KİMSENİN GELECEĞİ YOKTU

Omzuma asılı kalmış bir ölü… Bu ağırlıkla daha ne kadar yürüyebilirim; ayaklarımı zehirleyen potinlerle. Durdum; gecenin içinden birinin gelip beni bulmasını, günahımı yüzüme haykırmasını bekledim. Ensemde hafif bir rüzgâr… Biri ıslık çalıyordu. Etrafımdaki bütün eşyayı kati suretlerinden sıyırıp, munisleştiren bir ses… Gözlerimi kapattım; ölüm, bu hazin ezginin ardında gizlenmişti. Dünyaya gelirken yine bu kederli lahinle mi uğurlanmıştım? Küçük bedenimi yıkarlarken yavaş yavaş kaybolan bu sesi mi aramıştım? Beni yıkadıkları suda boğmalarını isterdim. Hâlbuki sardılar; ömrüm boyunca cenderesinden kurtulamayacağım bezlere sardılar. Islık sesi, bekçinin yaklaşan ayak sesleriyle kulaklarımdan çekildi. Şimdi yalnız bekçinin züğürt şiiri duyuluyordu:

-Düüt, düüüt, düüüüüt…

Gittikçe yaklaşan ses aşağı sokaktan geliyordu. Fenerini yüzüme tutmadan evvel gidip ben bulmalıydım onu. Bileklerimden çek götür beni, demeliydim. Ama yere çivilenmiş ayaklarımı kaldıramıyordum ne bekçiye doğru yürüyebiliyor ne de kaçmaya yelteniyordum. Düdük sesi uzaklaşmaya başladı.  Bu sokağı, beni,  görmezden gelip ilerliyordu bekçi.

Gidip taş basamaklara oturdum; kimsenin geleceği yoktu. Biliyordum, omzumda bir ölüyü sürükleyip duracaktım; yükümün altında ezilene dek. Sokak lambası ilerideydi ama bir parça ışık ayaklarıma, dizlerime düşüyordu. Kalktım, iki basamak yukarı çıkıp duvara yaslandım. Karanlık bütün varlığımı örtmeli, kederimin içinde hırpalamalıydı beni. Çocukluğumdan beri ne zaman canım yansa karanlığa kaçardım. Eğer sığınacak bir yer bulamazsam başımı omuzlarımın içine gömüp bir kuyuda olduğumu düşlerdim. Daracık, dipsiz, ışığın sızmasına imkân vermediğim kapkara bir kuyu… Beni kuyumdan çıkarmak isteyenler olurdu elbet. Ablam gelir, dizlerime sımsıkı sardığım kollarımı açmaya çalışır, saçlarımla oynardı. “Yahu” derdi, sen de her şeyi kendine dert edinirsin. O saçlarımla oynadıkça kuyumdan çıkmamak için daha çok sarılırdım kendime. Arkadaşlarım, ellerimden çekiştirir; yeni kurulan oyuna beni dâhil etmek için etrafımda dönüp dururlardı. İkna olmadığımı görünce:

Eski minder

Yüzünü göster

Göstermezsen bir poz ver…

 

Şarkısı başlar, eğilip cevap vermemi beklerlerdi. Ama ben yüzümü göstermez, diz kapaklarımın gözlerimi acıtmasına aldırış etmeden, gitmelerini beklerdim. Kederimin dağılmasına razı olmazdım bir türlü, son haddine kadar yaşamak isterdim. Öyle de olurdu. Ama bu defa yüküm o kadar hafif değildi. Böyle oturup kalamıyordum,  yere kapanamıyordum, dizlerime sarılamıyordum. Kalktım, sokağın ortasına doğru yürüdüm, sağa sola dönüp taşları sürükledim. Hiçbir şeyi birkaç saniyeden fazla sürdüremiyordum. Gözlerim gidip ayakkabılarımda durunca bütün hırsımla kaldırım taşına vurdum ayağımı. Hızlı hızlı yürümeye başladım; sokağın sonunda durakladım, ilerlemeye takatim yoktu, yokuşlar çıkmaya, bir yere varmaya takatim yoktu. Yokuş aşağı koşmaya başladım, bildiğim sokaklara arkamı dönüp hiç geçmediğim yollara saptım. Koştum, kendimle karşılaşmayacağım bir yer bulmak umuduyla, alamadığım nefesim içimi yırtıp geçinceye dek koştum.

Beni bir yangının ortasında bırakmıştı; dumanların gözlerimi örttüğü, nefes almama imkân vermediği bir yangın…  Şu ayakkabıları çıkarıp fırlatsam, çıplak ayaklarımla cam kırıklarına bassam acım dinecekti belki. İçimi kaplayan o sert kütle eriyecekti bir lahza. Ama hayır bu ayakkabıların beni zehirlemesine mani olmayacaktım.  Nasıl çekip aldıysam bir ölünün ayaklarından öyle de giyinecektim. Biri onları cansız ayaklarımdan çıkarana kadar, onlarla sürünecektim.

İki apartmanın arasındaki boşluğa girdim. Birinin beni görmeyeceğinden emin olduğum bir yere gelince durdum; yere çöktüm. Son taşındığımız evde terasın yanında,  kullanmadığımız eşyaları koyduğumuz bir çatı katı vardı, ışıksız. Babamın hiddetinden kaçıp oraya sığınmıştım bir defa. Kafamın tavana değeceği kadar dibe gitmiş, iki gün boyunca orada saklanmıştım. Beni bulmuşlardı, ama çıkmaya razı olmamıştım. Evdekiler bir bir gelip beni ikna etmeye çalışıyorlardı. Babaannem bastonuyla çatının ortasına kadar gelmiş “Babanın öfkesi dindi haydi yavrum Allah aşkına” diyordu. Ama bilmiyorlardı ben hep kendimden saklandım. Ardımda sürükleyip durduğum kara gölgemden… Beni daima uzaktan seyreden, eleştiren, gülmeme, ağlamama müsaade etmeyen bir gölge… Onun itham eden, küçümseyen gözlerinden saklandım. Hareket etmeme izin vermeyen, elimi kolumu bağlayan bakışlarından… Karanlıkta kendimi hırpalarken terk ederdi beni, belki sadece arkasını dönerdi. Ne menem bir şeydi, onu nereden bulup çıkarmıştım bilmiyorum. Ama vardı, ellerim gibi ellerimde çevirip göğe fırlattığım pervanem gibi, kırılan kamyonetim gibi vardı.

 Saklandığım karanlıktan Karlar Kraliçesi çekip çıkarmıştı beni. Bu masaldan yakamı kurtaramazdım, ablam gelip yanımda oturduğunda ona git demedim. Kay’ın kızağının, karlar içinde sürüklenip gitmesine izin verdim. “Eğer çocuk olmazsanız, Tanrı’nın krallığına giremezsiniz.” diye bitirdi ablam masalı. Okuduğu zamanlar ona bu cümleyi tekrar ettirirdim, anlatırken de söylerdi bu yüzden. Ama işte büyümüştüm, ellerimi kirleterek büyümüştüm, Tanrı’nın krallığının dışında kalmıştım. Ne zaman bu sözü hatırlayıp kendimi geri çeksem, hatalarımdan sıyrılıp kaçmaya yeltensem gölgem gelip karşıma dikilir, “Artık çok geç!” diyen bakışları yüzüme saplanıp kalırdı. Çocukluğuma giden köprüyü bir hamlede baltalar, beni karanlığıma iterdi.

Ayakkabılarıma baktım, bir ölünün ayakkabılarına… Gerda, Kay’ı bulmak için yeni ayakkabılarını ırmağa atmıştı. “Söyle ırmak, benim küçük Kay’ım nerede?” diyerek.  Ben onun sonsuza dek kaybolmasına izin verdim.  Teslim olalım, demişti. Sararmış, acıdan buruşmuş yüzü,  gözlerime takılıp kalmıştı bir müddet. Hayır, dedim biraz bekleyelim; giderler. Gitmişlerdi de; ne kadar zaman geçmişti bilmiyordum, ama gitmişlerdi. Eğildim, yüzüne baktım; gözlerini açamayacak kadar bitkindi. Sırtıma aldım onu, o şekilde ne kadar gittik bilmiyorum. Boynuma sarılan ellerinin gevşediğini hissediyordum. Az kaldı, dedim biraz dayan.  Ses gelmedi. Teslim olacağız; Tanrı’nın krallığına girmek için geç değildir belki, dedim. Ses gelmedi. Elleri çözüldü, omuzlarımda asılı kaldı.

Kalktım, bu sefer kaygısız, sükûnetle yürümeye başladım; bütün yüklerimden uzak. Sabahın ilk ışıklarından kaçmadan, karanlığı aramadan yürüdüm.  Deniz kıyısına vardığımda güneş doğmuştu. Islık sesi kulaklarıma dolarken gülümsedim.

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *