BÜYÜSÜZ GERÇEK

Yılanın sütü gözüne gözüne

Gözün yılanı def ede

Yılanın gözü diline diline

Dilin dibinde bite...

 

Dört kere yazınca bunu, bir de bakır tasın içinde bekletip on beş gün, ardından süt kaynatıp tası sütle yıkayınca kocamı eve bağlayacaktım. Evin dört yanında adamın donlarından beş parça koparıp tenekede yakacak, sonra da dumanın bir saat evde dolaşmasını bekleyecektim. Duman kaybolur gibi olunca eve gelirdi kocam. Osman. Eve her girişinde dumanın kokusunu alıp “Ne pişirdin yine kötü kötü kokuyor,” derdi ve ben de “Hayır,” derdim, “git bir burun doktoruna görün.” Sonra sabah namazında siyahlara bürünüp bahçeye iner, bıçakla toprağı kazar, kasaptan aldığım ciğeri hocanın verdiği muskayla birlikte gömerdim. Otuz üç gün boyunca etrafında dört döndüm mü dualar tutacak, adam şifa bulacaktı ya, her seferinde aynı yeri tutturmak zor oluyordu. Bazen iğne batırılmış sabunlar bulurdum toprağın altında, hangi kadını eritip bitirmek istiyorlarsa yine; iğneleri teker teker çıkarırken kaynanamı düşünürdüm. Urfa’nın en güzel kadınıymış zamanında, tam bir Arap kadını, gözler kocaman, siyah, simsiyah saçlar ve baştan ayağa giydiği örtüsü. Bir yağ tüccarına, kayınbabama yani varıp yedi sülaleyi bu lanetli döngünün içine sokmuş; derler ki kayınbabamın bir belalısı varmış. Bu belalı Rusya’dan kaçan, uzun, ince; sapsarı saçları, hokkacık burnu, incecik beli olan bir Slav güzeliymiş. Kayınbabam kızı görür görmez vurulmuş ama kızın peşinde nişanlısı. Nişanlısı mafya. Sanırız ki böyle şeyler ancak Türkiye’de filan olur ama yok yani basbayağı Rus mafyası sarışın güzelin peşindeymiş. Kayınbabam tüccarlıktan gelen bağlantılarını kullanarak kızın belalarını def etmiş etmesine ya bu sefer de kız kayınpederime âşık olmuş. Ama ne aşk, kadınları bilirsiniz, kendilerini zor durumdan kurtaran adama o dakika âşık olurlar. Kayınpederle çok fırtınalı bir aşk yaşamışlar ama kayınpederin babası, “Bu iş olmaz. Mal mülk toprak bölünmesin diye sana zaten akraba kızından karı alacağız. Hem şunu iyi dinle: Bu dünyada âşık olduğun kadınlarla evlenemezsin. Dünya öyle geniş değildir, bir yağ tüccarının haddi de değildir,” diyerek konuyu kapatmış. Bereket versin kaynanam da Arap güzeli olunca peder kolayca ikna olmuş. Kayınbabamın esmer güzeli bir kadınla evleneceğini öğrenen Rus kızı o gün, bu soydan gelen erkeklere yetmiş yıl boyunca musallat olacak bir büyü yaptırmış. Kur’ân’ı tersinden, İncil’i aşağısından, Tevrat’ı sonundan okuyarak yazılan bu büyüyle de aynı soydan gelen adamların karıları uğraşır durur o günden beri. Bu büyü yüzünden bütün kayınbiraderlerim güzel sarışın Ruslarla evlendi, bir ben dişli çıktım da Osman’ı çekiştiriyorum.

 

Osman dediğim de bir şeye benzese. Göbeği kendisinden on metre ötede yürür, çok düşünüp az konuşmaktan saçları dökülmüştür, ağzından sigarası düşmez, üstelik genelde de işsizdir. Ama benim yerime bir Rus kadının olması ihtimali bana Osman’ın sararmış bıyıklarını bile sevdirdi. Osman için dolaşmadığım hoca kalmadı. Önceleri ufak ufak ilaçları yemeklerine katmaya başladım; böylece gözleri uzun bacaklı, sapsarı saçlı, hokka burunlu uyuz Rusları görmez olacaktı. Arada gözleri de kör olabilirdi tabii ama ne yapalım. İnsan her şeyi aynı anda elde edemez ya. Bu ilaçların etkisi umduğumdan zayıftı, artık o Rus kadın bizim kayınpedere nasıl kırılmışsa ilaçlar yetmiş yıllık lanetin çeperlerine çarpıp dönüyor, bana da sürekli altınlarımı bozdurmak düşüyordu. Hocalar, büyünün dünyadaki en güçlü üç büyüden birisi olduğunu söylüyor, bu işe çok para dökmem gerekeceğini, bir erkek için değmeyeceğini filan anlatıyorlardı. İçlerinde, “Bırak şu adamı, ben talibim sana,” deyip evlenme teklif eden bile olmuştu. Nefesi diğerlerinden daha kuvvetli olan bu hoca, “Bu işi ben bile bozamıyorum, kimden ne medet umarsın, işin papazlara kaldı,” der dururdu. Tabii papaz lafını duyunca ben iyice paniklerdim, Müslüman hocayla bir olur muydu hiç! Kocaları annelerine küstüren, yemeklere kendi ayak tırnaklarını atıp kocalarının dilini bağlayan, Sri Lanka çayına semender kanı karıştırıp çorba diye kocalarına içiren hepten kötü kadınların uğrak yeriydi bu papazlar. Din, iman hak getire! Hatta yavaş yavaş böyle kitaplar çıkmaya başlamış da kendisi alıp yapan bile oluyormuş bu fena büyüleri. 

 

Bense hiç kendi başıma bu işlere kalkışmamıştım; anneme, teyzelerime, kız kardeşlerime sormuş soruşturmuş, evvela İstanbul’daki güvenilir hocaların kapısını aşındırmaya başlamıştım. Vakit gittikçe daralıyordu, kaynanamın söylediğine göre evliliğin yedinci yılında vuracaktı bu bela. Tam yedi yıl işsizliğine, hırtlığına, beceriksizliğine katlanıp üstüne bir de karnını doyurduğum Osman’ı Ruslara yedirecektim yani. Zaten altıncı yıla girerken yavaş yavaş ayağını evden kesmeye başlamış, geç gelir olmuştu. Kavgalarımızın şiddeti artmış, Osman, “Nerden sardım seni başıma,” diye hırlamaya başlamıştı. İşte o günlerde, İstanbul’u sel götürüyordu hiç unutmam, Osman iki adım ötedeki anasının evine gitmiş, güya beni bu defa kesinlikle terk etmiş, göbek büyütmekle meşgulken sirke formülünü bulmuştum. Sirke formülü de öyle ahım şahım bir şey değil ha. Kenar mahalle hocalarının birisinden öğrenip o zamana kadar uğraştığım zamazingolar tutmayınca uygulamaya başlamıştım. Kapının girişine sabah üç, akşam üç damla döküyor, kuruyup dağılana kadar başında Felak-Nas okuyordum. Nasıl oluyorsa Osman her seferinde sirke lekelerini görüp “Bu ne ya, nerden geldi bunlar, temizlesene şurayı,” diye dırdır ederdi. Ben temizlemeyince bu sefer kendisi beze davranır, bütün izleri gidinceye kadar sirke lekelerini silerdi. Hâl böyle olunca bir etkisi de kalmamıştı tabii! Adım da pasaklıya çıkmıştı.

 

İşte bütün bu ahval ve şerait altında daha uzun sürecek çareler aramaya başladım. En son Osman’ın donlarını yakıp ciğer peşinde koşmaya kadar vardırdım işleri, görüyorsunuz. Yılanın sütü gözüne… Ne on beş gün tasta beklettiğim dualar ne toprağı kazarak gömdüğüm ciğerler bir işe yarıyordu. Büyünün etkisi kırılmıyordu, Osman Ruslara bakıyordu ve bana öküz gibi davranıyordu. Bir de komşulardan sürekli, “Senin bu karın alacakaranlıkta siyahlara bürünüp bahçelerde dolanıyor, kendi zaten deli, herkesi de delirtiyor,” laflarını duydukça evden iyice uzaklaşıyordu. Bereket versin kafası bu mevzulara pek basmıyor; evdeki yanık kokularını, kapı önündeki sirke lekelerini, siyahlar içinde toprağı kazan karısıyla birleştirip bu kadın cinlere karışmış diye düşünmek aklına gelmiyordu. Hoş, aklına gelse ne olacaktı! Lanet bozulmalıydı.

 

                ***

 

Hikâye gereği sisli olması lazım gelirken zirveleri apaçık seçilen dağların arasından geçip şeytanlarla konuşmasıyla nam salmış papaza giderken heyecanlı değildim. Tuhaf bir sükûnet vardı üstümde, bir karar vermiş, kötü de olsa bir karar vermiş ve bunun ceremelerini çekmeye hazır gibiydim, kayalıkların arasına saklanmış taş eve vardığımda geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimin farkındaydım. Evin kapısını açarken epey zorlanmış, sonunda kendimi içeri atabilmiştim. Önce papazın siyaha boyalı tırnaklarını gördüm, sesi boğuk değildi, aksine korku uyandıracak kadar netti: “Burada bir cin oturur.”

 

“Sen cini aşıp gelmişsin, çok hırs biriktirmişsin. İnadın inat. Doğru yerdesin,” diye devam etti. “Mesele nedir?” Ne biliyorsam anlattım, ben anlattıkça papaz onaylıyor, bir taraftan da yüzünde tuhaf bir gülümseme beliriyordu. Her yolu denediğimi söyledim, ama büyünün bozulmadığını biliyordum. Olan biteni dinledikten sonra, “En eski intikam büyüsüdür bu, bozulmaz,” dedi, “sadece üç kutsal kitabın okunmasıyla yapılmamış. Saç telleri, ev eşyaları, iksirler, tırnaklar, zehirler de kâr etmez. İşin içinde kan var. Laneti bozmak için kan lazım.”

 

Gereği neyse veririm, dedim. Rus kızının kanına karşılık benim kanım, böylece Osman’ı kurtarırım. Rahatlamıştım. Ancak ben derin bir nefes alınca papazın kahkahası çınlamaya başladı duvarlarda. “Kadın bütün sülaleyi lanetleyip kayınpederine rahat nefes aldırmamak için kendisini kurban etmiş. Büyü onun kanıyla yapılmış. Bozmak için de bir kurban lazım,” diyordu papaz. O diyordu benim kulaklarım uğulduyordu. Osman elimden gitmesin diye ben mi ölecektim? Ben ölünce Osman’ı bir Rus’a kaptırma ihtimalim kalmayacak mıydı? “Burada bir cin oturur,” demişti papaz, hırsım kendimden vazgeçmeme yetecek miydi? Bu sorularla boğuşurken papazın kararlı sesi değdi kulağıma: “Kurban sen olmayacaksın. Osman’ın kanı lazım.”

 

                               ***

 

Eğer bana kötülük yapmış birisinden intikam alacak olsaydım, bir Rus kadınının yöntemini izler miydim bilmiyorum. Ama işe bu kişinin yakınlarından başlardım şüphesiz. İntikam her yerde intikamdır ve herkesi aynı şekilde harekete geçirir: Kan dökme isteği. Senden koparılanı kendinin veya başkasının kanında boğma isteği. O yüzden seçim yapmam gerekiyordu. Papaz bana adını sanını duymadığım malzemelerden oluşan bir iksir hazırlamıştı. Önümde iki yol vardı: Ya bu iksiri her gün azar azar Osman’a içirecek ve ona çok iyi davranarak kendime bağlayacaktım. Böylelikle evliliğimiz yedi sene daha uzayacaktı. Yedi sene daha Osman’la yaşayacak ve sonra, bir erkeğin en olgun zamanında, beni bırakıp gitmesine göz yumacaktım. Ya da Osman ölecekti. Ölümüyle birlikte bu lanet de dünyadan silinip gidecekti.

 

Her gün Osman’a bakıyordum. Osman’ın göğüs kıllarına bakıyordum mesela, hâlâ simsiyahtı. Gözlerine bakıyordum, ona güzel yemekler yapıyordum, yeni tanışmışız gibi iyi davranıyordum. Eve erken gelmeye başlamıştı, yüzü hep gülüyordu. “Sana yeniden âşık oldum ben,” diyordu. Sigarayı azaltıyordu. Yedi sene bu cennette yaşamaktan daha güzel ne olabilirdi? Bunca zaman kahrını çektiğim adam varsın beni yedi sene sevsin, evet göz açıp kapayana kadar geçerdi, ama ben de bu dünyadan hakkıyla sevilmiş bir kadın olarak göçerdim. Osman’a nasıl kıyacaktım?

 

Geceleri Osman’ın keline bakarken düşünüyordum, ona nasıl kıyacaktım? Kanepede oturup televizyon izlerken düşünüyordum, ona nasıl kıyacaktım?

 

Sonunda Osman’a nasıl kıyacağımı buldum. En sevdiği çorbayı, en güzel Urfa yemeklerini yaptım. İçlerine biraz uyku hapı, biraz da sakinleştirici koydum. Yemekleri yedikten sonra kucağımda uyuyakaldı Osman ve ben bir ustura alıp bileklerini kestim. Bıçak olmazdı, onu bıçaklayamazdım. Akan kanı bir kavanoza doldurmuş papazın yanına giderken mağrurdum ve tabii muzaffer. Lanet bozulacaktı.

 

Osman’ı bir Rus karısına kaptırmayacaktım. ∎

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *