DREAM FLOOD

                                                                                   "Şu an şehir hatlarında iki insanda bir

                                                                       Kalkıp yüzümü yıkamalıyım tüm bildiğim bu."

                                                                                                                           Adem Önalan

        Seni yıllar sonra rüyamda gördüğümü yazacaktım şuraya.

         Kaç yıl oldu bilmiyorum.

         Bunu sen de bilmiyorsun, kadınlar bir kere terk edilmez. İnanır mısın, ben bir yaz, üst üste her gece terk edildim. Parça parça eksiliyor insan, öyle birdenbire olmuyor. Bardak kırılsa terk ediliyor, sehpa çizilse terk ediliyor... Danteller morarıp söküldükçe, çatal kaşık birer birer kayboldukça terk edildim ben.

        Ortak arkadaşlar da ortak eşyalar gibi; kırılıyor, eskiyor, kayboluyor. Kalan tek ortak arkadaşımızı aradım o yazın sonunda.

         Dedim: "Ne var ne yok, iyi mi bu adam, üç aydır her gece rüyama giriyor."

         Dedi: "Adamın keyfi yerinde, yolunda her şey ama bundan sana ne? Asıl sen  nasılsın, ondan haber ver!"

         Ordan burdan konuştuk sonra, havadan sudan.

         Meğer hayra yormuşum kimisini, onca rüyanın  hepsi mi şermiş! Görmedim bir daha.

         Gece yarılarında, kalkıp aynalara bakar terk edilmiş kadınlar. Duvarlara konuşur. "Odsuz ocaksız koyma beni," diyemeyen bu kadınlar, kendi kendine çok konuşur. İşte bu gece ben, seni rüyamda görünce, sulara anlatmam lazım gelirken tuttum aynalara, duvarlara, sardunyalara anlattım. Aslında hayra yoracaktım.

         Tam, seni rüyamda gördüğümü yazacaktım şuraya, avlusuna lavanta keseleri fırlattığım o sarayın adı geçti. "Dolmabahçe'de teröristler, polise silahlı saldırıda bulundu," yazdı biri. "Yok terörist olamazlar, devlet yapmıştır," yazdı öteki. Daha neler! Terörist olsa susturucu takılmış silahıyla-yatağında-uyurken-ensesinden vururdu.

         O sarayın  dibinde, suyun kıyısında vazgeçtim senden. Sonra bir çocuğun elinden tutup yürümüştüm. "Su gören bir yere götür beni," demiştim öncesinde; su şahit olsun. O garibim de getire getire lavanta keselerinin, çınarların ve duruvereceğinden korktuğum kalbinin dibine getirip oturttu.

         Şuraya, yıllar sonra seni rüyamda gördüğümü yazacaktım o gün. Saat on dört onda, yol kenarına yerleştirilen el yapımı bombalar patladı. Şehadet girdi araya. Yollara döşenmiş el yapımı bombalar vaktinden evvel patlayınca çocuklar, tam zamanında patlayınca babalar ölür. Bunu daha öğrenmemiştik. Şimdilik sekiz asker ölmüştü ve menfur bir saldırı nasıl kınanır hiç bilmiyorduk.

        Barış Manço'nun ömrünün son günüydü şehre ayak bastığımda, ömrümün baharı. Durduğum yer Üsküdar mı Sarıyer mi, hangi kıta hangi yaka hiç bilmiyorken, bir otobüs yazıhanesinde koyup da beni, ardına bakmadan uzaklaştığın gün. Vapurları nereden kalkar bu şehrin, güneşi nereden doğar hiç bilmiyordum. Bunca telaş bir şehre nasıl sığar, benden adım adım uzaklaşan şu adam da kim?

            İşte şuraya, o gün, tam da yıllar sonra seni rüyamda gördüğümü yazacaktım, Bohemyalılar yetmiş kadar makbul mülteci kabul edebileceğini açıklayıverdi. Böylesi lütuflar karşısında dehşete düştüğümüz günlerdi. Göç dendi mi hayda bre diyerek alnına ağar yağlık, beline peşkir kuşanan yörüklüğüm, bu göç seyrinin utancıyla donakaldı. Göçmek değildi mesele biliyorsun, sığınmak hâşâ! Bir ağıt almıştı yanına kadınlar, belki boyunlarına bir muska onu da ziynetten saydılar. Kurulsun bunların da borsası, Albert  Cuypmarkt'te  birkaç tezgâh. Görelim kaç avro edecek bir ağıt senin pazarında, bir takla kaç sent?

            O büyük insanlık Mayor Meydanı'na saçıldığı gün, belki sarsılmaz Felipe ama Endülüs yıkılacak.

            Otobüs biletimi yırtıp da şehre doğru yürüyünce gördüm suyun ardındaki şehri. Baktığım yer neresi hiç bilmiyor fakat aramızda kadim bir yazı olduğunu görüyordum. Bu harikuladenin muhakkak bir bedel isteyeceğini hissettiğim o ilk görüşte ürpermedim. Mezarlıkların içinden, dalgaların kıyısından, hırslı kalabalıkların ortasından geçtim gün boyu, ürpermedim. Adım başı sordum kendime; bu şehirle takas edebilecek neyim var benim? Hiç anmadım adını, hiç anmadım!

            Bir terastaydım. Martılar korkunçtu. Çok soğuktu. Mese Yolu'ndan bir tramvay geçti. Radyo frekansı arayan parmakların arasından "Geçmedi yare sözümüz...", gönlümden "İlla illa..." geçti. Gırgırlar, gölgeler, ezanlar geçti. Bir cankurtaran ölümü önüne katmış avaz avaz. -Bizim oralarda usulca ölünürdü- bu şehirde, böyle bir başıma ömür tüketeceğim o akşam kalbime doğdu. Kanım çekildi.

            İlk o gün terk edildim.

            Bir de çocukluğun bir çocuk eliyle öldürüldüğünü görünce ürperecektim böyle. "Şurada iki şüpheli var!" diyerek peşine taktığı üç çocuk babası polisi, otomatik silahların menziline sürüklediğinde. Ve bundan kimsecikler söz etmediğinde.

...

         Demem o ki; gün günü, haber haberi aratır olunca hayra yorulası rüyalar dahi unutuluyor bu dağdağa içinde. Halbuki ben, rüyalarımıza bile dahleden şu fenalığın şifası sende deseler mesela, kapına gelir isterim. "Ölüyorum bir yudum su!" diyemem de rüyalar için deva isterim.

         Ben o gün, bir yazamadım şuraya yıllar sonra seni rüyamda gördüğümü. "Hayırdır?" dedim. "Gelmezdin sen!" Siz hiç bilmezsiniz, ben rüyalarımda bile terk edilirim. "Geldim işte, sana döndüm," dedin. Gülümsüyordun. Çekip gidenler, tıpkı ölüler gibi; yaşlanmıyor. Geride bıraktıklarının ömrünü çaldıklarından olacak, terk ettikleri yaşta kalıyor.

         Yani bayım, ben aslında hayra yoracaktım.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *