GÜÇCE DÜĞÜNÜ

On yıl kadar önce Hacer üç, bilemedin dört yaşındaydı. Şerife Hanım birkaç gündür dikmeye çalıştığı güçceyi nihayet bitirmişti. Uyku mahmurluğu içinde yatağında mızmızlanan kızına gösterdi. Onu annesinin elinde görünce utandı Hacer. Bir müddet ne yapacağını bilemeden durdu. Sonra yüzünü yastığına gömüp öylece kaldı. Şerife Hanım bu işlerin zorlamaya gelmeyeceğini biliyordu. Bu yüzden güçceyi sandığın üzerine bırakıp dışarı çıktı.

 

Hacer gün boyu kaçamak bakışlarla arkadaşını tanımaya çalıştı. Önce kırmızı şalvarıyla cepkeni dikkatini çekti. Sonra da uzun saçlarıyla bal rengi gözleri. Onu çok beğenmesine rağmen yanına gidecek cesareti bulamadı.

 

Ertesi sabah yabancı bir ses uyandırdı Hacer’i:

-Hişt!

 

Etrafına bakındı, yanı başında uyuyan annesinden başka kimse yoktu.

 

-Senin adın ne?

 

Hazırlıksız yakalanmıştı. Hiç düşünmeden:

-Hacer, dedi. Seninki ne?

 

-Benim adım yok. Senin koyman gerekiyor.

 

Hacer ne dönüp yatabiliyor ne de kalkıp güçcenin yanına gidebiliyordu.

 

-Ne zaman oyun oynayacağız?

 

İki omzunu birden kaldırıp dudağını bükerek bilmediğini işaret etti Hacer.

 

-Of! Çok sıkıcısın. Benim karnım acıktı.

 

Hacer yatağının yanındaki oyuncak kutusunu açtı. İçinden küçük tahta kaşığı buldu. Tabak olarak kullanacağı bir de tas.

 

-Dikkat et üzerimi kirletme, dedi güçce cepkenini göstererek.

 

Küçük kız kaşığı tasa daldırıp biraz karıştırdı. Aldığı yemeği üfleyerek soğuttu. Dökülmesin diye elini kaşığın altına tutarak uzattı, yetişemedi. Sandıktan aşağıya indirebilmek için kucağına almalıydı arkadaşını ama korkuyordu. Yanlış bir hareket yapıp canını acıtabilirdi. Yardım istemek için annesine baktı, hâlâ uyuyordu. Kısa bir tereddütten sonra ayaklarından tutup kendine doğru çekti. Güçce:

-Aman ha! Sakın düşüreyim deme, diye ikaz etti.

 

-Tamam, sen de yardım et. Boynuma sıkıca tutun.

 

İki arkadaş birbirlerine ilk defa o zaman sarıldılar. Hacer, sıkı sıkıya tuttuğu güçceyi, yanına oturtup hiçbir şey söylemeden karnını doyurdu. Diğeri ağzı dolu olduğu için konuşamıyordu. Bir süre sonra:

-Zehra, dedi. Senin adın Zehra olsun.

 

Güçce burun kıvırdı:

-Sen bilirsin ama teyzenin kızıyla aynı isimde olmak istemiyorum.

 

-Nazlı, olsun o zaman.

 

Bu sefer de üzüntüyle:

-Ne yani ahırdaki ineğin ismini mi vereceksin bana? Olmaz.

 

Şerife Hanım kızının sesine uyandı. Güçcesiyle oynadığını görünce sevindi. Yatakları çabucak toparlayıp yalnız bıraktı ikisini.

 

Aklına gelen bütün isimleri sıraladı Hacer ama her biri için bahanesi hazırdı güçcenin.

 

-Aklıma başka bir isim gelmiyor. Anneme sorayım mı?

 

-Olmaz. İkimizi ilgilendiren bir şey bu. Kimse karışmamalı.

 

Bir süre daha sustular. Hacer asık bir suratla oyuncaklarını toplamaya başladı. Canı sıkılmıştı. Güçce usulca dedi ki:

-Hani annenin söylediği bir türkü var ya!

 

Hacer düşündü ama aklına bir şey gelmedi. Öfkeli bir biçimde:

-Hangisiymiş o, dedi.

Güçce mırıldandı biraz:

-Elif kızının yaylasını gezmeli,

Kalem alıp kaşın gözün yazmalı,

Gerdanına beşibirlik dizmeli,

Çekil elif boylum ben yoluma gideyim… Ben Elif olmak istiyorum.

 

***

 

Hacer başındaki havluyu çıkarıp ıslak saçlarını annesinin kucağına döktü. Şerife Hanım uçlarından başladı taramaya. Dolaşıklarını usul usul açarak zaman kazanmaya çalışıyordu. Yıllar önce annesinin kendisiyle yaptığı konuşmanın aynısını şimdi kızıyla yaşayacaktı. Zor bir karardı ama eninde sonunda vermesi gerekiyordu. Tam zamanı, diye düşündü. Hacer’le böyle sırtı dönükken, gözlerini görmeden konuşmak daha kolaydı. Birdenbire: 

-Elif’in düğününü önümüzdeki hafta yapmayı düşünüyorum, dedi.

 

Kızının itirazını önlemek ümidiyle sesini biraz daha sertleştirerek:

-Zamanı geldi de geçiyor bile.

 

Bağırıp çağırabilirdi Hacer. Günlerini gecelerini ağlayarak geçirebilir, söylediğine pişman edebilirdi annesini. Ederdi de bir sonuca ulaşmazdı yaptıkları. Olan, bunca yıllık arkadaşına olur, telli duvaklı güzel bir gelin olarak sırmalı bohçada saklanmak yerine, izbe bir köşeye atılıverirdi.

 

-Çok güzel olur, dedi. Nasıl yapacağız?

 

Annesi Hacer’in bu kadar kolay bir şekilde kabulleneceğini hiç düşünmemişti. Sevinçle:

-Sen o işi bana bırak. Elif’e gördüğün en güzel düğünü hazırlayacağım. Yarın terziyi çağıralım. Sana da istediğin şekilde bir elbise diktirelim, dedi.

 

Hacer arkadaşının yanına gitmeden önce bir süre bahçede oyalanıp ağladı.

 

Şerife Hanım hemen işe koyuldu. Önce bir sürü şey için çarşıya sipariş verdi. Sonra tanıdığı herkese elçiler gönderip “Bizim kızın güçce düğünü var, bekleriz,” dedirtti. Temizlik ve ikramların hazırlığı günlerce sürdü ama sonunda her şey tamamdı.

 

Hacer bu koşuşturmanın içinde değildi. O arkadaşıyla geçireceği son günlerin tadını çıkarıyordu. Nasıl bir tatsa bu!

 

Artık eskisi gibi değildi ilişkileri. Günlük şeylerden bahsedemiyorlardı çünkü bütün hazırlık ayrılacakları gün için yapılıyordu. Geçmişi konuşmaya çalışıyorlar, bu sefer de bir yumruğun gelip boğazlarını tıkamasına mani olamıyorlardı. Onlar da çoğunlukla sustular. Hacer Elif’le tanıştığı gün üzerinde olan kırmızı şalvarla cepkenin benzerini dikmeye çalıştı. Elinden geldiği kadar dantellerle süsledi. En sevdiği boncuklardan takılar yaptı. Saçlarını ördü, duvağını çiçekli oyalarla başına oturttu. Son olarak da gelin tellerini bağladı.

 

Elif, birlikte olacakları son gece kıyafetinin bozulacağı bahanesiyle yatağa gelmedi. Kendisini sandığın üzerine bırakmasını söyledi Hacer’e. O da ısrar etmedi. Karanlıkta birbirlerini seyrederek sabahı ettiler.

 

Öğleye kadar defalarca odaya girip çıkmasına, bir şeyler sormasına rağmen Elif hiç cevap vermedi. Bir ara Şerife Hanım kızına seslendi:

-Elif’i getir de köşesine yerleştirelim.

 

Hacer yavaşça kucağına aldı arkadaşını. Gitmek istemediği zamanlarda yaptığı gibi direnmesini, huysuzluk yapmasını bekledi ama Elif halinden memnundu. Onun için hazırlanmış köşeyi merak ediyor, bir an önce görmek için sabırsızlanıyordu. Odaya girer girmez etrafı incelemeye başladı. Köşesini hem yeterince yüksek, hem de odaya hâkim bir yere kurmuşlardı. Böylece bütün eğlenceyi seyredebilecekti.

 

Hacer arkadaşını kat kat serilmiş örtülerin üzerine oturttu. Rahat etmesi için sırtına, kolunun altına işlemeli yastıklar koydu. Duvağını düzeltti. Yüzünün iki yanına sarkıttığı gelin tellerini az bularak eklemeler yaptı. O bunları yaparken çalgıcı kadınlar yerlerini aldılar. Ardından misafirler gelmeye başladı.

 

Gelenler önce Elif’in bulunduğu köşeye gidip küçük gelini seviyor, sonra da getirdikleri hediye paketini yanına koyuyorlardı. Masadaki hediye yığınına üzüntüyle baktı Elif. Kendisi için gelmiş şeyleri Hacer kullanacaktı.

 

Çalgıcı kadınlar neşeli bir türküyle açılışı yaptılar:

“Dağları deleyim mi?

Yanına geleyim mi?

Eller mecit veriyor,

Ben altın vereyim mi?

Aman edalı bebek

Yandım edalı bebek…”

 

Birbirini çekiştiren iki kişi ortaya çıktı. Sonra birkaç kişi daha. Şıkır şıkır oynamaya başladılar. Kimi göbek atıp gerdan büküyor, kimi de hızını alamayıp kaşık kırıyordu. Bir zaman sonra Hacer’i de kattılar aralarına. Önce utandı, beceriksiz hareketlerle dolanıp durdu ortalıkta ama sonra bundan zevk almaya başladı. Misafirlerin kendisini farklı bir gözle süzdüklerini hissediyordu. Belki de çocukluğu bırakarak genç kız olarak kabul görmek, o kadar da kötü bir şey değildi.

 

Elif şaşkındı. Pembe yanaklarıyla gün boyu kıkırdayıp duran arkadaşını tanıyamıyordu. Hiç mi üzülmüyordu ayrılacakları için? Daha çok şey düşünecekti ama çetnevir tepsileriyle içeri girenler dikkatini dağıttı. Neler yoktu ki içlerinde! Rengârenk meyveler, kuru yemişler, haşhaşlı buğday, yağlı mısır patlağı, tuzlu kara…

 

Misafirler bir yandan gelenleri yiyor bir yandan türkülere eşlik ediyorlardı:

“Eğdim kiraz dalını,

Edalım yürü, dalgalım yürü, sürmelim yürü,

Sevdim beyaz gelini,

Edalım yürü, dalgalım yürü, sürmelim yürü...”

 

İkramlar kaldırıldıktan sonra kına tepsisi misafirler arasında dolaştırılmaya başlandı. Oynamaktan yorulanlar kimi parmağına, kimi avucuna bir parça kına alarak oturdu. Bu arada çalgıcı kadınlar hareketli türküleri bırakıp yerine içli ezgiler söylemeye başladılar:

“Çıkamadım yüksek merdiven başı,

Gayet karaydı gözüyle kaşı,

Sel oldu akıyor gözümün yaşı,

Ağla annem ağla göremen gayrı,

Kaybettin yavrunu bulaman gayrı,

Gelin dostlar gelin çetnevir düzün,

Üç güne varmadan gözümü süzün…”

 

Etrafta olanlar Hacer’in ilgisini çekmiyordu artık. Bütün neşesini yitirmişti. Dünden beri tek kelime etmeyen, şimdi de göz göze gelmekten kaçınan Elif’e bakıyordu. Bu tavırların anlamı neydi? Onu kıracak bir şey yapmamıştı. Günlerdir bir dediğini iki etmeden, her şeyi onun istediği gibi düzenlemişti. Küs mü ayrılacaklardı yoksa?

 

Hacer bunları Elif’in karşısında sesli olarak söylediğinin farkında değildi. Şimdi de “Neden konuşmuyorsun?” diyerek bağırıyor, gözyaşları içinde cevap bekliyordu. Herkes şaşkındı. Misafirlerden sonra çalgıcı kadınlar da sustu. Annesinin omzuna dokunan eliyle kendine geldi. Şerife Hanım bir şey söylemesine fırsat vermeden:

-Misafirlerimiz kalkacaklar. Onları bekletmeyelim, dedi.

 

Hacer annesinin eline tutuşturmaya çalıştığı bohçaları almamak için direndi ama işe yaramadı. Şerife Hanım:

-İstersen ben yapayım ama Elif üzülür, dedi.

 

Üzülürdü ya! Hacer yavaş hareketlerle masanın üzerinde yer açtı. Önce sırmalı kadife bohçayı serdi. Sonra ipek olanı. 

 

-Elif, diye seslendi yavaşça.

 

Düğme gözleri, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar ifadesiz ve donuktu. Kucağına aldığında kolları, bacakları boşlukta sallandı. İşte o zaman anladı Hacer arkadaşının çoktan gittiğini. Cansız bedenini bohçanın üzerine yatırdı. Cepkenini, saçlarını, duvağını düzeltti. Güzelce bohçaladı. Gözden ırak bir yerde saklaması için götürüp annesine verdi.  ∎

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *