah neler düşünüyordu böyle! Onu ilgilendiren şey... Başını iki eli arasına alıp sıktı. Son zamanlarda boynundan başlayıp şakaklarına doğru ilerleyen baş ağrısı can sıkıntısını ikiye katlıyordu. Onu ilgilendiren sadece işiydi. Dükkânın bu ayki kirasını ödeyebilecek kadar satış yapabilseydi hiç olmazsa.

 

Babası birdenbire bozulan işlerinin sebebinin beceriksizliği olduğunu söylüyordu. Sesi çabucak yükseliyor, hakaretlerinin çeşidi karşısında saygıyla bekleyen oğlunun incinmesini umursamıyordu bile. “Hiç olmazsa sermayeni kurtar,” diyordu, havaya kalkan parmağını kendinden emin sallarken. “Çünkü o sermaye benim!” Parasını istiyordu babası, borçlu olduğu bankalar gibi. Senet yapmadığı için pişmandı belki de.

 

Uzun zamandır kesik kesik öksürüyordu. Sigortası kesilmişti, hastaneye gidemiyordu. Onurunu korumak uğruna verdiği yaşam savaşında ölmekten incinmeyecekti. Ama hiç olmazsa bir kişi bunun farkında olsaydı. Hangi sebepten öleceği korkutmuyordu, vazgeçemeyeceği bir hayat sürmüyordu nasıl olsa. Ama öksürdüğünün farkında olan biri olsaydı hiç olmazsa. “Geçecek” diyen, hikâyeler anlatan... Durmadan hesaplar yapan o boşluğu hikâyeler doldursun ve sıkıntılarının dikenli döşeğinden onu kaldırsın, rahatlatsın istiyordu. Her şeyin düzeleceğini söyleyen biri, umudunu beslemesi için gerekliydi.

 

Seyrettiği bir filmden bir söz hatırladı:

“Anne!

Başının etrafında dolaşan

...ve sen güldükçe berraklaşan

...o hafif şey havaymış.”

 

Güldü.

 

“Biriyle konuşurken düşüncelerimi toparlamam zaman alıyor ve sustuğumda bir boşluğun içinde buluyorum kendimi. Hemen oraya yuvarlanıp hesaplar yapıyorum. Kafamın içinde borçlu olduğum bankalar, dükkân kirası ve ödenmemiş faturalar dolaşıyor. Düşüncem zayıfladı, muhakeme yetim azaldı. Bu yüzden zihinsel gücümü aşan bir şey söylendiğinde susmak zorunda kalıyorum.”

 

Küçük kızın, yalanı henüz tanımayan yüreğinden, yalın ve tekdüze bir söyleyişle çıkmış cümlecik içini ısıtıyordu. Dükkânın arka tarafındaki odayı; dışarıdaki karanlığı ve aydınlığı gösteren bir penceresi varmış gibi düşlemek şimdi daha kolaydı.

 

Köşeden sola dönmesi gerektiğini unuttu ve dalgınlıkla cadde boyunca yürüdü. Farkına varınca sanki olağan bir durummuş gibi ani bir hareketle geri döndü. Yanından geçen insanlara, birdenbire ortaya çıkan gereksiz bir ilgiyle baktı. Onların yüzlerindeki anlama odaklanmak için çaba gösterdi; aklında karıncalar gibi gece gündüz demeden hareket edip duran sıkıntılarını unutmak istiyordu. Fakat bir sebep için ortaya çıkan bu gereksiz ilgi, unutmak istediği sebebi somutlaştırıyor, daha da belirginleştiriyordu.

 

Dükkâna geldiğinde şöyle bir çevresine bakınma gereksinimi duydu. Bir taraftan da paltosunun bir ucunu kaldırmış, cebinden anahtarları çıkarıyordu. Önce kepengi yarıya kadar kaldırdı. Cam kapıyı açtı, içeri geçti ve kepengi indirdi. Kapıyı kilitledi, uzun koridorda kendi ayak seslerini dinleyerek ilerledi. Dükkân ile odayı birbirinden ayıran tahta kapı açılır açılmaz çıkan gıcırtı, etrafta acı acı yankılandı.

 

Yatağına oturdu. Penceresiz duvarlara, köşeye uydurulmuş banyoya, duvardaki rafta bir yana devrilmiş kitaplara ve en üst rafta duran kutsal kitaba baktı. Her şey ona yalnız olduğunu söylüyordu. Biraz önce birlikte olduğu aile de öyle. O evdeki düzen ve yolunda giden her şey bir ailesi olmadığını yüzüne vuruyordu sanki. Sağlıklı pembe yüzlerin, capcanlı bakan gözlerin, beyaz dişlerin sahibi dostlarından, gittikçe eriyen sermayesini ve çoğalan borçlarını saklayacak kadar güçlü değildi. Fakat kimin umurundaydı? Kimse can sıkıcı iflas konularını dinlemek istemezdi. Kırk iki yaşındaydı, kazancı iyi olduğunda evlenmeliydi. Kendisini yüzüstü bırakan birine sadakatini sürdürmesi saçmalıktı. Aşk onuru, babasının aşağılamalarından koruduğu kişisel onuru, ticaret onuru... Şimdi bedenine hükmeden çaresizlik, onurun; insanı ayakta tutan önemli bir unsur olduğu inancını ondan almış, yerine; boynundan şakaklarına doğru ilerleyen baş ağrısı bırakmıştı.

 

Apartman kapıcısını hatırlayıverdi birden. İntihar edeli kaç gün olmuştu? Üç gün mü? Ah ne telaş! Var ile yok arası bir yerde duran fakat birdenbire görünür olan o sıska, çekingen, kimliksiz adam öldüğünde... Onu hiçbir zaman iyilikle anmamış bütün o kalabalık nasıl da saygıyla... -saygı mı demeli acaba? Kapıcının ömrü boyunca göremediği değer, öldükten sonra bağışlanmıştı ne yazık ki. Kalan ömründen vazgeçmişti; hiç olmazsa birkaç gün saygıyı hak ediyordu. Ölümünden bir gün önce -sadece bir güncük- değerli olduğu hissettirilseydi, belki de...

 

Açılmayan kapılar açılmış, bilgi alınmış, nedeni merak edilmişti. “Niçin,” diyorlardı. “Bir kapıcı niçin intihar eder?” Yaşamı sonlandırmak için büyük sebepleri olmalı insanın. Oysa bir kapıcı. Ama mademki intihar etti... Kuşku yayılır ve kapıcının intiharı için “olağanüstü” sebepler öngörülür.

 

Kapıcı birdenbire yıllarca umduğu o saygıyı edinmiştir. Diğer taraftan yazıklanmalar başlar. “Hem dünyasını hem ahretini mahvettiğinden” bahsederler, saygınlığına zarar vermekten sakınarak.

 

“İntihar Allah’ın yasakladığı bir şey,” demişti biri. “Ama” demişti öteki “bu Allah ile onun arasında. Hesabını Allah’a verecek.” Hiç olmazsa iyi anılması için bir gayrettir bu. Küçük bir çekişme başlamıştır bile. Kapıcının günahı, kendi inançlarına imanlarını pekiştirecek. Rahatlayacaklar. Günah ile saygınlık arasında kalan kapıcının ruhu ise çoktan uzaklaşmıştır.

 

“Yaşam her yerdeydi, ölüm de. Boşlukta dönüp duran düşüncelerin, bütün sesleri susturan uğultusu yüzünden baş ağrılarım bir türlü geçmek bilmiyor. Tekrar eden ve cevabı bir türlü verilemeyen soruların ruhuma yaptığı baskı beni başka biri yaptı. Başka biri oldum. Kim? Hantal bedenimi sahiplenmiş bir sefil! Bana benzeyen, benim adımla çağrılan biri.”

 

Etrafta gezinen bakışları kutsal kitaba takıldı.

 

“Allah’ı olanın henüz kaybetmediği şeyleri vardır.” 

 

Unutulmuş muydu?

 

“Beni herkes bıraktığında bile-” Başını iki yana salladı:

 

“İşte beni unutmadığının kanıtı; O’nu hatırlamak.”

 

Kutsal kitabı saygıyla açtı, sayfalarını çevirdi. Babasının yüzü sayfaların arasına saklanmış, ona nefretle bakıyordu. “Beceriksiz!” diyordu “Kardeşinin bana verdiği gururu senin utancın gölgeleyemez. Buna izin vermem!” Yıllarca, aşkla sevdiği kız da ona bakıyor ve şöyle diyordu: “Sen ve ben aynı değiliz. İki ayrı yolu birleştirmeye çalışmanın bir anlamı yok.”

 

Bir sureden birkaç ayet okuyabilseydi hiç olmazsa...

 

Allah, sayfalarına saklanan bu yüzleri silmesine yardımcı olmayacak mıydı?

 

Küçük kız ne demişti? Her neyse önemi yoktu.

 

Bir kâğıda borçlarını ve bir aylık ortalama kazancını yazıp yeniden hesaplamalıydı.

 

Oh! Şimdi çok yorgundu, tek gereksinimi uykuydu. Rüyâsız, uzun bir uyku...

 

Baş ucunda hazır bekleyen uyku ilacının kapağını açtı. Avucuna düşen ilaçları ölümcül bir tedirginlikle saydı. Hemen yanında duran kutsal kitaba baktı. Böyle bir durumda yanında olması doğru değildi. Kitaplığın en üstüne koydu ve sadece Allah’ın duymasını istediği bir şeyler fısıldadı. Yatağa oturdu. Avucundaki hapları yeniden saydı. Şu küçük solucanlar öldürecek kadar güçlü olmalıydılar.

 

Avucunu aniden kaldırdı ve ağzına dayadı.

 

Tam o sırada, yoldan geçen ambulansın siren sesi kulağına doldu. Başkalarının acısı uzaklaşsın istiyordu; işini çabuklukla yapmasına engeldi. Duruşunu bozmadan bekledi. Ses gittikçe azaldı ve bir süre sonra kayboldu. Fakat titreyen parmakları, ilaçları bir türlü koyvermiyordu. Avucu terlemiş, ter kapsülleri yumuşatmıştı.

 

Sonunda serçe parmağı aralandı ve oradan bir hap, yere yuvarlanıverdi. ∎

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *