DÜŞ BAHÇESİ

Asansörün düğmesine basan ben değildim. Bir elin sınırsız bir güçle beni itelediği yer tanıdık yer miydi, bilemiyorum. İniyordum, arka bahçelerimde neler olduğunun bilincinde olduğumu söyleyemem. Geçiverdiğim katlardan çocukluğuma süzülüyordum sanki.

 

Geceleri ben uykuya dalmışken gelip fenerin pencere önlerindeki kandilleri birer birer yakan kız çocuğunu bulabilecek miydim o saklı bahçede bilemiyorum. Yaktığı kandillerin ışığında gözlerini gözlerime sürgüleyip öylece mahzun bakıp uzaklaşan küçük kızın silüeti. Her katın numaralandırılmış ışıklı paneli önümde duruyordu. Öyle hızlı iniyorduk ki katları sanki o fenerde yakılmış kandiller gibi birer birer yanıp sönüyordu etrafımda. Ateş böcekleri nasıl minicik kıvılcımlar gibi çakıyorsa geceye, öylece küçülüyor ve uçuşuyorlardı. Dibe yaklaşıyordum. Bir mahzen bekliyordum tüm kasvetiyle bütün ışıkları söndüren. Son kata gelince anladım ki karanlık benim içimdeydi. Asansör durdu. İlk adımımı sırçadan yapılmış, altında okyanus mavisi rengindeki su berraklığına atarken fenerle yolunu bulan bir gemici gibiydim, şaşkın, ürkek. O berraklığa adımlarımdan zarar gelmesin, sular bulanmasın, sırçalar kırılmasın diye en narin adımlarımı kuşanmış yürüyordum.

 

Kocaman bir bekleme salonuydu gezdiğim. Bakışlarım hâlâ yerdeki maviliğin göz kamaştıran tonundaydı. Salonun duvarları, tavanı aynadandı. Başımı yerden kaldırıp baktığımda, binlerce matruşka çıkıyordu karşıma. Tebessüm eden anne matruşka, kaç bebek matruşka saklardı içinde? Bütün sorularımın muhatapları da neredeydi? İçimde sızlanıp duran matruşkalar vardı.

 

 Karşılıklı oturmuş kalabalık bir yüzleşme grubuyla karşılaşmayı umuyordum doğrusu. Bir kısmı tanıdık gelen yüzleriyle çözüvereceklerdi içimin palamarlarını. Öylece bakar bakmaz tanıyacaktım hepsini. Kiminin gözleri gözlerime değecek, kimiyse gözlerini öylece kaçıracaktı benden.

 

Bir ayna. Beni içine çağıran ayna. Aynaya baktıkça pıırrr dönüverdi oda. “Yüzleş kendinle!” dedi tepemdeki ses.  “Önce ağlayan çocukluğumu susturmalıyım,” dedim asabice. Kulaklarım zonkluyor. Elimi uzatıp açtım içimi. Yorgun bir adam daha çıkarttım içimden. İçimde çocukluk falan yok. Hayallerini alıcı kuşlar götürmüş gibi ruhsuz bakıyordu yüzüme. Esaretin öfkesini nakışlamıştı gözlerine. Sessizdi.

 

Loş bir ışıkta görünenler nelerse onlardı görebildiğim. Eski zaman divanlarının duvara yaslanmış çiçekli kırlentlerini, yerdeki bordo güllü kalın Isparta halısını, yatağın üzerindeki kırmızı saten yorganı, eski zaman radyolarından birini, kırmızı, beyaz puantiyeli şapkalı, halka küpeli büyükçe plastik bebeği… İçeriden annemin sesi yükseliyordu; “Dağıtmayın odayı!”  Tanıdığım halde tanımazdan geldim o sesi. “Kim o seslenen?” demekle yetindim.

 

Beyaz kireçli odamızın duvarında açtığım delikleri hatırladım birden, kahkaha attım. Küçük kız bir anda belirdi yanımda. O da kıkırdadı. İşaret parmağımı ağzıma soktum, beni taklit ediyordu. Sonra o deliklere ağzımda ıslattığım parmağımla dokunup, oyuntuyu ileri geri kazıyıp yaladım parmağımı. Tadı değişmiş, “Beyaz kireç badanalı olmalı duvar,” dedim. “Zaten beyaz badanalıydı,” dedi. Bir yandan tebessüm ediyordu. ‘’Eski tadı yok,” dedim. Onaylar halde başını salladı. Beş kardeşin içinde o delikleri kimin açtığını bulamamıştı annem. Kimi sorgulasa “Ben yapmadım,” diyordu.

 

“Neden geliyorsun ki böyle olur olmaz?” dedim. Suratının ifadesi değişiverdi. “Çok yalnızım, babamı özledim,” dedi. Bir babayı özlemek bütün cümleleri yarım bırakırdı.

 

Ölüm diye bir şeyin varlığını hiç kabul etmemiş, ölenin geri döneceğini sanıyordu. Rüyasında ona söz vermiş dönecekmiş, öyle diyordu ısrarla. Ben de öleceğim deyiverdim. Bir an durdum, ölecektim sahi, ben de ölecektim tabii. Hay Allah ne ağırdı bu kendimden bile sakladığım gerçek. Nefesim sığmaz oldu göğsüme, ne alabildim ne de verebildim o an. Aksırıp, tıksırmaya başladım. Tuhafça kızgın sacın üzerinde sıçrayan çekirgeler gibi sağa sola savruluyordum odada bu düşüncenin ateşiyle. Anlam veremedi korkuma. Çünkü o ölümü tam olarak tanımıyor, bilmiyordu ama gidileceğini ve uzunca bir süre yok olunup sonra dönmenin de sabrı zorlayacağını biliyordu. “İşte bu yüzden geldim,” dedi. “Sen de gidersen ikinizi de beklemek çok yoracak, ona götür beni,” dedi.

 

Birden konuyu değiştirmek istedim. İri gözleriyle ağlamaklı bakıyordu. Ölümü düşünmek hangi yaşta olursa olsun insana böyle baktırırmış meğerse diye düşündüm. “Gel dedim, yıldızları sayalım.”

 

Dışarı çıktık. Ben başlamadan o başladı yıldızları saymaya. Tek tek sayıyordu. Gökyüzünde yıldızlar tek sıra halinde dizilmişti, şimdiye kadar fark etmediğime şaştım. Arkasına düştüm çocuğun. “Peki nasıl karıştırmıyorsun yıldızları, ben karıştırırım,” dedim.

Arkasını döndü. “Ben hep yıldızlarla konuşurum ki,” dedi. Şapkasının önü bir fare yüzüydü.

Çölde buz dağı bulmuş gibi şaşırmıştım. Karşımdaki çocuk hâlâ sayıyordu, bir semt pazarında düşürdüğü portakalları tekrar tezgâhına kaldıran cimri satıcı gibi.

“Şapkan güzelmiş,” dedim. Hiç duymadı bile.

“Buralarda bir eski depo var, bazen orada kalıyorum. Kendimi farelerden korumaya fırsat kalırsa uyuyorum.  Kocaman fareler var, bir tanesi de işe yarasın,” dedi. Sonra kendi söylediğine keyifli keyifli güldü.

“Benimki düş bahçesi işte. Keyfim kaçınca düşerim birinin ardına, yorulana kadar gezerim bu bahçede.”

Böyle söyledi ve kayboldu çocuk.  Yıldızlar söndü. Ormanın içinden gelen bir uğultu aldı beni bilmediğim yerlere götürdü.

 

Çocuk gitti. Işıklar söndü. İçim yine içine döndü.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *