ÇARESİZ

Hüseyin Kır’a…

 

Her zaman sakin biriydi dışarıdan bakınca ama içten içe de hep tedirgindi, kaynardı. İlk bakışta bunu kimse fark edemezdi. Son zamanlarda insanların bakışları ve davranışları karşısında, kendisini iyi bilmese neredeyse umutsuz bir vaka olduğuna inanmaya başlayacaktı. Kendinden son derece emindi, ne dediğini, ne istediğini biliyordu.

Çok basit bir şeydi çevresindekilerin şaşırıp kaldığı şey. İşte bu güven duygusuyla da çevresindeki insanların dudak büküşüne, önemsemez tavırlarına, davranışlarına, iğnelemelerine ve hâlini her anlatışında gülmelerine de hiç mi hiç aldırmıyordu.

Onun bu şikayetine, hatta bunun şikayet edilecek bir sorun olduğuna hiç kimse inanmasa da o güne kadar kapılarını aşındırdığı, ısrarla hâlini anlattığı doktorların hiçbirisi çare bulamadı. Çare de ne demek, ona imrenenler bile oluyordu. Bu durumda hissettiği duygu üzüntü mü, yoksa memnuniyet mi tam olarak bilemiyordu.

Başvurduğu doktorların çoğu daha ağzından çıkan ilk cümlesini duyar duymaz dinlemeye bile gerek görmüyordu onu. Bunu bildiği için de doktorların istisnasız her hastaya sordukları ilk cümleleri olan, “Şikayetin nedir?” sorusunun ardından, sözünün kesileceği endişesiyle kendisinden beklenilmeyen bir hızla hemen anlatmaya başlıyordu.

Sakin bir dille şikayetini anlatmayı bitirince de hepsinin ağız birliği etmiş gibi aynı o boş, kuşkulu gözlerle kendisine baktıklarını görünce, derin bir umutsuzluğa kapılır, bir gün gelip sabrının tükeneceğinden ve bu illete yakasını bütünüyle kaptıracağından, bir nöbet gibi aynı saatte, gece saat tam on birde yakasına yapışan bütün benliğinde hissettiği bu huzursuzluktan, gözlerini kapatınca nasıl da derinden derine hissettiği parmak uçlarında, dudaklarında, dilinde ve damağında yanan, derin bir nefes hâlinde mütemadiyen içine çekip durduğu yakıcı arzudan hiçbir zaman kurtulamayacağından korkardı. Bu korkusunu doktorların anlamamaları için de adeta üst üste yutkunur dururdu.

En son gittiği doktor ise bu şikayetinin kurtulması gereken bir durum olduğuna bile inanmadı. Önce rahat bir ifadeyle gülümsedi. Yüzündeki yumuşatmaya çalıştığı kayıtsız rahatsızlığıyla ona güven vermek istediğini göstermeye çalışıyordu. Bildiğimiz o doktor ciddiyetinden ödün vermeden, keşke ben de senin gibi olabilseydim, diye şakalaşmaya başladı.

Hatta onun ısrarları karşısında, şikayetinin önemli olmadığı gibi bir de kendisini hasta sanmasının, hasta olmaktan anlaşılmaz bir haz duyan psikolojik bir sorun olduğunu bile düşündü ama saplantısının derinleşeceğinden endişe ettiği için bunu hastasının yüzüne karşı söylememe inceliğini de gösterdi. Bildiği çok örnek vardı böyle. Onlardan birkaçı üzerinden anlatmaya çalıştı. Bir yandan da örneklerle kendisi arasında ilişki kurmamak için özenli bir dil kullanıyordu. Çünkü böylesi benzer vakaları çok görmüştü meslek hayatı boyunca; bunu özellikle bilmesini istiyordu belli ki, sözcüklerin üzerine basa basa ve sanki altını çizerek söylüyordu.

Hiçbir doktordan beklemediği bu incelik karşısında düşünceleri, kaygıları yatışmadı tabii ki. Doktorun hiç beklemediği bir anda, ne demek istediğinizin farkındayım doktor bey, dedi, sizin sandığınız gibi hastalık hastası bir insan değilim ben... Cesaretinin doktor tarafından küstahlık olarak anlaşılmasını bile göze almıştı. Sustu. Sonra ısrarla doktorun gözlerinin içine baktı. Onun sakin sakin böyle ısrar edişi karşısında doktorun eli ayağı dolaşıyor ve sadece dikkatle ne demek istediğini anlamaya çalışarak dinliyordu. Deneyimli bir doktorun saplantılı hastalarıyla olgun bir tavırla nasıl konuşabildiğini ona gösteriyordu. Bir hastanın, doktoru tarafından kendisine önem verildiğini fark etmesi gerektiğini daha meslek hayatının ilk yıllarında öğrenmişti; her ne kadar hastalarla ilişkilerinde hiçbir doktor bunu hiçbir zaman dikkate almasa da...

Onun mesleğinin zorluklarından birisi de buydu işte; bazı hastalar, yüz bulduklarında, üzerlerindeki beyaz önlüğün, boyunlarındaki steteskobun, masalarında, dolaplarında karmakarışık duran tanıtım amaçlı kendilerine verilen ilâç kutularının, ilâç firmalarının hediyesi olan kalem, takvim, not kâğıdı, duvar ve masa saatleri gibi çeşitli eşyanın, genel olarak hastayla konuşmadan sürdükleri kibirli suskunluklarının, konuştuklarında da yalnızca Latince sözcüklerden ibaret doktor dilinin kendilerine sağladığı o saygın ve korunaklı mesafeyi aşan bir ihlâlle doktoru hasta ederlerdi. Hem de bu haddi aşmanın doktorlar için ne denli anlaşılmaz ve tahammül edilemez olduğunu tahmin bile edemeden yaparlardı bunu. İşte bu duruma hiç de kolay katlanılamazdı.

İlâç kutularındaki tanıtmalıklardan öğrendikleriyle konuşmaya başlayan, doktora başvurmadan sadece bir iki gün önce şikayetleriyle ilgili internet ortamından edindikleri bilgi kırıntılarıyla kafaları karışan hastalara, yaşadıkları sağlık sorunlarına dair gerçekleri ciddiyetiyle anlatmanın ne denli zor olduğunu çok iyi biliyordu. Yine de karşısında oturan bu hastanın çok daha farklı olduğunu görebiliyordu. Bu hasta, yüzlercesini tanıdığı diğer hastalarla aynı kaynaklardan edindiği malumatlarla konuşmuyordu. Sanki şikayet ettiği sorunlarından da aradığı çareyi bulacağından da çok emindi ve işte bu eminlikti kendisini rahatsız eden.

Bu hasta, onlardan değildi göründüğü kadarıyla; önce söylemeye çalıştıklarını sessizce dinliyordu ama yok yere neden bu kadar ısrar ettiğini anlamakta zorlanıyor ve o nedenle de şikayetinin fizikî değil, ruhsal takıntı olduğu gibi bir kanaate ulaşıyordu içinde; deneyimleri kendisine bunu söylüyordu. Arada bir durumunu anlayabilmesine ve makul düşünebilmesine yol açabilecek bir iki sözcük söylemeye çalışıyordu. Fakat daha cümlesini tamamlar tamamlamaz hastasının hiç oralarda olmadığını anlıyordu. Gözlerinden okunuyordu onun bu hâli.

O, bunca konuşmadan sonra hâlâ ikna olmamış, bu belâdan kurtulması için kendisine neler tavsiye edeceğini bekliyordu karşısındaki sandalyede. Onun sakin sakin gözlerinin içine bakışıyla, gereksiz ve anlamsız bir ifadeyle takındığını düşündüğü bu hasta acziyeti, aynı zamanda doktora meslekî bir özgüven de veriyordu doğrusu ama yine de onun kendisini zorlayan ve rahatsız eden birisi olduğunu da apaçık görüyordu.  

Hiçbir hastasıyla bu kadar ciddi bir biçimde uğraşmamış ve bu kadar zaman ayırmamıştı. Bir ara, hastasını ikna etmeye mi, yoksa onun psikolojisini anlamaya mı çalıştığından pek emin olamadı. Oturduğu koltukta toparlandı. Ona bakarak hastası da toparlandı. Bu hâliyle hastasının kendisini sarstığını düşündü. Bir insanın sağlığı nedeniyle derin kaygılara kapılması karşısında duyarsız davranıp acımasızlık mı ediyorum yoksa, dedi. Arkadaşlarında gözlemlediği böyle bir meslekî bağışıklık olabilirdi kendisinde de. Çizgisiz, geniş alnının altında simsiyah kaynayıp duran gözlerinin içine baktı dikkatle; sanki teşhisini orada apaçık görecekmiş gibi. Göremedi tabii ki. Sağlığından endişe edilecek biri değildi. Kesinlikle. Ne denli rahat ve güvenli bir insandı böyle. Gözlerini kaçırdı. İçinde ürperti hâlinde bir suçluluk duygusu hissetti. Göndermek istese çoktan başından savmıştı ama gönderemiyordu. Kendisini tutan duyguyu tanımlayamıyordu. Bakıştılar.

Ne yapmam gerekiyor doktor bey? dedi. Hastanın sesiyle birlikte ikircikli hâlinin fark edildiği hissine kapıldı. Ellerini yüzüne götürdü gayriihtiyarî, belli ki kızarmıştı. Bir an saçını çekmek, kendisini sarsmak istedi. Kendisine kızdı. Tecrübesini, bilgisini, hastalarının karşısında yüzlerine bakmadan asistanlarıyla mırıltı hâlinde konuştuklarını, onların kendisini dinlerken nasıl kesin bir teslimiyet içinde olduklarını hatırlamaya çalıştı. Ses tonuna koyu bir renk katarak, baştan anlat bakalım şunu, dedi, en baştan anlat…

Söyleyeceğim farklı bir şey yok doktor bey, dedi ve o sakin ses tonuyla yine tane tane konuşmaya başladı. Sanki rahatsızlığından söz etmiyordu da kendisini bir hususta bilgilendirmek için gelmiş gibiydi. Yıllardır aynı durumdayım. Gün boyu bir tane yakmak bile aklıma düşmez. Birlikte olduğum bütün arkadaşlarım sürekli sigara içerler, hiç etkilenmem, yak bir tane, diye edilen bütün teklifleri de geri çeviririm. Paket taşıdığım zamanlar çok azdır. Taşısam bile çıkartıp bir tane bile yakmam. Hatta yanımdaki arkadaşlarıma ikram ederim, sonra da kendim yakmadan paketimi ve çakmağımı çantama koyarım. Hep böyleyim işte, yıllardır böyleyim…

Şikayetin nedir peki?

Şikayetim şu doktor bey: Gece saat yirmi üç olduğunda bir tane sigara yakıp içmeden yapamıyorum. Uyku tumuyor. Hiçbir şey yapamıyorum. O saat gelip çattığında yalnızca tek bir sigara düşüncesine saplanıp kalıyorum. Bu saplantıyı aşamıyorum. Bu durumdan kurtulmak, sigarayı bırakmak istiyorum. Şikayetim budur…

O da diğer meslektaşlarının bakışıyla bakıyordu işte, şaşkınlıkla ve umursamaz bir bakışla… Yine o bildik ifadeyle gülümsedi. Bu kadar mı? dedi. Cevap beklemiyordu ama hastası sesini yükselterek, evet, dedi, evet doktor bey! Bırakmak istiyorum ama bir türlü bırakamıyorum…

Doktor kalktı yerinden, kapıya yürüdü, hastasının yüzüne hiç bakmadan; her akşam bir sigara içmeye devam et sen, iyi gelir, dedi. Kapıyı çekip çıktı.

Doktorun odasında tek başına kalakaldı. Sandalyesine yerleşti, önce çantasını açtı, paketini, çakmağını çıkardı ve sonra bir sigara yaktı, dumanını havaya üfledi.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *