KELEBEĞE TAPAN ADAM

Ya Nuh! Onlar yeryüzünde ev falan da yapacaklar mı?

 

Böyle bir dünyanın varlığından kendileri de şüphedeydi. Adı olmayan kadın ile adı olmayan adamın birbirini nasıl buldukları belli değil. Adı olmayan bir çocukları vardı. Kadın ateşi, adam yazıyı bulmuştu. Adam kendi yazar kendi okurdu. Onu tüten ocağın başında, koltuğunda görmemek olağandışı bir durum sayılırdı. Öyle ki ateşi canlı tutmak için, oradan kalkmaması gerekiyormuş hissi uyanırdı kadında.

 

Tek odalı bir kulübede oturuyorlardı. Dumanı yaz kış tüterdi. Uzunlu kısalı otların saklamaya çalıştığı, etrafına yayılmış meyve ağaçlarının çoğalarak uzadığı bir kır ortasındaydı ev. Dünyanın geri kalanı bu eve bahçeymiş gibiydi. Evet! Böyle bir dünyanın varlığından onlar da şüphedeydi. Hayatları boyunca böyle yaşayacaklardı.

 

Çocuk annesine sorular sorar, cevabı dikkatlice dinlerdi. Babası koltuğunda onları seyrederken sesini çıkarmaz, kâğıdı kalemi alıp yazmaya başlardı. Okumayı babasının gözlerinden öğrendi çocuk; yazmayı ellerinden. Her gün uzun kırların sonunu bulmaya çalışır, hava kararmaya başlayınca korkup geri dönerdi. Başka yönlere koşar; gördüğü kelebeklerden birini seçip onun peşinden giderdi. Bir gün değişik bir kelebek gördü. Kırmızı renkliydi. Bu rengi ilk defa gördü çocuk. Peşini bırakmadı. Koştu.

 

Bir denizin kenarına kadar koştu. Kendi hesabına göre yirmi yaşındaydı. Karartı gibi görünen adaya doğru uçtu kelebek. Bir sal yaptı. Annesi, “İhtiyaç doğar bir şeyler yapılır,” diyordu. İki kere karardı gün fakat o yirmi beş yaşındaydı. Adaya indiğinde bir tabela karşıladı onu. Kelebekler vadisi yazıyordu. Sık ormanın içinden su sesi duyuluyordu, yürümeye başladı. Bir tabela daha göründü ağacın gövdesinde. “Sessiz olun, kelebekler uyanabilir!” Eğiliyordu, sürünüyordu, elleri, yüzü dal çizikleriyle dolmuştu. Her köşede başka tabela… “Kelebekleri uyandırmayın!” “Kelebekler için biraz daha yürüyün.” Yürüyordu fakat hiçbir yerde kelebek yoktu. Tırmandı, suyun sesine doğru tırmandı. Yokuş çıkan terli bir suydu o. Ağaçları aşıp tepeye ulaştığında vadinin kucağında oturan pürüzsüz bir taş gördü. Çatlaktan su akıyor, ormanda büyüyerek denize koşuyordu. Bir tabela daha… “Kelebekler bu taşın ardında!”   ve bir tane daha: “Şişşt! Onları uyandıracaksın.”

 

İlk defa ağladı. Yaşını hesaplayamadı bu kez. “İnsanın ağlarken yaşı olmaz,” demişti annesi. Hıçkırıklar ve gök gürültüsü gibi seslerle ağladı. Önce suyun sonra bütün ormanın sesini bastırdı. Taş büyük bir gürültüyle yarıldı. Bir koridor açtı arkasındaki bahçeye. Geceydi. İçinden sıcak bir su akıyordu kanyonun. Karanlıktı. Gözlerini kapattı. Elleriyle yoklayarak yürümeye başladı. Hiç bitmeyecek gibiydi. Annesi, “Zaten hiç bitmeyecek,” demişti. Derinleşen suda nefesini tutmayı ve yüzmeyi öğrendi. Koşar gibi yüzdü günlerce; bazen koştu. Yoruldu ve düştü. Kulağında bir uğultu akmaya başladı: “İnsan nereye düştüğünü kalktığında öğrenir.” Kanayan dizini sararken söyledi annesi bunu. Gözlerini açtı. Kapadı, açtı. Değişmedi karanlık. Bağırmak istedi. Ağzının açılıp açılmadığından emin olamadı bir türlü.

 

Uğultu kesildi.

Durmuş bir saatin sessizliği bu...

Hayır! “Duran bir saat kadar gürültülü bir şey yoktur.”

Saatsiz bir evde söylemişti annesi bunu.

Elini göğsüne götürdü. Bir kelime söyledi, dudaklarıyla değil.

 

***

 

Gün doğduğunda bir kırın ortasında uyuyordu. Yüzünde ot izleriyle uyandı. Ayağa kalktı. Bir ev gördü, gitti ve içerideki koltuğa oturdu. Üşüyordu. Bir kadın geldi elindeki ateşle ocağı yaktı. Adam oturduğu yerde kelebekleri neden uyandırmaması gerektiğini düşünüyordu. Kendi hesabına göre kırk yaşındaydı.

 

Annesi ateşi yakarken çocuğun dalgın halini gördü. Çocuk, babasına bakıyordu fakat o hiç oralı değildi. Değişik bir şey oldu o gün. Çocuk babasına seslendi ilk defa. Koltuktan doğruldu baba, gözlerine baktı çocuğun. Anne durdu. Yutkundu. Bir şey söyleyecekti, vazgeçti. Çocuk gözünü kapattı.

 

Ada, deniz, kelebek, su…

“Kelebekler için biraz daha.”

Taş, kayık, uyku…

“Hiçbir şeye zamanımız yok efendim.”

Ateş, kalem, ocak…

“Yokuş çıkan terli bir suydu o.”

Baba, anne, çocuk...

Kırılan şeyler. Kılıç.

 

Elinde bir katana, otları biçiyordu çocuk döne döne. Samuraydan çok, semazene benziyordu. Ritim yükseliyor o hızlanıyordu. Ritim yükseliyor. Gezegenler birbirine yaklaşıyor.

Zaman daralıyor. Ritim yükseliyor. Genişliyor zaman. Kılıç daha keskin hamlelerle savuruyor otları, taşları, ağaçları. Kollarına saplanıyor ince şişler.

Ses yok. “Zaman zehirli bir kelebektir,” dedi annesi.

Karanlık. Gözlerini açtı, kimse yok.

Kendisi de yoktu.

Eser Sahibi:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *