BİR TORİK HİKÂYESİ

Karaya yaklaşan motorların en gerisinde, Tanaşa açıklarında, Balıkçı Osman’ın teknesi Bıçkın göründü. Bordasına çarpan dalgaların üzerinde yüzen tekne, ardında bembeyaz izler bırakırken denizi patiska gibi ikiye bölerek ilerliyor, dev bir mıknatıs kuvvetiyle kadın erkek, çoluk çocuk herkesi kendine çekiyordu.

 

Yılın bu zamanlarında köy halkını saran torik merakı; balıkçıları sevindiren hamsi akınına benzemez, kayalık yerlerde sotaya yatan hercailerin iskorpit sevdasıyla kıyaslanamazdı. Herkes kurulacak panayırı sabırla bekler; Hayal Sirki’nin jonglörü, ip cambazı, palyaçosu hatta kafesteki maymunu, bu palamut irisinin ağlara takıldığını duyunca nerede olursa olsun pılısını pırtısını toplayıp Kapıdağ Yarımadası’nın sarp yamaçlarına doğru yola koyulurdu. Kurulan panayırda, kızlar koca bulur, çocuklar melon şapkalı bir hokkabazdan iri yarı gorile dönüşen Zambora’nın açtığı kollarıyla üzerlerine doğru yürümesinden korkup oturdukları sandalyelere yapışır, erkekler telaşla çekirdekleri çitlerken “Bayanlar baylar, karşınızda kantonun yaşayan efsanesi, güzelliği dillere destan Benli Neriman!” anonsunu beklerlerdi. Dans gösterisi bitip gözlerinde kalan fırıldak bakışı, gömleğindeki çekirdek kabuklarıyla birlikte silkeleyen muhtar, eve pir-ü pak gitmeden önce oturdukları yerden kalkamayan cemaate “1960 senesindeki torik akınından hemen sonraydı. Benli Neriman on beş, bilemedin on altı yaşında çıtkırıldım bir tazeydi…” diye başlayan hikâyelerini, sınırsız hayal gücünün entrikalarıyla süsler, yıl boyunca içinde büyüttüğü maceraları ortaya döküverirdi. Evde kalan kızlar, bir dahaki torik zamanına kadar lodos suları bulandırmaz ya da kıyamet kopmazsa, yapılması farz olan işlerin kâbusuyla ki lakerda bidonları hızla boşalıyor, güvertede hoplayan sardalyalar, kasalanmak için bekliyordu, yüzleri asık panayırın arkasından bakakalırdı.

 

Hac zamanının, torik mevsimine denk geldiği beş yıl önceki o sonbaharda, kutsal topraklardan dönen kafile, iskelede bekleyen kalabalıkla kucaklaşıp ağlaşırken herkesin aklında olup da sormayı taze hacılığına yakıştıramadığı, tavaf sırasında bile geçmiş senelerin torik çetelesini tutturup sonra da tövbe istiğfar ettiren o meşum istek, Binnaz’ın yetmiş yaşındaki anacığının dilinden öyle bir heyecanla dökülmüş, kadın öyle bir hasretle sormuştu ki, Hac ibadeti boyunca doksan dokuzluk tespihi “Torik, torik, torik…” diye çekerek dolandığı sanılan kadıncağıza, iskeledeki kalabalık hep bir ağızdan cevap vermişti. Balıkçıların değil ağlarda, koskoca Marmara’da bile tek bir toriğe rastlamadığını öğrenen Binnaz’ın anası, yol boyunca ne emekler, ne dualarla kurtardığı kızının istikbali için, kıyıdaki boş sandallardan birinin dibine çöküp durgun denize baka baka gözyaşı dökmüştü. Yedi saatlik otobüs yolculuğunda ihtiyar kadın, otuz beşlik kızı Binnaz’ı, Hayâl Sirki’nin sahibi Hayri Ustura’nın büyük oğlu Ferit Ustura’ya kaçırtmış, yetmedi bir yıl önce bekâr olan Ferit’in evlenmiş olma durumunu da hesaba katıp küçük oğlan Ziya’yı yedekte bekletmiş, ilk başta mırın kırın edip evlilik olduğu takdirde oğluna mirastan zırnık koklatmayacağını ilan eden baba Hayri Ustura’yı ise sekte-i kalpten fücceten göndermişti. Hac’dan dönüş yolunda, daha tavaf sırasında akıttığı gözyaşları kurumadan Rabbülalemin’in yarattığı bir cana kastetmeyi kendine yakıştıramayınca da oğlunun ikbaline musallat olan Hayri Ustura’ya son bir teveccüh gösterip anasından doğduğu günkü gibi tertemiz, nurlu kalbiyle, adamın ıslah olması, ıslah olmayacaksa bari ağzının dilinin tutulması için bildiği bütün duaları okumuştu. Zaten bu duaların tesiriyle, kasabaya doğru inen yokuşun son virajında inşaat halindeki tersanenin yola taşan molozlarını takır tukur geçerken otobüsün camına çat diye çarpan bir mıcır, müstakbel damat Ferit Ustura’nın masaya okkalıca bir yumruk indirmesine sebep olmuş, Binnaz’ın aşkından tutuşan genç adam “Ne diyorsun sen baba! Seviyorum! İstesen de alacağım, istemesen de!” diye postayı koyarak, babası Hayri Ustura’nın ağzını dilini bağlamıştı. “Tabii,” dedi yaşlı kadın ancak kendi duyabileceği bir sesle “Hacı Sabriye’nin otuz beş yaşındaki gül gibi Binnaz’ı dost hayatı mı yaşayacaktı?”

 

O sene Hayâl Sirki kasabalıyı torik kadar bekletmedi. Sirkin gelişini, mor şalvarındaki sarı tomurcuk güllerini hoplata hoplata anacığına haber veren Binnaz’ın neşesi, Ferit’in evlendiğini, Ziya’nınsa okumak için İstanbul’a gittiğini öğrenince ayazda kalmış kırmızı çiçekli Tilki Kuyruğu gibi sönüverdi. Olması deli gibi arzulanan şey olmadığında ya da artık imkânsızlaştığında, arkasından gelen küçük sükût anları öyle tehlikeli ve öyle çekicidir ki, insan yalnız kalmaya görsün; olmazları olduran, engelleri yıkan o istek, bir türlü yeni durumu kabullenmek istemez, direnir, çözüm arar, saçmalar, yıkar, deli gibi davranır, hiçbir şeyin değişmediğini gördüğünde, kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış bir köpek gibi başı önde yıkıntısına geri döner. “Dur bakalım,” dedi yaşlı kadın, bu sessizliği bozup kızına teselli vermek için. “Boş ver sen Ferit’i, Ziya’yı. Hem Hayri Ustura’ya inme inmiş, Ferit’in daha üç ay önce evlendiği tazecik karısı bakıyormuş kayınpederine. Verilmiş sadakan varmış! Hem ben rüyasını gördüm, şuracıktaki gibi içim geçmiş Kabe-i Muazzama’nın karşısında, tövbe, öyle uyumak değil! O vecd içerisinde gökyüzünden seyreder gibi; sen yaşlarında, güçlü kuvvetli bir adam ellerinde taşıdığı narları getirip kucağıma koydu. Ne demek nar? Ateş demek. Naciye daha bu sabah panayır çadırlarının etrafında iç donuyla gezinip ateşten çember çeviren pazılı gençten bahsetmedi mi? Genç dediysem sen gibi. Kurban olduğum Allah’ım, daha dün bir bugün iki Hac’dan geleli. Tertemiz bir kalple dua edince Mevla’m böyle karşına çıkarıveriyor işte!”

 

Binnaz, anasının gördüğü rüyanın üzerinden beş yıl geçmesine, mor şalvarındaki sarı tomurcuk güllerinin feri sönmesine ve hatta ateş çeviren sirk hokkabazından da ümidini kesmesine rağmen iskelede Bıçkın’ı bekleyenlerin en önündeydi. Bütün kasaba halkı bu vakitten sonra, zehirli trakonyaları, iskorpitleri, lağım çıkışlarında sürüyle dolaşan kefalleri, deniz yıldızlarını ve adı bilinmedik türlü canlıları derin sularında saklayan Marmara’dan bir tek torik bile çıkmayacağını, Binnaz ısrarla otuz beş dese de kırk yaşında olduğunu bildikleri gibi biliyorlardı. İskeledeki kalabalığın üzerinde Benli Neriman’ın elbisesindeki farbelalar gibi savrulup yön değiştiren ümitsizlik dalgası, Balıkçı Osman’ın elinde tuttuğu çingene palamudunu sallayarak tekneden inmesiyle bir anda durdu. Ortak bir bilinç, kasabalının en temel ihtiyacını karşılama noktasında zekice devreye girerek, herkesin fayda sağlayacağı kabul edilebilir bir çözümü muhtarın dilinden döküverdi. “Torik bu!” diye bağırarak Osman’ın yanına koşan muhtarla birlikte heyecanlanan kalabalık da safları sıklaştırarak motorun yanına hücum etti. Yirmi santimlik bir çingene palamudu olduğu herkesçe bilinen, iskeledekilerin el birliğiyle kırk santimlik toriğe terfi ettirdiği balık, kuyruğundan tutulup mostraya kondu.

 

Bir çocuk, “Ama bu palamut,” diyecek oldu, Binnaz, kafasına indirdiği şaplakla “Ne anlarmışsın sen torikten, palamuttan!” diye azarlayınca, o da torik olduğuna karar verdi. ∎

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *