HALI

Annesi tezgâhtan kalktı.

Küçük oğluna mama yapmak için mutfağa gitti. Birikmiş bulaşıkları gördü. Her şey birikiyordu hayatında; hayat katlanılmaz bir yüktü onun için. Güçlükle temiz bir kap bulup mamayı hazırlamaya başladı; oğlu eteklerinde ağlıyordu. Ağlayan oğlu muydu, kendi miydi bilemedi. Gözyaşları içinde mutfağa baktı; eşya geri çekiliyordu. Bir başına kalakalmıştı koca dünyada. Son halıyı kocasının kumar borcu için çaldığı geldi aklına. Öfke mi, umutsuzluk mu; bilemedi gırtlağında büyüyen şeyin ne olduğunu, nefes almakta zorlanıyordu. Mamayı kucağına alıp mutfaktaki sedire bıraktı kendini. Oğlu sabırsızlanıyordu. Soğusun canım, dedi. Kendi kendine konuşuyordu.

Halı tezgâhından ses geliyordu. Yüzünü bir sevinç kapladı. Ömer ısınmıştı sonunda işe. Sadece çocukları için bir gelecek düşünüyordu. Kendinden, kendiyle ilgili hayallerden çoktan vazgeçmişti; varsa yoksa çocukları.

Küçük oğlunun ağlamasıyla irkildi. Kucağına aldı çocuğu. Pencereden ılık bahar rüzgârı mutfağa doldu. Göğsü genişledi.

Bulaşık seslerine, Ömer’in tezgâhtaki minik darbeleri karışıyordu. İçini mutluluk kapladı. Hayatın ritmi hızlanıyordu. Kocasından sakladığı halı geldi aklına. Birkaç güne bu da biterdi.

Sonra büyük şehir; onu kimselerin bulamayacağı o kocaman şehir… Ömer’in okula başlaması… Yeni bir hayata dair bölük pörçük hayaller hayatın ritmine karışıyor ve birbirini tetikliyordu.

Tezgâhın başına gitti. Nasıl da işliyordu yumuk elleri, gururla baktı oğluna. “Paşam,” diye sayıkladı “oysa sen…” yutkundu, cümlesini tamamlayamadı.

 Kaçamak bir bakış yolladı annesine, onun gözlerindeki gurur, gururu oldu. Şimdi daha hızlı gidip geliyordu elleri gergin iplerin arasında. Rengi solmuştu, zayıflamıştı, ara sıra bayılıyordu. Zatürre, demişti sağlık ocağındaki doktor. İlaçlarla birlikte beslenmesine, dinlenmesine dikkat edilirse geçerdi. Geçecekti. Geçmeliydi. Önlerine uzanan, upuzun bir hayat vardı.  Boynunda asılı kuvvetli nefese dokundu, daha iştahla dokumaya devam etti.

İlmek ilmek…

Bahçe kapısının sertçe kapanması. Düzensiz ayak sesleri. İkisinin de huzuru kaçmıştı. İşte gerçek buydu! Hayaller yavaşça sönüyordu.

İçkiden kızarmış yüzüyle girdi içeri, ayak sesleri annesiyle Ömer’i duraklattı, birbirlerine baktılar. Anne, gözleriyle dokumaya devam etmesini işaret etti oğluna; ayağa kalktı, ürkek adımlarla kocasının yanına gitti. Mutfağın kapısı sertçe kapandı, bağırışlar doldurdu her yanı, para istiyordu. Kadın onu sakinleştirmeye çalışıyor, yalvarmaları öfke selinin altında boğuluyordu. Ömer bir yaprak gibi titriyordu. Kendi nefesinde boğulacak gibi oldu. Başını seslerin geldiği tarafa çeviremiyor, bilinçsizce dokumaya devam ediyordu.

Güneşi dokudu.

Umudu dokudu.

İlmek ilmek…

Boğuldu. Nefes alamıyordu. Bu sesler… İçine dolan bu sesler onu her şeyden koparıyordu. Seslerin içinde boğuluyordu. Sesler içinde bir hengâme, yangın yerine dönüyordu. Mekiği öfkeyle atıp sessizce çıktı evden.

Yine göle doğru yöneldi. Kuş seslerini, böcek seslerini duydu. Arınıyordu sanki. Gölde ona uzanan o eli görmeyi umuyordu; önünde açılan yolda yürümeyi, bu kez yolun kapanmamasını umuyordu.

Gölün kenarına oturdu. Elindeki dalla çamura şekiller çiziyordu. Farkında değildi; çizdiği, halıya dokuduğuyla aynıydı: okul çantası ve bir top.

İkindi güneşi tam karşısındaydı, gölün yüzeyinden ona doğru uzanıyordu. Uzandı güneşe. Kalktı yürüdü. İçindeki yangın sönüyordu. Uzun, aydınlık bir yol uzanıyordu önünde.

Yürüdü… Yürüdükçe arındı; yürüdükçe içindeki yangın söndü.

Korkulu, kaygılı seslerle irkildi.

Beline kadar suyun içindeydi. Kıyıdan arkadaşların sesiyle gittiği yoldan döndü. Geriye doğru zor yürüyordu. Gölün dibi çamurluydu, suyu bulanıktı.

Arkadaşlarına bir şey diyemedi. Başını önüne eğdi. Bir çalıya saklanıp soyundu. Kazağını sıktı. Biraz kurusun diye bekledi.

Arkadaşları çoktan gitmişti.

Öksürükler arasında kazağını giyip eve doğru hızlandı.

Hızlandıkça nefesi ağzına geldi. Terledi. Islak kazağından buhar yükseliyordu. Hızlandı. Öksürdü. Ciğeri ağzındaydı.

 

***

Annesi odaya döndü; gözündeki morluk, bakışındaki ümidi perdeleyemedi. Oğlu tezgâhın başında yoktu. Baktı kadın; çiçek desen kaybolmuş, bir okul çantası ve top konmuştu halının üstüne. Konuşmadı. Altüst oldu. Desenleri bozdu diye oğluna kızsa mıydı; hayallerini dokuduğu için oğlunu cesaretlendirse miydi? Öfke, kaygı, umut arasında salındı durdu. Oğlunun dokuduğu yerleri söktü. Yeniden dokumaya başladı önündeki deseni. Yılmadı.

Varsa yoksa çocuklarıydı.

Her desene girdi.

Her renge boyandı.

Yılmadı.

Olacaktı.

Büyük şehir…

Ömer, büyük adam olacaktı.

Beşikten ağlama sesi yükseldi. Kadın sese koştu, beşiğe eğildi, içinde yeşeren umuda baktı. Sütünü sundu ona, doyurdu, sakinleştirdi. Tezgâhın başına döndü yine, Ömer hâlâ yoktu. Dokumaya devam etti.

Oğlunu düşündü. Küçük kalbi taşıyabilir miydi bu ağır yükü. “Ömer,” diye seslendi, “canım yavrum, hadi gel!” ses gelmedi, dokumaya devam etti anne.

Acılarını dokudu.

Yükünü dokudu.

Gözyaşlarını dokudu.

İlmek ilmek…

Ayağa kalktı, oğlunu aradı. Bulamadı Ömer’i. Sendeledi. Seslendi oğluna. Cevap gelmedi. Her bir yanı bir yerlere çarptı. İçerden beşikteki yavrusunun çığlıkları yükseliyordu. Bir adım ileri, bir adım geri attı. Düştü. Kalktı. Kendini taşıyamadı.

Dışarı çıktı. 

Köyün ucunda Ömer’i gördü. Sanki kendi kendine sarınmıştı. Sarsak adımlarla geliyordu. Koştu, oğluna doğru.

Islaktı. Terliydi. Çamurlar içindeydi. Titriyordu. Feracesini çıkarıp oğluna sardı. Eve doğru hızlandılar.

Hemen oğlunu soydu. Kuruladı. Daha kalın bir şeyler giydirip sedire yatırıp sardı, sarmaladı.

Ömer sanki nefesi içine doğru değil, dışına doğru alıyordu. Nefes almıyor, ağzından iade ediyordu. Sonbahar yaprağı gibiydi. Kendine sarındı. Küçüldü. Varla yok arası bir Ömer’di sanki.

Zaman durdu. Kadının yaraları kanamaya başladı. Derman olsun istedi akan kanı Ömer’e. Küçük bedeni tuttu sıkıca. Sarındı oğluna. Onu ısıtmak, kendi damarlarındaki hayatı ona aktarmak ister gibiydi.

Oğlu aydınlık bir yolda hızla ilerliyordu. Yetişemiyordu ona.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *