LA-KAYIT

Bulutlara tutunduğumu anlattım size, inanmadınız.

 

Yanında yöresinde kâğıt yığınları vardı Deli Erol’un. Siyah kasketinin korumalığı yıpranmıştı, üstüne hastalıklı bir kuş pislemişti, ona bakıyordum, kuşa değil adama. Büyük bir caddenin bitimindeki dar sokakta yaşardı bu deli. Bazı günler gelir, ona bakardım. Kimileyin kirli göz kapaklarına yeşilimsi bir güneş ışığı çarpar, kâğıt yığınlarına dökülürdü, görürdüm, nasıl ve neden yeşil, bilmezdim ama görürdüm. O vakitler rahmani ışıltılar belirirdi etrafında, ışık havuzunun içinde yüzer gibi olurdu dudakları, bu ıslanmış ve kavruk etler büzülür ve bir kristal parlaklığında şişerdi. Çoğunlukla siyah kasketini bu ışık sarhoşluğunun eşliğinde çıkarırdı Erol, ferahlar, tebessüm eder, anlamsızca mırıldanırdı. Yaklaşırdım, anlamaya çalışırdım, az daha yaklaşırdım, anlamazdım.

 

Hayatın ne önemi vardı? Kötü şeyler düşünüyordum. Kendimi öldürebilirdim. Böyle şeyler hissediyordum, düşünülmemesi gereken, az biraz şeytani tasavvurlar…

 

Günün birinde tüm ışıklar sona erecek, parlak elmalar, diri yemişler bitecek, biliyordum. Parmaklarımdan uçup bileklerime tüneyen bir titreme alırdı beni, Deli Erol’un yanına koşardım. Rahatlardım. Geldiğimi fark etmezdi. İçinden üç tane paslı çiviye benzer kıl uzanan sivri burnu genişler, kokumu alırdı Deli Erol. Gözleri görmezdi, görmezdi. Kirli göz kapakları yağmur sonrası çırpınan bir serçe esnekliğinde kımıldardı, görmezdi. Sokulurdum oturduğu kâğıt yığınının berisine. Önüne yoldan geçenlerce bırakılmış kar beyazı plastik ambalajı el yordamıyla açar, bahtına çıkan aşı tüketirdi, çorba içiyorsa ağzına yüzüne bulaştırır, burnundaki çivileri alacalı bir hale sokardı. Yine bazen sessiz sessiz ağlardı, duyardım hıçkırıklarını. Üzülürdüm ben de biraz daha ötesinde, iki büklüm bir hal alırdım, topak olurdum, üzülürdüm, nasıl anlatayım, içlenirdim. Caddenin büyülü sessizliğinin başladığı vakitlerde, onun duyduğu yalnızlığı, ölümüne yalnızlığı hissederdim, onun iki dermansız bacağının altındaki yalnızlığı duyardım, onun için üzülürdüm, kendim ve diğer tüm insanlar için, gamsız ve amaçsız, anlamsız ve sahte, insanlar için üzülürdüm, elimden gelen buydu, ben böyle üzülürdüm, bunu dramatize etmeden, abartmadan, aşağılamadan, toprakta yürüyen silik bir karınca gibi, turuncuya çalan yaprakları ters dönmüş, güçsüz bir çiçek gibi, belki de caddeden gelip geçen binlerce huzursuz gölge için ve o gölgelerin doldurduğu gece ve o gecenin öldürdüğü gündüz ve o gündüzün aldattığı her şey için, insanlık için küçük ama küçükler için insanlık ve bir de adım, saçmalamak için, yalnız bunun için yapardım.

 

Rüyamda koyun postu sertliğinde bulutlar gördüm, uzansam tutacaktım, ben de böyle minik bir kuzuya dönmüşüm, minik ve hırçın ve hırslı ve yalnız bir kuzuya dönmüşüm. Bulutun birine zıplıyorum, tutuyorum kuyruğundan, zeytin benzeri toplar düşüyor, ağzıma dökülüyor, sonra gözlerime dökülüyor, yüzümü işgal ediyorlar, sonra bulutun tombullaşmış kuyruğundan benim yüzüme benzer kuzu yüzleri dökülüyor, bol bol dökülüyor, ketçap ketçap dökülüyorlar, kanlanıyor sanki üstüm başım, kuzu sesleri çıkarıyorum, kendimi durduramıyorum, Deli Erol çıkıyor bir yerden, ellerimi tutuyor, gözleri nasıl da parlak, gözlerinin canlılığında kendi çaresizliğimi görüyorum. Ellerinden tutuyorum kuzu ellerimle, korkuyorum elbette, rüya da olsa korkuyorum, ürkütücü bir bulut beni çekiyor kendine, Erol beni çekiyor, ikiye ayrılıyorum, içimden kuzular fışkırıyor. Böyle bir halde, kan ter içinde uyanıyorum, yağmur boşanıyor dışarıda, ağlıyorum. Bir koşu çıkıyorum evden. Deli Erol nerede?

 

Etrafını iki velet sarmış, iki canavar. Önündeki kar beyazı plastik ambalajın içinde yorgun elleri. Et döner parçalarını bir araya getirmeye çalışıyor. Kirli tırnak aralarına şimdi de et parçaları takılıyor. Canavarlardan söz etmeliyim, insan sanılan yaratıklarından. Alay ediyorlar Deli Erol’la. Parmaklarına basıyorlar, yorgun yüzünü tokatlıyorlar. Biri vuruyor, öteki kameraya kaydediyor. Daha kötü şeyler olacağını hissediyorum artık. Güneşin de kendini gizlediğini, gökyüzünü gri bulutların sardığını fark ediyorum. “Dayı, bak beni sinir etme. Çek o elini,” diyor canavar bir, Deli Erol’un havaya kalkan parmakları kendini koruyamıyor. “Dayı, delirtme ulan beni. Defol it.” Bu kez daha gaddar canavar bir. Yemeği sert bir tekmeyle dağıtıyor. Canavar iki hem kaydediyor hem gülmekten ölüyor, kamera sürekli sağa sola savruluyor. “Bir de döner yiyor, yaşlı it. Al sana,” diyen canavar bir, Deli Erol’un üç çivili burnuna kemikli bir yumruk çıkarıyor, Deli Erol’un burnundan oluk oluk kan yağıyor. Canavar iki yere yıkılıyor bu esnada, gülmekten kabarmış bedeni şişiyor, şişiyor. “Yardım etsene ulan!” cümlesi zar zor çıkıyor ağzından. Canavar ikinin acınası durumunu seyrediyorum, Deli Erol ağlıyor yine. Beni de tekrar ve tekrar bir üzüntü çevreliyor. Canavar bir ne yapacağını bilemiyor, ne yapsın, caddede yalnızca soluk alan ve yalnızca yürüyen insanlar ölü balıklar gibi yüzüyorlar, canavar ikinin ömrü vefa etmiyor, canavar bir diz çöküyor, şişkin dizlerini kırıyor bir kâğıdın üzerine. “Affet amca,” diyor.

 

Bulutlara tutunduğumu anlattım size, inanmadınız.  Canavarlar. Canavar bir ve canavar iki. Size söyledim. Önünüzü kestim, anlattım durumu. Yapmayın, dedim, etmeyin. Benim rüyam, başkasının gerçeğidir. Söyledim size. İnanmadınız.

 

Şimdi köşede, olanları izliyorum. Gri bulutlardan dökülmeye başlıyor misket misali gökyüzü mermileri. Acıtacaklar, acımayacaklar. Sizin için, sizin gibiler. Üzerinize dökülüyorlar. Nedamet getirin. Deli Erol, doğruluyor yerinden. Sokağı sokak yapan kâğıtlar uçuşuyorlar, uzaklaşıyorlar hızla. Deli Erol’un bana doğru geldiğini görüyorum, elimi tutuyor tüm sükûnetiyle. Elim, benim kontrolümü aşarak cebime gidiyor. Telefonumu çıkarıyor, olacakları kaydediyorum. Yoksa bizde mi canavarız, biz niye varız?

 

Gözlerim buğulanıyor, gölgeleniyor, göremez oluyorum. Gökten zeytin mermileri yağıyor. Kuzular yağıyor, koyunlar ve butlar ve etler ve etten tabutlar. Hepsi yağıyor, rüya görüyorum galiba, öyle sanıyorum, ne fark eder, Deli Erol ellerini gökyüzüne kaldırıyor, başındaki siyah kasketini çıkarıyor, yağmurun mermileri ona işlemiyor, gülümsüyor, evet gülümsüyor, canavar bir kendinden geçercesine ağlıyor, affet bizi, diyor, biz ettik sen etme, diyor. Gücü yeten yetene, biliyorum. Canavar ikinin şişik cesedi ve canavar birin ağlayan vücudu bulutlara yükseliyor. Uçuyorlar bulutlara ve iri bir bulutun içinde kayboluyorlar. Deli Erol’un dudağından bir kelime döküldü dökülecek, olmuyor, o da yere yığılıyor. Elimdeki telefon beni kaydediyor, beni çekmiş meğer hep, habersiz, yerdeki Deli Erol’a tutuyorum, olmuyor, beni çekiyor, çürüyen et dönerlere tutuyorum, olmuyor ve beni çekiyor, telefonu fırlatıyorum, birisi beni çekiyor halen ve hâlâ çekiyor, biliyorum, biliyorum. ∎

Eser Sahibi:
Website:
0 Yorum Bulunmaktadır.

Yorum Yapın!

Gerekli tüm alanları lütfen doldurunuz. *