KATIK

Gelin kaşıkları sofraya koydu. Kaynanası ahlaya uhlaya taşıdığı kara kazanı örtünün üstüne bırakıp ekmekleri pay etti.  Soğan katıklamasını karıştırdı, tadına bakıp bir cimcik tuz ekledi. Elinin yaşını sini örtüsüne sürdü.  Gelin önüne bakıyordu.  Aynı sini örtüsünden evlerinde de vardı. Daha eskisi. Yeşil ketenin üstündeki kuş yuvaları biraz güven verdi ona.  “Ye yavrum çekinme.” Anneanne lokmasından parmağına yapışan marulları kaba silkerken, gelinin sırtını sıvazladı. Sofradakiler hep birden sırıttılar. Kimi elinden kimi burnundan ısırdı kızı. Ufaklık saçlarını çiğniyordu.  Hep birden yutkundular. Kaynanası yaptığı yemeğin lezzetiyle övünür gibi dudaklarını bitiştirdi, yamuk yumuk güldü. Hep birden susuştular. Kız yeşil ketene baktı yine. İncecik dallarda bekleşen kuşlar çok alınmışlardı. Kanatlarını açmış bekliyor, üç köy ötedeki o evin soğanlığına bırakılmış başka bir örtüye konmak istiyorlardı. Kumaşı gagalayıp duruyor, büyüyen deliklerden kafalarını uzatıyorlardı habire. Kanatlarını bir gayret çırptılar. Kuru ayaklarının arasında kızın gözlerini sımsıkı tutarak gittiler. Yüklerini uzayan sofra muhabbetlerinin yıprattığı örtünün üzerine; iki yanık izi gibi bıraktılar.

Tabii bunu kimse bilemedi. Küçük kardeş örtüyü aldı. Ev arkasına avare avare silkeledi. Ekmek kırıntılarıyla birlikte gelinin gözleri de düştü. Akları toz toprak oldu. Kız o sıra görümcesinin parmaklarını yiyordu. Kıkırdakları dişleriyle ezerken etraf birden kararıverdi. Gelin çok korktu. Bir süre kör gezdi. Sonra kendi kendine gördü, kendi kendine sofra kurup ocak yaktı, kendi kendine konuştu. Köyündeki bağları bahçeleri anlattı kendine. Anasını anlattı. Anlatmazsa unutabilirdi. Babasının kara bıyıklarını, ablasının çocukluğunu. Yoksa insanlar birbirlerini nasıl kaybederlerdi?  Biraderler sınır için nasıl birbirlerini vurur, bacı bacının yüzünü nasıl hatırlamaz, ana babalar hasta yataklarında nasıl çürürdü. Alışmak istemiyordu. Alışırsa onların da alışacağına inanıyor,  sofraya eksik kaşık koyarken artık kimsenin iç geçirmeyeceğini, muhabbetlerde bir an bile sessizlik olmayacağını, döşeğine uzanan kardeşinin burukluk hissetmeyeceğini sanıyordu. Onlar ağlasın diye ağlıyordu geceleri. Eğer uğraşmakla gözünden yaş gelmezse unutulduğundan emin, hepsine küsüp kızıyor nihayet kendini tutamayarak hıçkırmaya başlıyordu.

            Kızıl duvağı tam evden çıkmadan açan anası o mavi kapılı eve ancak ölüsünün dönebileceğini söylemiş ve şifalı otlar, merhemler, sirkeli sular ağulamasın diye onu kusturmuştu. Çamurdan yaptığı köpekleri,  kasabadan aldığı ilk sarı yazmayı, bostandaki eriği midesinden çıkartmıştı. Pencerenin bozuk sürgüsünü, odanın zifiri karanlığında;  mumların olduğu rafı ona bulduran şeyi. Yolları şaşırıyordu hep. Sıra sıra bostanlar,  ağaçların diplerindeki çimenler, kayaların tepelerindeki yosunlar yerlerini yadırgıyordu. Köy odasının önündeki şoseden bir inebilseydi ah. Alışırsın diyordu eski gelinler. Evini kocanı bil. Onlar analarının evinde geceleri rahat edemezlerdi. Hepsinin yatakları bitlenmişti bir kere. Hepsi nankördü.

            Buğdayla yüklü eşeği değirmen yolundan saptı bir sabah.   Dağların ardından seheri yırtarak çıkan güneş ona cesaret verdi. Upuzun bir gün vardı önünde. Köyüne gidip akşam bastırmadan geri gelebilirdi. Unu anasından alır, ev halkı tarladan dönmeden ekmekleri yapardı.  Ormana girdi, niyeti kimselere görünmeden  Edeler’e varmaktı. Öyle de oldu. Kuşluk vakti köy odasına erişti.  Karşılaştığı karılara selam vere vere yürüyor, yok yürümüyor bildiğiniz uçuyordu. Mektepten geliyordu. – Tam öyle değil-  Komşuda biraz oyalanmış evine dönüyordu. –Öyle de değil-   O kadar sevinçliydi ki bu farklılık ona üzerinde durulacak bir şeymiş gibi gelmedi. Merdiveni çıkarken her adımda sanki daha çok özlüyordu  basamakları. Evine gelmişti. Kendi kapısını açarken insanın kalbi böyle çarpar mıydı? Şu ahşap kapıdan içine oluk oluk  bir şeyler akardı hep. Ilık bir şeyler. Koşarken o kadar ısınmıştı ki hiçbir şey fark edemedi. Anası onu görünce, gözlerini kocaman açtı, güldü, sımsıkı sarıldı. “Nereden çıktın sen!” Yer gösterdi ona, buyur etti. Böyle karşılanmak biraz garip gelse de hoşuna gitti kızın.  Kocan nasıl, diye sordu anası, biraz şüpheli baktı. Gelin günübirlik geldiğini, akşam olmadan yola koyulacağını söyledi hemen. Sonra; iyi  o da, dedi, nasıl olsun. Sustular. İkisinin de içinden ağlamak geliyordu. Yutkundular. Yutkununca biraz geçiyordu.

            Gelin fark etti ki o evden çıkmıştı artık. Süprüntüleri temizlenmiş, kokusu evin havasından uçmuştu. Oya boncuklarını koyduğu gözde bir torba keten tohumu duruyordu. Sedirin minderleri pencerenin önünden alınıp köşeye dizilmişti. Öyle kolay değil, dedi içinden. Burası benim evim. Kocaya vardıysak ölmedik ya. Minderleri eski yerine diziverdi çabucak. Acıkmıştı. Anasına ne pişirdiğini soru. Sesi biraz yapmacık çıktı. Kendi kendine gıcık oldu. Sofra kurmaya yeltenen kadını engelledi. “Ben koyarım.”  Kaşıklığın yerini zar zor buldu. Yemeğin baharatı sanki biraz fazlaydı. Ocağın yanına oturmuş tabağını kaşıklarken bacıları girdi kapıdan. Kucaklaşıp bağırıştılar. Kızlar yüzünde yeni bir şey bulmak istermiş gibi araştırarak bakıyorlardı. Var gücüyle  eskisi gibi durmaya çalışıyordu gelin. Eskisi gibi konuşmaya, eskisi gibi gülmeye.  Eskiden olan tam neydi bilmiyordu ama yan komşuya davranır gibi davranıyorlardı ona. Su istedi mi, kardeşi homurdanmadan getiriyordu. Bırak sofrayı biz toplarız, diyordu ablası. O ise bir misafir gibi bulaşıkları yıkamakta ısrar ediyordu. Ben yabancı mıyım, diye soracak kadar yabancıydı onlara. Neyse ki henüz kimse estağfurullah demiyordu.

            Onlar da ne yapacaklarını bilemiyorlardı belli ki. Düğün hayhuyu geçince evin ortasına bir boşluk asılı kalmıştı. Gizlice gözyaşı döküyor, biri açıktan ağlayacak olsa önce dalga geçiyorlardı onla. Ama ağlamak ağlamayı getiriyordu. Burunlarını çeke çeke  sofradan kalkıyorlardı her akşam. Patavatsız komşular gün aşırı uğrayıp onları dertlendiriyor, vahlanıp duruyorlardı. En zoru merak etmemeyi öğrenmek olmuştu. Akşam her yanı karartırken nerede kaldı diye düşünmemek.  Anaları kaç kere perdeyi aralayıp yola bakarak cıklamıştı. Sonra; doğru ya demişti, iyice yaşlandım demişti, bunadım mı ne demişti, zoru zoruna gülmüştü. Sonra gerçekten unuttu ve bu ihtiyarlıktan değil gerekliliktendi. Şimdi birden pat diye her şeyi hatırlamak çok zordu.

            Güneş tepeden yavaşça yuvarlanmaya başladı. Gitme  vakti gelmişti. Nereye, dedi anası. İnsan her şeye alışıyordu. Böyle şaşkın şaşkın durup birbirlerine bakmaya da alışmışlardı işte. Eve, dedi gelin. Evime, derse alınırlardı. Üstünü başını giyinip atkısını başına doladı. Un isteyecek oldu. Ayıp olur mu diye düşünüp vazgeçti. Tam çıkarken kapının yanındaki rafta iki kara göz gözdü kız. Cam gibi  parlatılıp baş köşeye konulmuşlardı. Durdukları yerden ona bakıyor, yüzünü bir yerlerden çıkarmaya çalışıyorlardı. Allahaısmarladık, dedi kız. Eşeğini dehleye dehleye ormana girdi. Akşam olup tarladan dönen kaynanası ekmekleri sorunca; gelin onun terli yanağından bir ısırık aldı. Ağzındaki lokmayı hapır hupur çiğnerken; bu akşamda yemeği ekmeksiz yiyiverelim, dedi.

Eser Sahibi:
Website:
1 Yorum Bulunmaktadır.
  1. senanur Erten
    Çok güzel yazmışsınız hocam. Her zamanki gibi. Başarılarınızın devamını dilerim İnşaallah. Sevgilerimle...

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *